Bayram haftasına girerken meydana gelen
hadiseler
Bayram haftasına girerken meydana gelen
çeşitli hadiseler, baştan mütevazı
bir bayram tebriği şeklinde olsun diye niyet ettiğim
bu yazıyı azıcık alengirli hale getirecektir,
bundan eminim. Bu sebeple, ben baştan bayramınızı
veyahut o birkaç günlük tatili her ne isim
altında edâ etmek istiyorsanız onu kıyak,
gönlünüze göre geçirmenizi temenni
edip hepinize saygılarımı sunayım, sonra
laf kalabalığından gümbürtüye
gitmesin.
Bayramdan evvelki hafta sonu, adamı
o biricik sevgili âlemden soğutmak maksadıyla
tertiplenmiş gibi duran fener-galatasaray organizasyonlarından
biri vardı ve nitekim hakkınca layığınca
gürültüyle neticelendi. Bu defa gürültü
skor levhasındaki rakamlardan değil hakemin kartlarından
doğdu. Fakat fark etmez. Nasıl olsa bu gürültü
koparılacaktı; şu veyahut bu sebeple, değişmez.
Nitekim, Cimbomlu kardeşlerimiz, hani neme lâzım,
belki icap ettiği kadar vâveyla kopmaz diyerek daha
maç mahalline intikal etmeden bizzat kendi otobüslerinin
camlarını tuz buz ederek bir nevi istikbali garanti
altına almışlardı. Be kardeşim, ne
istersiniz Abdürrahim Albayrak'ın otobüslerinden?
Zaten adamın içindeki Cimbom aşkı nedeniyle
bütün o burnubüyük züppe tayfası
aldılar adamı, ortada sıçan yaptılar,
tırtıklayıp iliğini kemiğini kurutmakla
meşgûller... Bir müddet sonra Fenerliler veyahut
bizim Kartal tribünündeki cevval şahıslar
Abdürrahim beye sahip çıkarsa şaşırmayacağım.
Ayıptır. Otobüs camı patlatarak hiçbir
yere varamazsınız. Varırsanız da anca
polis eskortu eşliğinde varırsınız.
Bu da iş midir biyerde?
Kartalın uğradığı
kazaya temas etmeyi düşünmüyorum. Biliyorsunuz,
prensip kararım, Scala varken ilân etmiştim
bunu, fakat o vakit daha sınırlı bir mahiyetteydi,
bilahare genişlettim: ben takımımın meselelerini
ortalıkta fındık fıstık etmeyeceğim.
Hüznüm de kendimedir sevincim de. Ankaragücü'nü
tebrik eder geçerim.
Fakat geçmem. Zira alenen haksız
yere oyundan atılan Yılmaz kardeşimizin sahadan
hakemle el sıkışarak çıkmasından
fena halde etkilenmiş bulunmaktayım. İstanbul'da
kartalla oynuyorsun, vaziyet 1-1, iki takımdan da
en ufak bir falso gelse öteki binecek üstüne,
öyle bir haldeyken, icabında bir frikikten, orta
sahanın azıcık ilerisinden, ne bileyim, bir
tane sallayıp acılarımızı yüreğimize
gömmemize sebebiyet verebilecek Yılmaz kardeşimiz,
pekâlâ gayet usulden bir faul addedilebilecek bir
hareketini müteakip ilk, bilahare, benzer bir vaziyette
ikinci sarı kartı görüyor, hakem, "ne
yapayım, kanun böyle* mahiyetinde tebessüm
ediyor kendisine, Yılmaz hakemin elini sıkıyor,
sahadan çıkarken hiçbir haldır huldurluğa
tevessül etmiyor, bizim futbolculardan bir-ikisi
bile omzuna dokunuyor, başını okşuyor
adamın... Ben dedim ki, işte bu sahneleri seviyorum
ben. Yok mu bunlardan üçer beşer yazıp
her hafta sonu stadlara dağıtacak senarist? Yok
mu bunları çekip çekip gösterecek rejisör?
Ve fakat Yılmaz kardeşimizin bu
harikulâde hareketinden bahseden kimse yok! Ben, bir
vakit epeyce kopuk bir kardeşimizken hem doğru dürüst
bir adam hem gayet faydalı bir futbolcu haline gelip
hem de bu şekil jestlerle gönlümüzü
kazanan kardeşimi buradan yüksek sesle tebrik etmek
istiyorum. Kendisinin bayramını ayrıca kutlarım.
Ha, bunları da heriflerin bizi hüsrana
boğduğu maçtan sonra yapıyorum, kıymeti
ona göre tayin edilsin!
Hakem Ali beyin Galatasaraylılara bol
keseden dayadığı kırmızılara
gelince. Evvelâ ben bu hakemin de bütün öbürleri
gibi kural hatası yaptığından eminim.
Zira Emre Aşık'a herhangi bir maçın herhangi
bir dakikasında sarı veyahut kırmızı
kart gösterilmişse, bu kural hatası yapılması
mânâsına gelir. Zira kural şöyle
olmalıdır: Maçın başlama düdüğü
çalınır, sonra bir düdükle oyun durdurulur,
Emre Aşık'a kırmızı kart gösterilir,
oyun devam eder... Bu şekil olmadığında
kural hatası yapılmış mânâsına
gelir.
Bülent'in işi çığırından
çıkarma ve millete "yok artık deve"
dedirtmek üzere kalkıştığı alkış
operasyonuna icap eden karşılığın
verilmiş olmasından ziyadesiyle memnunum, bunu belirtmek
isterim.
Hasan Şaş'ın vaziyeti dolayısıyla
da şunu belirtmek isterim: Var mı lan öyle
kavga ayırıyorum ayağına rakibi tutup
karakucak vaziyetlerine girişmek? Bu da âdet oldu
zaten. Bir dalaş malaş oluyor, hemen birileri koşup
kendi adamını bırakıyor oynasın,
kafa mı atacak, itip kakacak, ne yapacaksa yapsın,
dalıyor öbür takımın adamına.
Ne o? Ayırıyor. Var mı öyle ayırmak?
Bin senelik raconu bu şekilde ayaklar altına almak
ne demek oluyor? Kavga ayıracaksan gider arkadaşını
çekersin kenara. Onu tutarsın evvelâ; âdet
budur. Karşı taraf senin bir çakallık
peşinde olmadığına buradan ikna olur.
Yani arkadaşını tutunca ne olmuş olur?
Ötekinin bu arada davranıp iki yumruk sallaması
rizkini de göze almış olursun. Böylelikle
demiş olursun ki, bak arkadaşım, bi kötü
niyetimiz yok, olsa ben de bilmiyor muyum sana dalmayı
bizim arkadaşlan beraber, ama bak, onu tutuyoruz, e,
sen de dokunma artık, uza, falan...
Yani diyeceğim, ayırıyorum
ayağına rakibe bulaşırsan hakem de sana
bulaşır, insanlık nâmına, delikanlılık
nâmına doğrusu da budur. Bizzat Osman abi de,
futbol mevzularını umumiyetle üç cümlede
kapama alışkanlığının bulunmasına
rağmen geçen gün bilhassa mevzuu kendi açarak
bu mesele üzerinde görüşlerini beyan etmiştir.
Son lafım da Serhat'adır. Sen Batista'nın
kazınmış tepesini yanağına sürtmesi
neticesinde o hallere düşüp yandım aman
ödülüne oynuyorsan, gel bakayım mahalleye,
bizim PAF tayfasından bir velet doğru dürüst
bir kafa çaksın sana, bakalım ne oluyor? Kardeşim,
ben adamın dümencisinden oldum olası hazzetmem.
Ne dümeni olursa olsun. (Gemici kardeşlerimi tenzih
ederim, meselenin onlarla bir alâkası elbette yoktur.)
Bu yere yatıp öldüm bitiyorum rolleri kesmenin
ayrı bir cezası olmalı. Böyle kare kare
çocuk papyonu gibi bir kart falan... Çıkmışsın
oraya, oynadığın şey futbol, böyle
fuzulî hanımevlatlığının ne
âlemi var?
Zannederim bendenize "miyadı dolmuş
mevzuları ısıtıp koyma!" mahiyetinde
pres koymaz ve bahsettiğim şeylerin istikbalimizle
alâkalı akisleri olduğunu kabul edersiniz.
Zaten merkeze de sordum, arkadaş, "sen münasip
gördüğün şekilde takıl, Suntur"
dedi. "Bak, biz münasip gördüğümüzün
onda birini yapıyoruz, ne hadiseler patlıyor icabında."
Kendisine bir şey demedim. Fakat geçtiğimiz
günlerde ortamımızda iplerin gerilmesi beni
de rencide etmişti tabiî. Hayır, bir nevi istikbal
endişesiyle değil. Emin olunuz. Haydi, laf düşmüşken,
olan bitene dair ben de naçizane fikrimi belirteyim.
Ben daha çok o esnada her şeyi takip ederken aklıma
takılan bir suali size de nakletmek isterim. "Şart
midur?" demiştim kendi kendime. Hattâ bir defasında
yan taraftan Tevfik abinin, "Ne şart mıdır,
Suntur oğlum?" diye seslenmesinden, pek o kadar
da kendi kendime demediğimi fark etmiştim. Fakat
işle böyle demiştim.
Bayramınızı kutlar, küçüklerin
gözlerinden öper, büyüklerin eline çak!
yaparım.
|