| |
3
slında bazen abarttığımı düşünüyorum.
Bir uygulamacık çalıştırıcısı
olarak hiç de fena durumda değildim. Altımda son model
bir işlemci yoktu henüz, ama bir süre sonra ona da kavuşabilirdim.
İleriye doğru önüm açıktı.
Bu iyimserlik havası içerisinde, apartmandakilerle dosya paylaşmaktan
bile gocunmazdım. Aslında girişte, koridorda filan ne zaman
birine rastlasam hemen başka memory aralığına sapıyordum
karşılaşmamak için. IRQ'larımız uyuşmuyordu
çoğuyla. Hele o üst kattaki emekli albay! Administrator
olduktan sonra bodruma, terasa hep şifre koymuştu; sırf
kendi girebiliyordu. Şeytan diyor, kır bir gece vakti! Herifin
üstüne de çift tıkla apartman toplantısında,
aç özelliklerini, göster herkese, çıksın
ortaya ne kof olduğu.
Şimdi bunlara takılmaya niyetim yoktu. Hamaratlığım
tutmuştu; ortalığı topladım azıcık,
ekrandaki tüm fontları düzgünleştirdim, günlerdir
darmadağınık duruyorlardı öyle. Programlara baktım,
ilginç bir belgesel vardı. Koltuğa kurulup televizyonu
açtım. Başlangıç Oylumu üzerine tarihî
bir belgeseldi gösterdikleri. Epeyce seyrettim. Byte'larla Bit'lerin
meğerse tamamen farklı ırklardan geldiklerini, Amiga'ların
değişen iklim koşullarına ayak uyduramadıkları
için yok olduklarını, MS Excel gemisinin buzdağına
çarptığı için değil anafora kapılarak
battığını öğrendim. Gerçi ağır
bir belgeseldi, arada zaman zaman kalkıp Kullanıcı Sözlüğü'ne
bile bakmam gerekti, ama öğrenmek güzel...
Film bitince kanal değiştirip masaüstü yazıcı
izlencesini seyrettim. Bir halt yok da, işte, öylesine oyalanıyor
insan. Vakitli yatayım da yarın şu tamir meselesini halledeyim
diye yatağa uzandım. Uyku modundaydım.
Keyfimi kaçıran tek şey, yandaki inşaatın yazılım
güncelleştirme motorunun bu saatte bile dur durak bilmeden çalıştırılmasıydı.
Düşüncesizliğin allahı işte! Bir sürü
konfigürasyon denedim, kafaya da takmış olduğum için,
gürültünün beynimi hırpalamasını engelleyemiyordum.
Tâ uzaktan geçen Deskjet'lerin sesi bile çınlıyordu
kulaklarımda. Belirlenmiş zaman da olmasa uykuya dalmam zordu.
Ertesi gün işler iyi başladı. Open Transport'un
aracı söz verdikleri saatte geldi. Allahtan yükleme sihirbazı
da yollamışlardı, yoksa zorla aşağı indirdiğim
denetim masasını tek başına hayatta koyamazdım
araca. Yukarı açılır pencereyi de yanına koyduk
bir battaniye ile sarıp.
Şirkette de işler hafifti. Hiç göçmeden günü
tamamladık.
Önce yürüyen merdiven, ardından giriş katına
yeni yaptırılan çevirmeli ağdan faydalanarak bir an
önce attım kendimi dışarı. Çünkü
son günlerde tam çıkarken tarayıcı kilitleniyor,
haydi, işin yoksa tekrar çıkar anahtar zincirini, bir daha
aç, kapat her şeyi.
***
et'e güç
belâ girebildim. Nasıl bir yoğunluk vardı, anlatamam.
İnsanlar 30-40 K ile bağlanabilmek için kapıda
bağlantı sihirbazının eline birşeyler sıkıştırmak
zorunda kalıyorlardı. Neyse, zorla da olsa daldım içeri.
'Geciktim' duygusuyla tedirgindim. Üstelik o kalabalıkta bizimkileri
nasıl bulacağımı bilemiyordum. Google da çağırsam
işe yaramayacaktı; nasıl dolaşıp bakacak? Bara
yaklaşıp ICQ söyledim. "Visible olsun," dedim.
"Birilerini arıyorsun anlaşılan," dedi bardaki
oğlan. Anlaması doğaldı. Çünkü buraya
gelip ICQ söyleyen, genellikle tek başına gelmiştir,
öyle herkese görünmeyi de istemez. Barmen, "Freepicks
filan ister misin yanında, çerez?" diye sordu. "Çerez
olabilir," dedim, bardağımın yanındaki peçeteyi
uzattım. "Kağıda döküver," dedim. Buralarda
freepicks istenmez; çaktırmadan yanaşıp kapıverirler
mail adresini falan. Bardağı diktim. Barmen, "Vaay, onClick,
ha?" dedi. Gülümsedim. "İptal mi, bir daha deneyecek
misin?" diye sordu. Bir tane daha istedim.
|
|