Futbolu toplumsal sübap
olarak görenler şiddete alan açtı
Bırakın kırsınlar,
bırakın döksünler
Bir
defa, Trabzon seyircisinin Rize stadını "parçalayışını"
izlemiştim. Ortada onca infiali gerektiren hiçbir
şey yoktu. Stad koltuklarını parçalayıp
sahaya atanların da öyle kendilerini kaybetmiş
gibi bir hali yoktu. Hem şaşırmış hem
üzülmüş hem umutsuzluğa kapılmıştım.
Çünkü "infial"e açıklama
bulunur. Önlenmesi için de birşeyler yapılabilir.
"Öfke", yine, yatıştırılması
için uğraşılabilecek bir insanlık halidir.
Ama sebepsiz görünen yakıp yıkma isteğiyle
kim nasıl başa çıkabilir? |
Pazar akşamı Trabzon'da bu sebepsiz yakıp
yıkma arzusuna kendini imha boyutu da eklendi. Trabzon seyircisi,
belki eline geçirse futbolcularına yapmayı düşündüğü
şeyi stadına yaptı. "5-0 olunca dayanamadılar"
gibi bir lafla bütün bu olan biteni açıklamaya
kalkışanlar, sadece varolan hastalıklı ortamın
sürmesini teşvik ediyor. "Sebepsiz" vurgusunda
ısrar ediyorum.
En çok dikkatimi çeken, maç yazılarının
herhangi birinde, Trabzonsporlu futbolcuların herhangi bir
futbol dışı hareketinden, seyirciyi tahrik etmesinden
veya Beşiktaşlılara yönelik aşırı
sertliklerinden vs. sözeden tek satıra rastlamayışım
oldu. Aynı şekilde, Beşiktaşlı futbolcuların
da garip skorlu maçta rakip seyirciyi galeyana getirecek herhangi
bir davranışı yoktu anlaşılan. Maçı
seyredememiş olduğumdan, bulabildiğim her şeyi
satır satır -"araları" dahil- okumaya
çalıştım. Futbol basınının havası
da böyleydi: maçta "olaylara" yolaçacak
hiçbir şey olmamıştı. O zaman olan biteni
"futbol şiddeti" diye tanımlamak ne kadar doğru?
Trabzonspor, Briegel'in gelişinden bu yana,
olumlu ve iyimser bir havaya girmiş, "öldük
bittik"ten, "şampiyon olamasak da kupayı almalıyız"a
geçmiş, çoğu maçta güzel futbol oynayan
bir takım kimliğine bürünmüştü.
Seyircinin, özellikle Briegel'e "inandığı"
söyleniyordu. Ahmet Ağaoğlu gibi uygar ve sportmence
konuşan bir yönetici, Trabzon'un "dışarıdaki"
imajını bir hayli temizleyip düzeltmiş, bordo-mavililer
yine pek çok futbolseverin seyretmeyi istediği, başarısını
arzuladığı bir takım olmuştu.
Hepsi yalanmış... Öyle mi?
Ya da bütün bunların varolduğu
gerçeklik düzeyi ile Trabzon seyircisinin -elbette
pazar günkü yakıp yıkmaya karışan
kesiminin- yaşadığı zaman ve mekânın
ilişkisi yokmuş.
Şüphesiz o seyircinin vaktiyle,
hem de maç dönüşü hayatını kaybeden
bir taraftarın cenazesinde, o zamanki kaptan Ogün'e yaptığını
unutmuş değiliz. Yıllarca bordo-mavili takıma
elinden gelenin tamamını oyuna sürerek hizmet etmiş
Abdullah'a, şimdi Fener forması giydiği için
reva görülen muamele de hafızalarımızda
pek taze. Ama bunları normal mi kabul etmeliyiz?
Beşiktaş karşısındaki
anormal skorun yarattığı facia derinlemesine araştırılmalı.
Bu artık futbol basınının her türlü
meseleye yaklaşırkenki sığlığıyla,
bu işlere akıl erdirmek için çaba harcayan bizim
gibilerin uzmanlıkla desteklenmemiş iyi niyetiyle içinden
çıkılabilecek bir konu değil.
Gerçi şu kadarına aklımız
eriyor: "Hani, neredeymiş koltuk atanlar?" yollu
ucuzluklardan medet uman, hakemin "slip donu"ndan bahsederek
ucuzluğu bayağılığa vardıran kulüp
yöneticilerini futbol âleminden sürerek işe
başlamak bir ilk adım olabilir.
Ama bu onca insanın kendi stadını
paramparça etmesi, kendini imha etmenin pek de küçük
olmayan bir denemesine girişmesi boyutunda olayları önlemeye
yeter mi? Yetmez herhalde. Toplu tedavi gerekli. Bu toplumsal koşullarda
mı? İmkânsız mı? Peki, ne olacak?
Linççilik her yerde var, ama Trabzon
başka
Futbolumuzda linççilik pek çok kaynaktan
besleniyor. Basın da bunların başında. Büyük
takımlar lehine davranışlarla Anadolu takımlarının,
kulüp camialarının kışkırtılması,
bir müzmin mağduriyet durumuna sokulup hırçınlaştırılması,
linççiliğin de kaynaklarından biri olabiliyor
zaman zaman. Çünkü iş, olmaması gereken
boyutlarda bir "haysiyet meselesi"ne dönüşüyor.
Bütün bunları yıllardır
sesim çıktığı kadar herkese anlatmaya,
hatırlatmaya uğraşıyorum. Ama Trabzon seyircisinin
kendi stadını imha etmeye kalkışması ve
farklı yenildiği maçın bitmeyeceğini ilginç
ve ürkütücü bir yolla ilân etmesi, bu seyircinin
hallerinin genel sebeplere bağlanarak açıklanamayacağını
düşündürüyor bana bile.
Nedir bu? "Karadeniz insanının sıcakkanlılığı"
vesaire diye zaman zaman haylaz evlat başı okşar
edâlarla ortaya sürülen şey mi? Öyleyse,
sıcakkanlı Karadeniz insanı, demek ki, futbol işlerinden
uzak duracak. Başka birtakım nedenler mi var Trabzon seyircisinin
kendi oyuncuları dahil herkesi parçalamaya hazır
duruşunun ardında? Neler olabilir bunlar? Merak eden yok
mu?
Kışkırtıcıları aramızdan
atmalıyız
Kişisel önerim, futbol ortamında
gerilim yaratan, kapıştırma-kızıştırma
yoluyla şu ya da bu şekilde çıkar sağlamayı
uman kim varsa hepsini "toplum düşmanı"
ilân etmemiz gerektiği. Talep olursa, suçu "vatana
ihanet" diye tanımlama konusunu da ele almaya hazırım.
Bu maddeden, basının payına epey birşeyler düşer.
Star'ın "Telegol"ünü, kışkırtmanın
bir program konsepti haline geldiği soy ve doruktaki örnek
olarak hatırlatıyorum.
Seyircinin kendi stadını imhaya kalkışması,
genel "futbol şiddeti" başlığı
altında şöyle bir dokunulup geçilecek sorunlardan
değil. Bu, futbolla herhangi bir düzeyde ilgili herkesin
moralini bozan, daha bismillah, ligin ikinci yarısı yeni
başlamışken hepimizi bunca sevgi ve bağlılık
duyduğumuz bir âleme lanet okur hale düşüren,
çok acımasız bir toplu eylemdi.
Şimdi bakalım, alenî bir yakıp
yıkma eylemi olan "koltuklarla savaş"tan ötürü
yargılanıp ceza alan kimse olacak mı? Bence olmayacak.
Trabzonspor kulübü cezaları yediğiyle kalacak.
Bırakınız kırsınlar, bırakınız
döksünler
Çünkü bu tür şiddet
memleketimizde resmen devlet koruması altındadır.
Bunu iddia ediyorum. Başka herhangi bir durumda gramını
yapsanız derhal içeri atılacağınız,
mahkeme önüne çıkarılacağınız
pek çok -suç sayılan- eylem, stad civarında
yapıldığında meşru ve serbesttir. Sözgelimi
meyhane dönüşü bir çevirmede elinizde bıçaklarla,
kılıçlarla yakalansanız günlerce içeriden
kurtulamazsınız. Bunlarla ne yapacağınıza
dair en küçük bir işaret olmasa bile. Oysa taraftar
otobüsünde tonla "emanet" ele geçirilir,
bunlara elkonur, sahipleri stada sokulur, sonra da geldikleri şehre
dönerler.
Öte yandan, deplasmana emanet yüklenmiş
giden taraftara da aslında pek bir şey diyemezsiniz. Çünkü
onlar da gittikleri yerin polisinin onları doğru dürüst
korumayacağını, hattâ -zaman zaman Trabzon'da
da olduğu gibi- durduk yerde dayak yiyeceklerini, otobüslerinin
taşlanacağını, etraflarının sarılacağını,
belki linç tehlikeleri atlatacaklarını bilmekte,
kendilerince önlem almaktadırlar. Kimi de bunu sırf
şan olsun diye yapmaktadır.
İki Leeds'liyi öldürenlerin
neredeyse millî koruma altına alındığı
bir memlekette yaşıyoruz. Bıçakla, kılıçla
stada doğru harekete geçmiş grupların bundan
ötürü hiçbir ceza almayacağının
herkesçe bilindiği, "maç kavgası"nda
adam dövmenin, yaralamanın, otobüs taşlamanın,
kafa göz yarmanın neredeyse tamamen serbest olduğu
bir yerde, şiddet giderek gelişmez de ne olur? Stad koltuklarının
parçalanması birdenbire mi "olağan taraftar
icraatı" arasına girdi?
Çok büyük ihtimalle, son Türk
devletinin iç politikalarına yön verenler, bir tür
sübap olarak, toplumsal tepkilerin boşalabileceği
bir mecra olarak, futbol şiddetine bol bol serbest alan bırakıyorlar.
Trabzon seyircisi, Rize stadını şurayı burayı
kırıp döktüğünde bunun hukukî
bedelini ödeseydi, kendi futbolcusunu dövdüğünde
cezasını çekseydi, yarın, o stadı kırıp
dökerek hem bir sürü maddî zarara hem de kulübün
cezalandırılmasına yolaçanlar muhtemelen birtakım
kulüp yöneticileri tarafından sırtları
sıvazlanarak korunacak kollanacak olmasaydı, bunlar aynı
rahatlık ve pervâsızlıkla iş görebilirler
miydi?
Herhangi bir sorunun kolluk kuvvetleri marifetiyle
halledilemeyeceğini hep savunmuş biri olarak, bu konuda
adı "güvenlik" güçleri olan devlet
görevlilerinin tam teşkilât işe karışması,
ama işgüzarlık değil iş yapması gerektiğini
söylemeye çalışıyorum.
Çünkü: eğer benim, kafamı
bozan herhangi birine saplarım düşüncesiyle
elde bıçak gezmem suçsa, şu ya da bu kulüp
taraftarının da belde bıçak dolaşması
suçtur. Öğrenci nasıl gidip "moralim bozuldu"
diye okul sıralarını parçalayamazsa, parçaladığında
cezalandırılırsa, stad koltuğu parçalayan
insanlar da cezalandırılmalıdır. Hukuk var mı
yok mu, yoksa Türk usûlü mü?
Hakeme sahip çıkılmalı
Trabzon'daki olay, aynı zihniyetle aynı
gidişat sürdürülürse daha neler olabileceğinin
kanlı canlı bir göstergesi değilse nedir? O
seyirci, koltuklar yerine kendilerine beşinci golü atan
-üstelik "Rus"- Khlestov'u ele geçirseydi
ne yapacaktı? Pazar günkü haleti ruhiyesine bakılırsa
onu görmezden gelip kendi kalecisi Metin Aktaş'ı
linç edecekti belki. Ya hakem? Ya kazara hakemlerin "kaçırıldığı"
ambulans bir taraftar kalabalığının ortayerinde
arıza yapıp dursa, kalabalık içeride hakemlerin
olduğunu fark etse, ne olacaktı? Serdar Tatlı'nın
anısına kırık koltuklu stad anıtı
mı dikilecekti?
Hakem Serdar Tatlı'yı kutluyorum. "Bu
koşullarda maç oynanması imkânsızdır"
diyen biri çıktı nihayet. Seyircinin -öyle
küfür müfür değil, çoğu zaman
küfür sahiden de anlık tepkilerin ürünüdür,
azıcık tahammül gösterilirse söner gider-
alenen şiddete yöneldiği her durumda maç kesilmeli
ve herkes, "o koşullarda" futbol oynanamayacağını
idrak etmelidir. Basın da, hiçbir şey için değilse,
şimdiye kadarki günahlarını affettirmeye bir
yerinden başlamak için, bu sefer bu hakeme sahip çıkmalıdır.
Tabiî, "sahaya dalan Beşiktaş
seyircisi" konusunu da yeniden gündeme getirerek.
Elindeki malın kıymetini bilmeme
Son bir konu. Aktardığım fotoğraf
Milliyet'te yeraldı. Bu karesiyle belki de bir ödül
alacak olan foto muhabiri, Cengiz Malgır. Milliyet'in fotoğrafı
koskocaman koyması tabiî ki uygun bir davranış.
Fotoğrafa "yorumsuz" yorumunun iliştirilmesi
de öyle. Ama, o "yorumsuz" dişi bantının
fotoğrafı nasıl rezil ettiğine bakın. Milliyet
sayfa sekreterininki, tam bir mal kıymeti bilmeme durumu. (Trabzon
seyircisinden ilham almış gibiler.) İnsan nasıl
kıyar bu fotoğrafa? Nasıl saplar o dişiyi bu
görüntünün böğrüne? Sadece zevksizlik
değil, fotoğrafa bakınca sadece "enstantane"
görme sığlığının da sonucu. O
fotoğraf bir izlenim derlemesi, bir durum aktarımı,
küçük çaplı bir hikâye, başka
pek çok şey... "Yıktık yine" demiş
bordo-mavili taraftarlar, başta şüphesiz başka
bir sebeple. Ama sonra "yıkmışlar" hakikaten.
Milliyet de yıkmış, bu anlamda. Cengiz Malgır'a
tebriklerimi sunuyorum. (21 Ocak 2002)
SAYFA BAŞI
|