TAHRİK UNSURU OLARAK BASIN

Hıyanet-i vataniye kanunu gerekli

 

Star gazetesi, üç büyükleri havuz sisteminden ayrılmaya kışkırtıyor. Bunu ısrarla, istikrarla, her gün spor sayfalarından birinin tepesine bir haber koyarak yapıyor. 24 Nisan'da da, 'Para yoksa havuz da yok!' başlığıyla sürdü rezalet. Gazete, üç büyüklerin yöneticilerinin Futbol Federasyonu'na 'rest çektiğini', 'Avrupa'daki gibi, TV izlenme oranlarına göre para verilmesini' istediklerini ileri sürdü. Star'a göre, bu meçhul yöneticiler, federasyon başkanının oy hesapları ile havuzdan aslan payını 'raytingi olmayan kulüplere dağıttığını' da 'vurgulamışlar' ve 'Bu iş yürümez,' demişler.

Habere kaynak olan 'yöneticiler' kim, diye sormayacağım. Çünkü haberlerin kaynaksız, uyduruk olduğunu göstereyim derken aptal durumuna düşüyorum. Ama şöyle ifadeleri görünce de kendimi tutmakta zorlanıyorum: 'Yöneticiler sözlerini şöyle tamamladı: 'Bu parayla kimse bizden başarı beklemesin. Federasyon 3 büyüğü dikkate almalıdır. Para yoksa havuz da yok.''

Kim, hangi sözünü 'tamamlamış'? Kimse herhangi bir söze başlamadı ki tamamlasın... Söz hep Star'da. Başlayan da bir türlü tamamlamayan da, bu işten en büyük çıkarı elde edene kadar tamamlamaya niyeti bulunmayan da o.

Benim merak ettiğim şey şu: Star, lig maçları yayınlarından mümkün en büyük kazancı elde edebilmek için her yolu denedi. Avrupa maçlarını yayımlarken, lig maçlarının TeleOn'a geçmesinin 'an meselesi' olduğunu tekrarlayıp duruyor. Durmadan, rakibi Digitürk'ü suçlayıcı yayınlar yapıyor. Bunlardaki doğruluk payı ziyadesiyle şüpheli.

Bunların herhangi bir müeyyidesi yok mudur?

Star grubu, şimdi de gazetesi aracılığıyla, Türkiye futbolunda cidd' gelişmeye yolaçan havuz sistemini yıkmaya uğraşıyor. Üç büyüklerin taraftarlarını kışkırtıyor. Üç büyük kulübün yöneticileri Star'la aynı safta mücadele ediyorlarmış gibi bir görüntü yaratıyor.

Bunun herhangi bir müeyyidesi yok mudur?

Futbol âlemi için bir 'hıyanet-i vataniye' kanunu çıksa çok iyi olacak. (24 Nisan 2001)

SAYFA BAŞI


Hagi'nin hakkı, Uluç'un takıntısı

 

Hıncal Uluç bir-iki yıldır, zaman zaman eski gözükara bayraktar tutumundan uzaklaşıyor, yaşını başını almış olgun bir bilge üslûbu takınıyordu. Giderek yine kendisine ününü kazandıran çizgisine dönüyor.

Hagi'nin son defa Romanya mill' takımı forması giydiği jübile maçı vesilesiyle Uluç Sabah'taki sorulu-cevaplı köşesinde (25 Nisan) 'Türkiye' olarak Hagi'nin hakkını nasıl vermediğimizi falan yazdı. Hagi'nin hakkını Galatasaray da vermemiş doğru dürüst, Uluç'a göre. Ama medya, 'çirkin kalemleri' aracılığıyla ona hep saldırmış, 'Kahrolsun Hagi' demiş, vs.

Uluç'un yazısının en ilgi çekici kısmını aktarıyorum; 'Türkiye onun hakkını verdi mi?' sorusuna cevap kısmını:

'...Hagi, Türkiye'de yanlış takıma geldi. Fenerbahçe'ye gelse ve Fenerbahçe'yi bu başarılara götürse hakkının nasıl verildiğini görecektik. Galatasaray'ı başarılara taşıdığı için bir hain ilan edilmediği kaldı. Şimdiki gözyaşları, aslında timsah gözyaşları. İçin için seviniyorlar. 'Kurtuluyoruz beladan' diyorlar. Türkiye Hagi'nin hakkını verseydi, jübilesinde Turizm Bakanı, Başbakanlık Tanıtma Müsteşarı, Dışişleri Bakanı İsmail Cem olurdu, birer şilt verirlerdi.'

Yani, ne olmuş? Hagi Fenerli olmadığı için 'Türkiye' onun hakkını vermemiş. Demek 'Türkiye' Fenerli!? Bunun kanıtı da, Hagi'nin jübilesinde TC dışişleri bakanının, turizm bakanının vs. bulunmayışı.

Buradaki garip ve sahte mağduriyet hezeyanı üstünde durmayı bir an erteleyelim, bu nasıl bir akıl yürütme? Bunca yılın gazeteci-yazarına yakışıyor mu? Bütün 'Türkiye' Orhan Gencebay'ı bağrına bastığında da devlet onu televizyona çıkarttırmıyordu. Devlet Hagi'ye herhangi bir jest yapmadığında bundan çıkarılacak sonuç sadece devletin bu konuda duyarsız davrandığıdır, başka bir şey değil.

Hıncal Uluç'un özne belirtmeden yazarak, 'Fener'e gelse hakkının nasıl verildiğini görecektik' sözleriyle anlattığı nedir, peki? Az öncekinin üstüne ekleyelim bunu da bulup. 'Türkiye'de işleri idare edenler, ortamı belirleyenler Fenerlidir. Galatasaray mağdurdur, ikinci planda bırakılmak istenmektedir. Hagi'nin hakkı da bu yüzden verilmemiştir.

Bunları okuyan, Galatasaray'ın Yozgatspor veya Siirt Jet-Pa falan olduğunu sanabilir. Oysa bahsedilen, 'Türkiye' üzerinde Fenerbahçe kadar etkili, zaten bu alanda onun başlıca rakibi olan, yeterince güçlü, iktidar sahibi bir camia. Hıncal Uluç, hiç utanıp sıkılmadan, Galatasaray'ı bir tür mağdur konumuna oturtuyor.

Böyle yapıyor, çünkü onun derdi mücadele. Galatasaray'a karşı kutsal ittifaklar yapılıyor, tuzaklar kuruluyor olduğunu vâz ediyor, böyle şeylere inanmaya zaten hazır geniş bir taraftar kitlesini iyice paranoyak bir ruh haline sokuyor, sözcülüğünü, önderliğini yapacağı kitleyi hem genişletiyor hem daha kararlı hale getiriyor.

Hıncal Uluç'a sorulabilecek tek soru var aslında: Hagi Galatasaray'a değil de meselâ Samsunspor'a gelmiş olsa ve bugüne kadar her ne yaptıysa onları yapsaydı ne olurdu?

Bu sorunun sorulması bile imkânsız aslında. Çünkü onda birine teşebbüs dahi edemezdi. Çünkü 'Türkiye', hakemiyle, gazetecisiyle, federasyonuyla, sadece Hagi'nin değil, Galatasaray'ın ñâdetâ derebeylerinin doğuştan sahip oldukları hakları hatırlatan- 'hakkını' fazlasıyla verdi bu bakımdan. Hagi'nin gördüğü olağanüstü ayrıcalıklı muamele, yıldız futbolcuların kayırılmasının hemen bütün futbolseverlerce mâkûl karşılanabilecek seviyesinin çok çok çok üstündeydi. Üstelik 'Türkiye' bu yolla Hagi'ye cidd' kötülük de yaptı. Onun, futbolculuğunun son yıllarında, sadece kendine özgü zekâsı, becerisi ve estetiğiyle değil, pek çok saçmasapan davranışıyla da hatırlanmasına yolaçtı. Hagi geldiği günden itibaren mâkûl bir 'markaj'a alınsaydı, her şey çok farklı olabilirdi.

Hagi'nin gördüğü olağanüstü ayrıcalıklı muamelenin tek sebebi de onun Galatasaray'da oynamasıdır.

Bitirirken özellikle belirtmek isterim ki, 'bir orta saha yıldızı olarak Hagi' konusu tamamen ayrıdır, 'Türkiye'de bir fenomen olarak Hagi' mevzuundan. Onu sezon sonunda konuşacağız. Şu anda konuştuğumuz, Hagi değil Hıncal Uluç. (25 Nisan 2001)

SAYFA BAŞI


Bu adamlar hiç normal konuşmaz mı?

 

Sabah (27 Nisan) spor servisi, Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım'ın üç aylık aradan sonra ilk defa 'konuşmasını' manşete çıkardı. Olabilir. Fenerbahçe başkanının konuşması önemli bir haber sayılır.

Peki ne demiş Aziz Yıldırım. Sabah'ın en önemli saydığı, spota çıkardığı noktalara bakalım:

1. Gaziantep maçı, hocamız sayesinde 3-0'dan 4-3 oldu.

2. Adana, Galatasaray maçına PAF takımıyla çıkıyor, federasyon gereğini yapsın.

3. Denizli Baliç'i ister oynatır ister oynatmaz.

Habere bakalım, maddelerin içeriğini genişletelim.

İlk maddeye girebilecek olan kısımda, Aziz Yıldırım'ın Gaziantepspor başkanı Celal Doğan'a cevap niteliğinde sözleri yeralıyor. ''Maçı Fener'e verdiler' demek ayıptır' demiş Yıldırım. Hem bileklerinin hakkıyla kazandıklarını söylemiş hem de taraftar inancı ve futbolcuların 'yüreklerini ortaya koymalarına' ilâve olarak, Denizli'nin galibiyetteki rolünü vurgulamış. Yani, aslına bakarsanız, 'hocamız sayesinde' de dememiş. Onun rolünün ihmal edilmemesi gerektiğini belirtmek istemiş.

İkinci maddede, Adanaspor'un Galatasaray karşısına PAF takımıyla çıkma ihtimalinden sözetmiş, Fenerbahçe başkanı ve, 'Federasyon yönetmeliklerde yazılanları yerine getirsin, yeter,' demiş. Bunları söylerken de, biraz yumuşatmak için, 'Biz tarafız, sözlerimiz yanlış anlaşılır,' diye bir kayıt koymuş.

Üçüncü madde haberin sonunda, spottakinden pek fazla bir ayrıntısı yok (Yıldırım'ın Baliç'le ilgili sözlerini TV'den izledim, biliyorum, aşağı yukarı Sabah'ın özetlediği gibi konuştu, Baliç gelir, çalışır, hocası da oynatır, oynatmaz, onu ben bilemem, dedi).

Sözlerinin Sabah tarafından önemli sayılıp spota çıkarılmayan kısmında ise Aziz Yıldırım, Trabzon-Fener maçı öncesinde gerginliği tırmandırmak isteyenler olduğundan yakınıyor, 'Büyük camialar daima uzlaşmalıdır,' diyor, camiaların karşı karşıya getirilmesinden iki büyük kulübün de zararlı çıkacağını, ama bu zarardan da birilerinin kârlı çıkabileceğini söylüyor.

Aziz Yıldırım'ın burada Galatasaray'ı kastettiği belli. Dolayısıyla, Fenerbahçe başkanının konuşmasının en 'sert' kısmı da bu.

Şimdi Aziz Yıldırım'ın üç aydan sonra ilk defa konuştuğunda söylediklerini biliyoruz. Bunların neresi 'gürleme'? Sabah spor servisi, Aziz Yıldırım'ın sözlerini sâkin bir şekilde, yani ülkemizde giderek unutulan normal gazetecilik tarzına uygun şekilde aktarsa, bunların haber değeri mi azalacak? İlle taraftar gazlamak, yapay heyecan yaratmak şart mı? Bir büyük kulüp başkanı sahiden 'gürlese' bile gazeteciye düşen, bunu ortalığı velveleye verecek şekilde allayıp pullamak mı?

Bundan da geçtik, yapılan düpedüz çarpıtma. Aziz Yıldırım'ın sözlerini aktardım işte; konuşurkenki halini tavrını da televizyonlardan izledik. Sözler olabildiğince ölçülü, tavrı sâkin. Hiç 'gürler' gibi bir hali yok. Gazeteci niye 'gürletmeye' çabalıyor Fener başkanını?

Üstelik... Başkanın soyadı 'Yıldırım' ya, gazetecinin aklına hemen 'gürleme' gelmiş buradan. Bu yaratıcılıklar beni de buradaki herkesi de hep etkilemiştir. Yahu 'gürleyen' yıldırım neyin nesidir, gidin Allah aşkınıza! (27 Nisan 2001)

SAYFA BAŞI


      ÖZEL KONULAR  
  HEP
OFSAYT
GİRİŞ
SAYFASI
KIŞKIRT
KIZDIR
KIZIŞTIR
KARIŞTIR
GS KONGRESİ
MEDYA
SAVAŞI

BİZZAT
KONU:
FATİH
TERİM

INCIK
CINCIK
FUTBOL
MEDYASI