|
Ben Bakırköy'e doğru, ufak
ufak...
Bir kasap dükkânı görmüştüm.
Etlerinin ne kadar temiz olduğuna ilişkin bir levha asmıştı dışarıya.
Belki etler sahiden temizdi, bilemiyorum, ama o levhanın pisliğini
ve özensizliğini gördükten sonra dükkâna girmek zordu. Temizlik
duyurusu, pisliğin ifşası yerine geçmişti. Sabah gazetesinin 5 Eylül'de
ilk sayfasının tepesine yerleştirdiği, surat haline getirilmiş topları
görünce bunu hatırladım. Zihnimin çalışma tarzında birtakım bozukluklar
olduğunu biliyorum, merak etmeyin. Bu top-suratlara uzun uzun baktım.
Bir gülme aldı beni. Demek ki bazı davranış bozukluklarım da artık
gizlenemez hale geldi. Sonra dehşetle fark ettim ki, hiç mi hiç
öfkelenmedim. Tarife gelmez bir boşluk ve anlamsızlık duygusu kapladı
ruhumu. Sonra bu toplardan birini (futbol topunu tabiî ki) kendi
resmim olarak düşündüm. Az önce de Fanatik'in internet sitesinde
"Dur dünya, vur Türkiye!" manşetini görmüştüm. Kimbilir,
belki de bir ruh tedavisi merkezinde geçireceğim uzun süre boyunca
ayrı kalacağız sizlerle. Yakındır sanıyorum.
Gökdeniz'i "Türk futboluna
kazandırmak"...
Galatasaray, Trabzonsporlu Gökdeniz'i
almak üzere harekete geçti, biliyorsunuz. Galatasaray Asbaşkanı
Fatih Altaylı, bu futbolcuyu "Türk futboluna kazandırmak istediklerini"
söylediğinde çok garibime gitmişti. 10 Eylül tarihli bazı gazetelere
bakılırsa, Gökdeniz de tuhaf karşılamış bunu. Akşam'a göre, "Ben
Almanya liginde mi oynuyorum ki?" demiş, Star'a göre, "Yunanistan
liginde mi oynuyorum?" demiş. Milliyet'e göre de içerlemiş
Gökdeniz. Altaylı'nın gazetesi Hürriyet'te bu haber yok. Herhâlükârda
çok çirkindi Altaylı'nın lafı. Gökdeniz'e de, eğer sahiden böyle
bir karşılık verdiyse -üç gazetenin birden aynı şeyi uydurması yine
de her vakit kolay olmuyor, bu yüzden herhalde vermiş- helâl olsun,
dememiz lâzım.
Diye diye oldurtmak... mıdır?
StarSpor bu "bir ilke imza
atma" işini hiçbirimizin hayal edemeyeceği sınırlara vardırıyor,
biliyorsunuz. Bu sefer de, Talay Erker'in köşesine "Spor yazarlığının
duayeni" diye dişi bant koymuşlar. StarSpor'un münasebetsizliklerini
olabildiğince görmezden gelmeye çalışıyorum. Ancak bu sefer merak
duygularımın anî kabarışını önleyemedim. Talay Erker ne demiş bu
işe? "Abi koyalım, güzel olur," demiş bir aklıevvel, onu
anladık, ama Erker ne demiş? "Çocuklar yapmayın, utanırım"
mı? Yoksa çocuklara birşeyler mi ısmarlamış memnun olup? Yahu insan
kendi kendine "duayen" der mi? Bunun kendi sütununun üstüne
yazılmasına izin verir mi? Nasıl psikolojiler, nasıl insanlık durumları
bunlar? Niye hep başkaları adına utanmak zorunda kalıyoruz? Bu işin
ebedî adaleti yok mu?
Faulü yapan bu defa Medyakronik
Haftasonu Medyakronik'e göz
atan okurlar, bizim sitede şimdiye kadar hiç görülmemiş bir tavırla
karşılaştılar. "Global Medya" yazarımız Ragıp Duran, her
zaman birtakım esprilerle süslediği "ROCK the MEDIA and ROLL
the JOURNALISM" köşesinde şunları yazdı: "Fenerbahçe küresel
takım oldu! Fransa'da ya da Türkiye'de fark etmiyor: Kanarya her
yerde kestane! FENERBAHÇE'YE GEÇMıŞ OLSUN!" Ragıp, tahmin ettiğiniz
ve açıkça belli olduğu üzre, Galatasaraylıdır. Böylelikle, sitemizi
Cimbomluların Fener'le dalga geçmesine alet etmiş oldu. Şahsen kınıyorum.
"Taraftar-yazar" müessesesiyle yıllardır mücadele eden
biri olarak çok kızdığımı size duyurmak istedim. Sonuna bir "geçmiş
olsun" eklemek seviyeyi kurtarmıyor. Çünkü bu iş alenen "kestaneyi
çizdirme" motifi kullanılarak yapılmış. Fenerlileri sitemizi
protesto etmeye davet ediyorum. "Kestane" motifi ayrıca
Fenerlilere sitemize her türlü küfrü etme hakkı veriyor. Onu da
esirgemesinler, "eden bulur" durumu olsun.
Milliyet ve Tamer Bağlan'a tebrikler
Helâl olsun Milliyet'e. Öncelikle Tamer Bağlan'a.
Ligde haftanın sözü edilmeye değer olayları arasında Mutlu Çelik'i
ilk sıraya oturttu, hafta toparlamasına manşet yaptı. Yazdıkları
da hiç fena değil. Milliyet (30 Ekim), Bağlan'ın sayfasıyla da yetinmedi,
yaklaşım yarım sayfa yer ayırdığı bir "Merkez Hakem Kazanı"
toparlaması yaptı. Hiç değilse katliamı unutup geçmedi diye Milliyet'i
kutluyoruz, ama tabiî ki bunlar yetersiz. Bütün futbol basınının
"Mutlu Çelik'e maç verilmesin" kampanyası açtığını düşünsenize!
Belki gerçekten kurtulmak mümkün olurdu ondan. Ama tabiî bu durumda
infaz memuru arayanlar onun yerine bir başkasını bulacaklardır.
Yani... mücadele edilecekse Mutlu Çelik sadece bir ilk hedef, somut
hedef. Asıl hedef herhalde yükseklerde.
Elit taraftarın hislerine tercüman
Galatasaray ikinci başkanı Fatih Altaylı, Milliyet'e
(30 Ekim) göre, şöyle demiş: "Dua ediyorum, şu Süper Avrupa
Ligi kurulsun, bu ligden ayrılalım." Vesile, Trabzon maçı ve
Mutlu Çelik operasyonu. Altaylı, bir grup elit Cimbom taraftarının
hislerine tercümanlık ediyor. Sahiden böyle düşünen bir grup insan
var sarı-kırmızılılar arasında. Türkiye Ligi'ni "ikinci sınıf",
kendilerini başka âlemlere layık görüyorlar. Bu tavırla, normal
olarak Galatasaray'ı seyretmekten zevk alan benim gibi futbolseverleri
Cimbom'un kötülüğünü ister hale getirmekle kalmıyorlar, kendi kuyularını
kazıyorlar. Sıradan lig maçını önemsiz gören, tribüne gelmeyen bir
taraftar topluluğu yarattılar, bunu sorun saymıyorlar. Taraftarlığın,
takımının en renksiz, önemsiz maçında bile heyecan duyarak, orada
olmak isteyerek hayat bulduğunu inkâr ediyorlar. Burada amaç futbol
falan değil galiba. Statü. Ayrıcalıklı ve üstün olmanın havasını
basmak. Beyaz Türkiye'ye yakışır.
Mutlu Çelik kümeye, küme cehenneme
Milliyet Mutlu Çelik'le ilgilenmeyi sürdürüyor. Helâl
olsun. Mutlu Çelik'in (kendisi sadece Mutlu ya da sadece Çelik değildir,
"Mutlu Çelik"tir, "Asil Çelik" gibi bir türün
adıdır) "nihayet konuşması"nı, "Umurunda mı dünya!"
diye manşetten verdi (31 Ekim). ınfaz memuru, "Atatürk'e, bayrağa,
dine küfredilen bir ülkede bana da laf söylense ne olur ki?"
demiş. Tabiî, ne olur ki? Yine Milliyet'in bu haberin hemen altına
yerleştirdiği haberde okuduğumuz üzre, federasyon başkanı, adamına
sıkı sıkı sarılmış, harcatmıyor onu. Haluk Ulusoy, "ıyi maç
yönetmek bu ülkede suç oldu," demiş. "Eğer Mutlu Çelik
kötü olsaydı, bunu söylerdim." Tabiî tabiî, söylerdi. Zaten
gözlemci raporlarına göre de Mutlu Çelik hatalı değil. Ceza falan
almayacak. Milliyet'in bu küçük haberinde küçük bir müjde de var:
Mutlu Çelik bir süre süperligde görev almayacakmış. Kimine müjde,
kimine kara haber: bunun yerine bir alt kümede "vazife"
yapacak. Belki de birinci ligde olması daha iyiydi. Hiç değilse
göz önündeydi. Şimdi gelsin yeni Diyarbakır-Konya'lar...
Taraftarlık başa belâ
Binlerce defa daha tekrarlayacağım: Taraftarlık haleti
ruhiyesi, gazeteciliği bozuyor. Son örnek, Radikal'de (31 Ekim)
Ahmet Çakır. Galatasaray'ın muhteşem (sahiden muhteşemdi) mücadelesinden
ve başarısından başı dönmüş olarak, PSV maçında sahanın en iyilerinden
olan Fleurquin'i övmek istiyor. Laflar yetersiz. Ne demeli? "Beckenbauer
gibi oynadı ve savunmada tek top bile sektirmedi" deyiveriyor.
Beckenbauer'i çok duymuş ama izlememiş olan genç futbolsever ne
düşünüyor? Hmm... bu Beckenbauer'in, demek, en önemli özelliği buydu:
savunmada top sektirmemek. Öyle mi? Tabiî ki değil. Savunmada top
sektirmeyen çok oyuncu gördü futbol âlemi. Beckenbauer'in özelliğiyse,
savunmada top sektirmemeyi zaten becerirken aynı zamanda oyun kurması,
takımının temposunu, yayılışını, oyunun yükseliş alçalışını idare
edebilmesiydi. Fleurquin bunu mu başardı? Hayır. Peki, bu durumda
o kadar da başarılı değil miydi yani? Hayır, çok başarılıydı. Neredeyse
kusursuz oynadı. Peki, bu oyuncunun zaten Beckbenbauer'inkine benzer
bir konumu ve görevi var mıydı? Hayır. Sevinirken cehalete yolaçmak
niye?
Lucescu'nun Galatasaray'ı
Bunu alenen ifade etmesem olmazdı. Lucescu'ya ve Galatasaray'a
derin takdirlerimi ve tebriklerimi sunuyorum. Hayatım boyunca seyrettiğim
en nefis takım oyunlarından biriydi, PSV maçında Cimbom'un ortaya
koyduğu. O gün Galatasaray yönetiminin "kötü adamı" olmaya
soyunmuş zatın "Şu Avrupa süperligi kurulsa da biz bu ligden
kurtulsak, gidip orada oynasak," lafı yüzünden, PSV'nin fark
atmasını isteyerek oturdum ekran başına. ılk devre biterken, PSV'nin
galibiyeti hiç de hak etmediğini teslim etmiştim. ıkinci yarıyla
birlikte ise, o akşam o sahada dünyanın hiçbir takımının yenemeyeceği
bir Galatasaray gördüm ve benim gibi futbolseverleri durduk yerde
sarı-kırmızılılara düşman eden bütün o çirkin adamları bile unuttum.
Çok zevkliydi, çok... Sadece şunu belirtmek istiyorum: Lucescu'nun
bugüne kadar, her şeyi bilen büyüklerimizce "pısırık savunma
futbolu" oynattığı için eleştirilmesi, bu maçtaysa "hücum
futbolu" oynattığı için takdir edilmesi tamamen bir marangoz
hatasıdır. Böyle bir şey yoktur. Lucescu'nun oynatmak istediği futbol
hep aynıdır, yerine zamanına göre ayarlanmaktadır. Kendisi sahici
bir futbol adamıdır.
Gündem maddesi olarak "Bursa felâketi"
Radikal'de Ahmet Çakır yazıyor (6 kasım): "Bu
memlekette gündemin çok hızlı değişmesi yeni bir olgu değil. Şampiyonlar
Ligi'nde 2. tur heyecanı, Bursa felaketi, Millî Takım'ın tarihî
sınavı derken Terim'in olayı gündeme bomba gibi düşüverdi."
Diyeceksiniz ki, Çakır Galatasaray yazarıdır, "memleket gündemi"ni
buna göre tarif ediyor. Ama görüyoruz ki, sıraladığı dört olayın
üçü Galatasaray'la ilgili olmasına rağmen, biri millî takım. Terim
olayını Galatasaray'a özgü gündem maddesi saymak zor. Hattâ "Şampiyonlar
Ligi'nde 2. tur heyecanı" da genel gündeme dahil sayılır. Demek
sahiden genel gündemden bahsediyor Çakır. Peki o zaman "Bursa
felâketi" nedir? Bu gündem maddesinin adı "Galatasaray'ın
Bursa'ya 5-0 yenilmesi" olmalı değil mi? Buna herkes -meselâ
Bursalılar, Fenerliler, Beşiktaşlılar, tarafsızlar- "felâket"
diyor mu? Çakır, Galatasaray yazarı mı futbol yazarı mı olduğuna
karar vermeli. Çünkü içten gelen itki-tepkilerin yolaçtığı bu tür
dil sürçmeleri gereksiz karışıklıklar yaratıyor.
 |
İşitiyor musun, Arif?!
7 Kasım tarihli Cumhuriyet'ten bir haber: "Yunanistan
Birinci Futbol Ligi lideri Olimpiakos Pire, futbolcuları Stelyo
Yannakopulos'un, Aegaleo takımıyla Pazar günü yaptıkları maçın bitimine
7 dakika kala penaltı yaptırdığını itiraf etmesi üzerine, 4-3 kazandıkları
maçın tekrarını istiyor. Olimpiakos Kulubü Başkanı Socrates Kokkalis,
günlük spor gazetesi Protatlis'e yaptığı açıklamada, takımın hak
etmediği puanlara ihtiyacı olmadığını, bunun için yetkililere maçın
tekrar oynatılması için çağrıda bulunduklarını bildirdi. Orta saha
oyuncusu Stelyo Yanakopulos, kendine ait internet sitesinde, maç
3-3 berabereyken penaltıya neden olan hareketi kasıtlı yaptığını
itiraf ederek, 'Bu önceden planlanmış değildi, her şey o anda gelişti.
O anı hatırlamak dahi istemiyorum,' dedi. Bir yetkili ise bu konuda
henüz resmî bir talepte bulunulmadığını açıkladı. Geçen yılın şampiyonu
Olimpiakos, beş haftası gerine kalan ligde AEK Atina'nın 1 puan
önünde 13 puanla lider durumda. Aegaleo ise 14 takımlı ligde 1 puanla
son sırada bulunuyor." O futbolcuya, o kulüp başkanına ve en
az onlar kadar, bu haberi birinci sayfasından duyuran Cumhuriyet'e
helâl olsun.
Aariiiif, yine sana!
FIFA, hakemi aldatmaya yönelik hareketlere acayip
sert cezalar öngörüyor. Hileyle penaltı yaptırmaya kalkanlara verilen
sarı kartın yerini kırmızı kart alacak. Ayrıca, yerlerde kıvranma
numaralarıyla falan vakit geçirmeye çalışan futbolcular da aynen
saha dışına postalanabilecek. Şahsen, meselâ Mutlu Çelik'in elinde
alenen katliam aracına dönüşebilecek olmasına rağmen, hakemlere
verilecek bu yeni yetkilerden çok memnunum. Futbol denen oyunun
külliyen inkârı anlamına gelen hilebazlıklardan yaka silkerim. Futbol
sahtekârlıkları kıralı Galatasaraylı Arif'e bu yüzden hiçbir zaman
iyi gözle bakmayacağım. ıyi bir oyuncu olmasına rağmen. Aynı şekilde,
o irikıyım cüssesiyle, küçücük bir dokunuşta yerlerde yuvarlanıp
hem haşin hem ağlamaklı surat ifadeleriyle hakeme rakibe sarı kart
göstersin diye tutturan Hakan ınsal'la ilgili hislerim de sanırım
değişmeyecek. Bari cezalandırılsınlar. Belki işe yarar. Herkese
değişme fırsatı tanımak lâzım.
Demirkol'un muhteşem cevabı
Radikal'de (12 Kasım) Mehmet Demirkol, Viyana'nın
Avusturya-Türkiye maçı sırasındaki atmosferini anlatıp çok yerinde
bir soru sordu: "...Türk millî takımı formalı, ay-yıldız bayraklı
binler vardı sokaklarda. Şaşıracak bir şey yoktu tabiî... Ama ne
yalan söyleyeyim, stada geldiğimizde şaşırdım. Otobüsün durduğu
bölgenin resmî dili Türkçe'ydi sanki... Her yerdeydi Türkler. Garip
bir durum aslında. 'Münafık' fikirler işgal etti beynimi. Bizim
topraklarımızda böyle bir azınlık yaşasa meselâ, o azınlığın anavatanıyla
bir maç yapsak... Ve onlar, yaşamlarını topraklarımızda çalışarak
sürdürenler, böyle kaplasa tribünleri... Biz ne yapardık?"
Demirkol'un sorusunu tekrarlamak, herkese duyurmak istedim. Hemen
ardından şöyle demiş Demirkol: "Tamam, unutun!" Böylece
ustalıkla cevaplamış soruyu. Futbol gazetecilerini ikiye ayırmalıyız:
Böyle bir soruyu sorabilecek olanlar ile dünyadan habersiz olanlar.
Demirkol fazladan, o harika dolaylı cevabı da vermiş. Kendisine
selâmlarımı gönderiyorum.
|