|
Bakın, Fevzi ne diyor?
Beşiktaş kalecisi Fevzi, Hürriyet'ten Sema Denker'in
sorularını cevapladı (11 Kasım). Futbol gündemimizin en çarpıcı
konularından biri haline gelmiş bulunan genç kaleci hakkında herkes
ağzına geleni söylüyor. Ben Fevzi'nin bir lafını aktarmak istiyorum
size. Bakalım ne düşüneceksiniz: "Benim özel olarak psikoloğa
ihtiyacım yok. Bana göre Türkiye'de yaşayan herkesin bir psikoloğa
gitmesi lâzım. Bana 'Ben çok mutluyum' diyen bir kişi gösterin."
Nasıl?
O ne maçtı yahu!
"47 yıllık özlem bitti", şu oldu, bu oldu,
hepsi bir yana; mühim olan şudur: Böylesine stresli bir maçta bu
kadar rahat, bu kadar kendinden emin nasıl oynadı bizim millî takım?
ıstelik, 3-0'dan sonra bile gol atmayı düşünerek... Futbolcuların
ulaştığı olgunluk düzeyi mi? Şüphesiz evet. Tanımadan izlesem, Tugay'ı
Hollanda millî takımının oyun kurucusu, Yıldıray'ı Brezilya'nın
yeni parlayan yıldızı falan sanabilirdim. Helâl olsun valla. En
çok da şunun için helâl olsun: Oyun ve skor öylesine parıltılı ki,
hamaset dışında hiçbir cephanesi olmayan futbol gazetecilerine söyleyecek
söz kalmadı. Bir de Şenol Güneş meselesi var tabiî ki. Önümüzdeki
günlerde bu konuda hem eğlenceli hem sinir bozucu sahneler yaşayacağız.
Maç haberleri içerisinde, en çok Milliyet'teki şu cümleye takıldım;
haber diye vermişler yani özel olarak: "Karşılaşmayı ayrıca
Avusturya yazılı ve görsel medyası da izledi." Ne ilginç değil
mi? Bin yıl düşünsem aklıma gelmezdi izleyecekleri. Neyse, lafı
karıştırmadan, bizim takımın büyük ihtimalle Dünya Kupası'nın renkli
unsurlarından biri olacağına dair tahminimi belirteyim. Yalnız bir
sorun var: millet yüzüne gözüne ay-yıldız yaparsa, bayraklı tişört
giyerse ızmirli savcı dava açacak mı?
 |
Şenol Güneş tartışması
Millî takımın Dünya Kupası'na gitme hakkı elde etmesi,
kendimizi daha iyi tanımamızı sağlayacak bir tartışmaya yolaçtı.
Başlığı şu: "Ele güne karşı Şenol Güneş'le olur mu?" Radikal'de
(16 Kasım) Haluk Şahin, "başarı putperestleri"nin öngördüğü
"başarılı adam prototipine" uymayan Güneş'in, tevazuu,
sessizliği, yeterince kibirli olmayışı, efendiliği ve haddini bilen
bir Anadolu çocuğu oluşu yüzünden istenmediğini ileri sürdü. Aynı
gazetede Mehmet Demirkol, Güneş'in hemen maç gecesi, "istifa
ederim" imâsıyla, eleştirisiz-koşulsuz destek istediğine dikkat
çekti, Haluk Ulusoy, Trabzon, hemşehrilik vs. bağlantıları konusunda
Hıncal Uluç'un haklı olduğunu teslim etti. Bu iki örnek de aynı
gazeteden, ama her yerde bir Şenol Güneş tartışmasıdır gidiyor.
Milliyet'te Erdoğan Şenay, Güneş'e seslendi ve, "Sen kimseye
kulak asma, işine bak" yollu öğütler verdi. Şenay da Haluk
Şahin'in "başarı putperestleri" diye adlandırdığı ekole
tepkili. Bu "putperestler" lafını doğru bulmuyorum. Çünkü
o ekol hiçbir şeye "...perest" olamaz. Ayrıca, kazara
Şenol Güneş bir de bıyıklı olacaktı ki, o zaman işitecektiniz söylenecekleri.
Bu tartışmayı izleyin, kendimizi tanıyalım kampanyasına katılın!
Kışkırtmaktan vazgeçmeyecekler
Futbol basını, maksat heyecan olsun diye
çırpınıyor. Yaptıklarının sonuçları
döner bıçakları, gözü dönmüş
gençler, yaralılar filan sûretinde karşısına
çıkınca da infiale kapılıyor. Galatasaray-Kocaelispor
maçı hava ve saha koşulları yüzünden
ertelenince "Fenerbahçeli yöneticiler" bu işin
"maksatlı" yapıldığını düşünmüşler.
Galatasaray'ı kollamak için yani. Fanatik'ten öğreniyoruz.
Bu tür haberlerin hepsinde olduğu gibi, ortada belirli
bir özne yok. "Yöneticiler" var. Neyse, bu "yöneticiler",
Galatasaray'la kavgadan yarar gelmez düşüncesiyle,
tepkilerini kamuoyu önünde açıklamamışlar,
Fanatik'e göre. Yani gerginlik yaratmak istememişler.
Peki Fanatik ne yapıyor? "Sessiz çığlık"
diye başlık atıp bu sözde haberi sayfasının
tepesine yerleştiriyor. Fenerbahçe yöneticilerinin
-eğer Fanatik'te yazılan doğruysa-, gerilim
yaratmamak için öngördükleri tutum böylece
berhava edilmiş oluyor. Çünkü "kamuoyu",
Fanatik sayesinde, adamların açık etmediği şeyi
öğrenmiş oluyor. Eğer bu sahiden elzem bir bilgi
olsaydı, emin olun öğrenemezdik. Gazlama, kışkırtma,
telâş ve heyecan yaratmaya yarayan her şey, futbol
gazetecilerinin nasıl da aklını başından
alıyor... (19 Aralık 2001)
"Aracısız"
alışveriş istiyoruz
Hürriyet'in (19 Aralık) spor sayfasının
tepesinde manşet-sürmanşet karışımı
koskoca bir haber; başlık: "Müthiş iddia".
Yanında haykıran bir Fatih Terim fotoğrafıyla.
Hürriyet'in ilk sayfasında da çok örneğini
gördüğümüz kandırık gazeteciliğinin
enfes bir uygulaması. Şu Galatasaray yönetimi, Lucescu,
Fatih Altaylı, Fatih Terim vesaire... vaziyetlerinde yeni bir
durum var sanıyorsunuz. Değil. Utanmadan, "önceki
akşam" olduğu da belirtilerek, Fenerbahçe eski
yöneticisi Selim Soydan'ın atv'de söylediği
sözler aktarılıyor. Terim Avrupa'nın iki büyük
kulübünden teklif almış. Hürriyet, emin
de olamıyor, "iddia" diye veriyor. Pek hoş bir
durum! Peki, gazeteci dediğin ne yapar? Bir iddiadan haberdar
olur, gider bunu araştırır, bir şey bulur, bulamaz,
başka, ama iddianın peşinden gider ve herhangi bir
TV seyircisinin iki gün sonra kahvede arkadaşlarına
anlatacağı şeyi sayfasının tepesine koymaz,
haber kisvesi altında. Çok ayıp bu. Zaten ayıp;
bir de kandırık var işin içinde. Fazla ayıp.
"Geçen akşam TV'de böyle bir iddia ortaya atıldı"
diye haber olur mu? İnsaf! "Gazeteci" denen şahsa
ne gerek var o zaman? (19 Aralık 2001)
Erkan Goloğlu'yla muhabbet buraya kadar
Haysiyet'i izleyenler bilir, Radikal'in futbol dergisinde
yazan Erkan Goloğlu muhteremin köşesinin adı
bizim Medyakronik'in sürekli yazarı Gökhan Özcan'ınkiyle
aynıydı. Orada bir uyanan çıkar, durumu düzeltirler
falan diye uzun süre bekledik, bir şey olmadı. Nihayet,
birileri mi söyledi, Erkan Goloğlu kendi mi fark etti,
bu nahoş tesadüften bahsedilmesi icap etti. Goloğlu,
bu adı kimin daha önce bulup kullandığını
bilmediğini filan yazdı. Ben de bunun üzerine kendisine
sarı kart göstermeye teşebbüs ettim. Ve ağzımın
payını aldım. Ama önemli olan bu değil.
Ben bunca milletle dalga geçiyorsam birileri de benimle dalga
geçecek elbet. Mesele şu ki, Goloğlu'nun sahalarımızda
görmek istemediğimiz türden hareketlere meyyal üslûbu
ve arada gıcık atayım derken dozu ayarlayamaması
veya belki de böylesini tercih etmesi, lüzumsuz bir hırgür
tehlikesi yaratıyor. Ben de sükûnet dalında
pek başarılı olamamış bir insanım.
Kendisi köşesinin adını değiştirdi,
Gökhan Özcan'dan da özür dilediğini yazdı,
tamamdır. Ben, Radikal Futbol'u hevesle bekleyen, Goloğlu'nun
yazıları dahil, zevkle okuyan biriyim. Niye durduk yerde
bu zevkimden olayım? (19 Aralık
2001)
İstanbulspor da "Anadolu
takımı"
Fanatik, 1 Ocak günü, Birinci Lig
maçlarının ilk yarısında "Anadolu
takımlarının" epeyce başarılı
olduğunu bize anlatmaya çalıştı. Bursaspor'un
Galatasaray'ı 5-0'la "dağıtması",
Denizlispor'un Fenerbahçe'yi kupadan eleyişi ve... bir
takımın bir başarısı daha, Fanatik'in spota
çıkarmaya değer bulduğu olgulardı. "Anadolu"
takımlarının ilk yarı performansının
dökümüne de Fanatik o takımdan başlamıştı.
O takım hangisi, dersiniz? Söyleyeyim: İstanbulspor.
Tekrar ediyorum: İstanbul-spor! Günlük futbol
gazetesi İstanbulspor'u "Anadolu gerçeği"nin
parçası sayıyorsa söylenecek söz mü
kalıyor? Kalıyor. Buradaki "Anadolu"nun ne anlama
geldiğini sormak gerekiyor, bir. İkinci olarak da, bütün
futbol basınının dünyaya üç büyüklerin
gözlükleriyle bakmasının ne kadar çirkin
bir durum olduğunu hatırlamak iyi olur bu vesileyle.
(2 Ocak 2002)
Tribünde şiddetin bedeli 57 milyar
Sözümona herkes elbirliği etti,
tribünlerden küfür ve şiddet kovulacak. Ligin
ilk yarısı boyunca seyircilerin çıkardığı
olaylar nedeniyle kulüplere kesilen cezaların toplam ne
kadar tuttuğunu biliyor musunuz? 57 milyar lira! Yani bir küçük
takımın bile sıkı bir galibiyetten sonra futbolcularına
dağıttığı prim kadar. Ya da bir büyük
takımın bir oyuncusunun jipine verdiği para kadar.
Kafa yarmalarıyla ünlü Diyarbakırspor seyircisi
kulübünü en çok zarara sokan grup. Diyarbakırspor
tam 4 milyar 750 milyon lira ceza ödemek durumunda. Ne feci!
Belki bu yüzden batar kulüp. Bu ceza tutarları, yani
politikası, tıpkı polisin bıçaklarla baltalarla
yakaladığı saldırganları hemen serbest
bırakması gibi, fazlasıyla şüphe uyandırıcıdır.
Ceza mı ödül mü, ne bu? (11
Ocak 2002)
|