|
Allah sizi sınıf mümessili
mi yaptı, kardeşim?
Tamam, varılmasın üstüme.
Biz de biliyoruz, arayı fazla açtık, yemeği
soğuttuk, falan. Lâkin elbette zaruri sebepler vardı.
Mahalleden bazı dost ve kardeşlerimize yardım
maksadıyla memleket sathında bazı turlar atmamız
icap etti. Bunların tafsilatını veremem. Hususi
ve kısmen mahrem mevzulardır. Liseli kız suretindeki
Türkan Şoray veyahut Filiz Akın'a bile nasip
olmamış raddede bir tertemiz aşkın kahramanları
olan iki kardeşimizi üzmeye kalktılar, mani
olduk. Mahalle gençliğinin bir nevi istikbal sembolü
haline gelmiş kardeşimizle bacımızın
saadetine din-iman gerekçeleriyle mani olunması
teşebbüsü ve kahve ahalisi namına ve bizzat
bir kısım büyüklerimiz tarafından
vazifelendirilerek, bir kısım geçmiş kıyaklar
sebebiyle kendilerinden her vakit hüsnü kabul ve
estağfurullah bir miktar itibar gördüğümüz
iki ailenin ikna ve icap ediyorsa mecbur edilmesi ile meşgûl
olduk diyeyim de siz anlayın. Bir nevi asil kartal harekâtı
yani. Yalnız bu defa yıkmıyoruz, yapıyoruz.
Cemevinden camiye, Tunceliden Konyaya köprü kurduk
tamamen ruh ve gönül gayretleriyle.
Kendi kendimizi mühimadam şeklinde
vitrine koymak gibi olmasın, fakat iki gidiş gelişle
hallettik. Yenge arkamızdan sular dökerek uğurladı,
tepsi böreği, karnıyarık ve ev baklavasıyla
da karşıladı bizi. Bilcümle temaslar boyunca
Osman abi hep duvara yaslanıp ayağını
altına alıp oturdu, artı doksanda kafaya çıkıp
çaktı. Bendeniz arada su içmeden iki harf daha
telaffuz edemez hale gelene kadar diller döktüm,
bütün itiraz ve ayak diremeler karşısında
ayıptır söylemesi Haçlı muhasarasını
yaran Selahattin Eyyubi gibi şahlandım, lâkin
mesele hep son saniyede Osman abinin kafa şutuyla halloldu.
"Or'da dur bakalım!" diye öne kaykılarak
şöyle...
Böyle durumlarda âdet olduğu
üzre, "bunlar birbirini görmezse unuturlar
gider" zihniyetiyle kızı bir tarafa, oğlanı
başka tarafa kaçırmak cihetine gidildiğinden,
bizim de iç ve kuzeydoğu anadolu bozkırlarında
ve dağlarında özgür kızın oğlan
misali taban tepmemiz icap etti. Allahtan, kızı
bir telâş başgöz etmeye çalıştıkları
oğlan da mâkûl bir tip çıktı,
bizim kız da helâl olsun, kafadan dökülmüş
oğlana her şeyi, "Ben sana yar olmam"
demeye getirmiş. Oğlan bizzat bize yataklık
etti, filan.
Neyse, daha tafsilat veremem. Dedim!
Fakat ben bu vesileyle birtakım mevzularda
zihin ve ufuk açma fırsatı buldum. Arada aktüaliteyi
takip ediyoruz elbet. Otobüslere trenlere iki-üç
gazete almadan binmedik. Bembeyaz boşlukların ortasına
bir kısım ağaç ve boyluca çalıları
serpiştirmiş bulundukları düzlüklere
dalıp giderken, zihnimize öyle bir kenarda kendi
kendine sıkıntıyla cızırdayıp
duran radyo muamelesi yapmadık. Osman abiyi de uyandırmadık.
Ve tabiî gittiğimiz yerlerden merkezi de aradık,
bir durum var mı diye. Sağolsun, merkezdeki arkadaş,
"Suntur sen takma, işine bak, gelince yazarsın,
ben idare ediyorum" dedi. Onun da vaziyeti zor tabiî.
Tek başına şimdi. Fakat, bu şekil davrandı,
kalbimizi kazandı.
Dönünce aradığımda,
"Posta kutuna bak" dedi. Ben de sevindim. Zannettim
ki, sevgililer günü organizasyon komitesinden falan
bir tebrik bir şey geldi. Fakat tam tersi! Biri bizi
protesto etmiş. Diyor ki: Kardeşim, sen nasıl
"Allah bu sefer işi sıkı tutsun"
dersin? Allah insan gibi değildir ve bazen işi sıkı
tutup bazen salıvermez. "Benim inancıma göre
böyle bu" diyor zat. Benim tamamen iyi niyet ve
temennilerle dolu yeni sene yazımın başlığı
için "Bu başlık benim inançlarıma
hakarettir" buyuruyor.
Her şeyden evvel mahzun oldum. Biz cümle
insanlık için iyi birşeyler temenni ediyoruz,
bu kardeşimizi üzmüşüz. Ben durduk
yerde kimseyi üzmek istemem. Onun üzüleceğini
bilsem valla başka şey derdim.
Lâkin o şekil bir başlık
atmak suretiyle "diğer insanların inançlarını
aşağılayıcı bir şekilde kutsal
kavramları kullandığımı" iddia
eden bu kardeşimizi üzmemek belli ki pek zor. Zira,
dünyanın ahvali karşısında Allaha
sığınıyoruz, ondan ricacı duacı
oluyoruz, fakat bu kardeşimiz "Sen bu şekil
konuşamazsın, konuşursan ben rencide olurum"
diyor.
Bu kardeşimize iki lafım var, onu
diyeceğim kusura bakmazsa. Hem, emsal olur.
Bakınız, sevgili kardeşim,
sizin "benim inancım" dediğiniz şey
acaba nedir? Bana kalırsa bu sahiden de sadece "sizin
inancınız". Çünkü başkasının
neyi nasıl diyeceğini tayin etme hakkını
size vermiş bir inanç yok benim bildiğim. Ben
lafımı ederim, tavrımı alırım,
vakti gelince hesabımı da veririm. Bu meselenin
sizinle herhangi bir alâkası nereden tesis edilmektedir?
İlâveten, öbür tarafta sizin işiniz
epeyce müşkil. Zira Allah size diyecek ki: Benim
resulüm, elçim belli; ben sana herhangi bir vazife
verdiğimi hatırlamıyorum, sen nasıl benim
adıma ona buna şöyle yap veyahut böyle
yap dedin? Şimdi, bu kardeşimize soruyorum: O "benim
inancım" dediğiniz inanca sahip olan
bunca insan bir şey demiyor da siz benim
kendi üslubumca Allahtan duacı olmama ne karışıyorsunuz
kardeşim?
Bendeniz, bırakınız Allahı,
kimsenin şahsî eşyası hususunda bile incitici
laf etmemeyi düstur edinmiş bir kardeşinizim.
Siz ne hakla "hakaret etti, aşağıladı,
şunu yaptı bunu yaptı" laflarıyla
imajımı çiziyorsunuz. Sırf imajımı
değil kalbimi de çizdiniz. Valla sırf size
inat olsun diye ne laflar ederim daha. Bizi bilen bilir.
Ayrıyeten, ben şahsen sahiden de
bir müddettir Allahın bu dünya ile alâkasını
kesmiş olduğundan korkuyorum. Zira Allah böylesine
insafsız bir âlem yaratmak istemiş olamaz.
Sakın ola ki "bizi imtihandan geçiriyor"
filan demeyin. Zira niye bu imtihandan Koçlar Sabancılar
geçmiyor, bunu şu fani hayattan kesin göçüş
yapana kadar anlamayacağım. Anlatmaya da çalışmayın,
kararlıyım, anlasam da kabul etmeyeceğim.
Yani, kardeşim, şunu diyeceğim:
Allah başka türlüsünü idrak edemediğimiz
için ille de anladığımız dilden konuşulsun
diye bize elçisini gönderme lüzumu hissettiğinde
göndermiş, di mi? Sonra da, artık başkasını
göndermeyeceğim, demiş mi? Demiş. Peki,
kimseye ikinci dereceden elçilik, nebilik veyahut başka
makam mevki vermiş mi? Vermemiş. Siz veyahut herhangi
bir insanın çıkıp da ötekine, "Sen
Allah'a şöyle diyebilirsin böyle diyemezsin"
deme selahiyeti nereden alınıyor? Böyle akbil
gibi gişesi mi var? Gidip doldurtuyorsun; "ben iki
kişiyi hizaya getireceğim", "ben beş
kişiyi ikaz edeceğim", "bunlar iflah olmuyor,
çaresine bakacağım" falan diye müracaat
ediyorsun, sana böyle bir selâhiyet mi veriyorlar?
İlâveten; bu millet Allahla
bazen resmen aile büyüğünden harçlık
ister gibi konuşur, kardeşim. Siz hiç imtihana
girmeden evvel kafayı da yukarı kaldırıp
not dilenmediniz mi? Bir kız sevip de "Allahım
beni kavuştur" seansları yapmadınız
mı? O vakit biri çıkıp, "Ne meşgul
ediyorsun kardeşim Allahı gönül meselenle?"
filan dese ne derdiniz?
Yani kardeşim; siz diyorsunuz ki, ben
Allahla münasebetimi siz nasıl münasip görürseniz
o şekil kurmak mecburiyetindeyim; öyle mi?
Değil, kardeşim. Üstelik,
siz bir nevi tahakküm peşindeyken ben size bulaşmadığım
için bundan da artı yazar bana; hatırlatayım.
|