|
Büyük maça mı yaklaşıyoruz,
savaşa mı? Azmettirenleri tanıyalım
Takvim'e on sopa, beş döner bıçağı!
1 Mayıs günü Takvim gazetesinin arka
sayfasını çevirenler şu manşetle karşılaştı:
''Köpek' diyen dili keseceğiz'. Açıklaması
üstbaşlıktaydı: 'Fener'den yılın maçı
öncesinde Lucescu'nun sözüne cevap geldi'.
Bu cevabı dile getiren 'Fener' kimdi? Takvim'in
'haberine' bakılırsa, 'Fenerbahçeli futbolcular'.
Hangi futbolcu, ne zaman vermişti bu cevabı? Tabi' ki
belli değil. Gazetenin spor servisi oturmuş, ortalığı
nasıl kızıştırırız, diye kafa
yormuş, bir yenilik bulamayıp, Lucescu'nun sözünü
hatırlamış, Fenerlilerin ağzından buna
yakışır bir cevap tasarlamıştı.
Amaç neydi peki? Kızıştırmak.
Evet, bu kadar. Kızıştırmak, gerilimi artırmak,
iki büyük kulübün taraftarlarında endişe,
heyecan ve öfke potansiyelinin patlamaya hazır hale gelmesini
sağlamak.
Takvim, marifetinin büyüklüğünü
belki anlayamayız diye, Lucescu'nun sözlerini de manşetten
verdiğini hatırlatarak, o manşetin kupürünü
de koydu sayfasına.
Geçelim, Galatasaray'ın şampiyonluğunun
zora girmesinden bu yana eski agresif tutumunu yeniden takınan
duayen taraftar-yazar Hıncal Uluç'un yazdıklarına.
Uluç'un Sabah'taki (1 Mayıs) köşesini okursanız,
federasyon ve hakemlerin Fenerbahçe'yi nasıl kayırdığına
dair, aslında eski, görünüşte yeni iddialar
bulacaksınız. Gaziantep maçında Şükrü
Saraçoğlu Stadı hoparlörlerinden resmen tezahürat
yapılmasına karşı federasyonun 'disiplin cezası
uygulayacağız' demesi, Uluç'a göre, Fener'e
'sen bildiğini oku' demekmiş. Hem Gaziantep maçı
ertesinde kırmızı-siyahlıların teknik
direktörü Sakıp Özberk hem de Trabzon maçı
ertesinde bordo-mavililerin teknik direktörü Sadi
Tekelioğlu'nun hakemlerin takdir haklarını Fener
lehine kullanmalarından yakınmasını kanıt
gösteriyor Uluç; ve diyor ki: 'Hakemler F. Bahçe'yi
fena halde destekliyor.' Fenerbahçe defansı rakipleri
'olabildiğince dövüyor'muş, rakip savunmalar
'faul düdükleri ve sarı kartlarla sindiriliyor'muş.
Vesaire...
Hıncal Uluç, ayrıca, medyanın
'Erman Toroğlu liderliğinde', 'şiddetle Fenerbahçe'yi
istediğini' ileri sürüyor. 'Toroğlu TV'de açık
açık, 'Fenerbahçe'nin kazanmasını istiyorum'
dedi,' diye yakınıyor Hıncal Uluç. (Erman Toroğlu,
gelecek yıllarda lige renk ve heyecan gelmesi açısından
Fener karşısında Gaziantep'in kazanmasınıistediğini
de 'TV'de açık açık' söylemişti. Hem
de Gaziantep başkanı ve teknik direktörünün
'hakem Fener'i kayırdı' iddialarını cevaplarken!)
Defalarca tekrarladığım için
artık yazarken ben de sıkılıyorum, ama kusura
bakmayın, galiba aynı şeyleri bin defa daha tekrarlamamız
gerekecek. Bu yakınmalar üç büyükler dışındaki
kulüplerin savunucularından gelse, haklılık
payı muhakkak en az yüzde 51 olurdu. Ama yakınan,
Türkiye birinci liginin her zaman kayırılan büyük
takımlarından biri adına konuştuğunda her
şey çok çirkinleşiyor. Birkaç sezondur
Bülent'in, Popescu'nun, Hakan Ünsal'ın, Emre'nin,
Okan'ın ve Hagi'nin görmediği kartları yanyana
dizsek kimbilir ne olur... Rakip savunmaların faul düdükleri
ve sarı kartlarla sindirilmesinin örnekleri sanki sadece
Fenerbahçe maçlarında var!
Ne Gaziantep ne Trabzon maçlarında hakemler
maçın kaderini tayin etti. Takdir haklarını
da öyle yakınılacak ölçüde Fener lehine
kullanmadılar. Gaziantepli Batista'ya gösterilen bir fuzul'
sarı kart 'Fenerbahçe'nin fena halde desteklendiği'ne
kanıt sayılabilir mi?
Şunu bile iddia edebilirim: Hakemlerin
büyük takımları 'doğal' olarak kayırması
sorunu açısından bu sezon, en azından son birkaç
yıla göre çok daha iyiydi.
Uluç'un iddialarını tek tek cevaplamanın
anlamı yok. Yapmaya çalıştığı
şeye bakalım. Ne bu: Galatasaraylılarda, federasyonun,
hakemlerin, medyanın elbirliği edip Fenerbahçe'yi
şampiyon yapmaya çalıştığı izlenimi
yaratmak. Daha önemlisi ve korkuncu, bundan doğacak endişe,
gerilim ve öfkeyi kışkırtmak. Bunun sonucunda
ne olur? Galatasaray şampiyonluğu kaybederse, sarı-kırmızılı
taraftarların, 'E, ne yapalım, onlar daha başarılı
oldu,' deyip durumu sükûnetle kabullenmesi mümkün
olabilir mi? Üstelik, bizdeki gibi, gözü dönmüş
bir öfkeli kalabalığa dönüşme eğilimini
her an içinde barındıran bir taraftar kitlesi sözkonusuysa?
Buna karşılık, Fenerbahçe Başkanı
Aziz Yıldırım'ın Trabzon maçından
dönüşte havaalanında yaptığı
konuşmaya bakın. Ali Şen yüzünden, yıllardır,
'Fenerbahçe başkanı' dendiğinde yüzümüzü
buruşturuyor, midemize hâkim olmaya çalışıyoruz.
Ama Aziz Yıldırım bu izlenimi epeyce değiştirdi.
Bir defa, adam sâkin. Her an kavga etmeye, halen sürmekte
olan bir kavga yoksa çıkarmaya hazır gibi gözükmüyor.
İkincisi, her lafın başında taraftara ve camiaya
bir 'düşman' gösterip hepsini 'savaşa' çağırmıyor.
Üçüncüsü, her koşulda teknik direktöre
ve takıma sahip çıkarak örnek bir davranış
sergiliyor. Bu sezonun başından beri, Fenerbahçe
yönetimi, anlık başarılara şartlanmış
taraftara uzun vadeli sistemli çalışmanın, 'bir
takım inşa etmenin' önemini vurguluyor. (Ali Şen
ekolü uzantısı bazı isimleri ayrı tutuyoruz
haliyle. Henüz büyük kulüp yönetimlerindeki
'kötü adam kontenjanı' tamamen gereksiz hale gelmedi...)
Galatasaray başkanı Faruk Süren'in
Ali Şen'den devraldığı, ama 'Galatasaray üslûbuyla'
yürüttüğü tarzı hiç benimsemedi
Aziz Yıldırım. Trabzon maçı ertesindeki
konuşması için de kendisini kutluyorum. 'Başkaları
Trabzon'un havuzdan aldığı payın düşürülmesini
isterken biz karşı çıkıyoruz'un gerisindekiler
tabiî ki tartışma götürür, buna girmeyelim.
Ayrıca Yıldırım'ı gönül rahatlığıyla
kutlamak için, kendisinin 'tribün liderleri' ile ilişkiler
alanındaki tasarruflarını bilmemiz lâzım.
Araya, Akşam gazetesinin Aziz Yıldırım'dan
bile ortalık kızıştırıcı malzeme
çıkarma çabasını katalım. Yıldırım'ın
pek doğal olarak sarf ettiği, 'Galatasaray'ı yenerek
şampiyon olmak daha anlamlıdır. Ben yeneceğimize
inanıyorum' yollu sözlerden Akşam gazetesi (1 Mayıs)
'Kadıköy'den çıkış yok' diye bir manşet
imal etmeyi becerdi. 'Yeneceğimize inanıyorum' nerede,
'Kadıköy'den çıkış yok' nerede!
Gönül rahatlığıyla kutlanacak
birilerine geçelim: TRT'deki 'Spor Stüdyosu'nu hazırlayanlar.
Levent Özçelik'in yöneticiliğinde, Turgay Şeren
ve Ömer Üründül'ün yeraldığı
programda 30 Nisan gecesi, programın büyük bölümünü
kaplayan asıl konu, taraftarlık bahanesiyle yapılan
şiddet eylemleriydi. Bu program boyunca zaten (her hafta),
aralarda, futbolseverleri sükûnete, rakibin hakkını
teslim etmeye, futbolu bir spor olarak görmeye çağıran
mesajlar yayımlanıyor. 30 Nisan'da da, özellikle
Özçelik'in holiganlık için futbolun sadece bir
bahane olduğunu, Trabzon'daki gibi olayları çıkaranların
zihninde maçın kazanılmasının-kaybedilmesinin
önem taşımadığını vurgulaması
anlamlıydı. İkinci olarak, stad çevresi ve içi
şiddet eylemleri veya girişimleri yüzünden yakalananların
ertesi gün derhal serbest kalmasının olayların
yayılmasına katkısı üzerinde duruldu ki,
bu da başlıbaşına tuhaf bir durumdur. Bu noktalar,
biliyorsunuz, ya halen emniyet güçleri tarafından
kavranmamış bulunuyor ya da bu alanda tehlikeli bir devlet
politikası sözkonusu.
TRT'nin 'Spor Stüdyosu' sürerken, aynı
sırada atv'de Faik Çetiner, Galatasaray'ın ñzamanında
da 'Galatasaray'ı sevmeyen ölsün' türü
sözleriyle ortalığı epeyce karıştırmış
bulunan- eski başkanlarından Ali Tanrıyar'ın
'Fenerbahçe bize karşı duramaz, biz dünyanın
bir numaralı takımı olmuşuz, dayanamazlar' yollu
kızıştırıcı sözlerini yayımlıyordu;
özel olarak mikrofon tutup almışlar demeci Tanrıyar'dan,
sırf bu amaçla!
Yine sağduyu-vicdan cephesine sıçrayalım.
Milliyet'te (1 Mayıs) Gürel Yurttaş, 'Futbola kıymayın!'
diye seslendi haftalık panorama sayfasında. 'Ne olur,
yapmayın. Bu kadar sıkıntı çeken, acılar
gören, ekonomik ve sosyal alanda bir türlü gülemeyen
sizin, bizim, Türkiye'nin elindeki tek teselli bu, yani futbol...
Ona da kıymayın.' Yurttaş, Trabzon'daki olayların
Fener-Galatasaray maçı öncesi son 'uyarı'
olarak görülmesi ve 'kavga dövüşle bir
yere varılamayacağının anlaşılması'
çağrısı yaptı.
Görünen nedir?
Birileri, futbol bahanesiyle insanlar birbirini
kesmesin diye uğraşıyor. Başka birileriyse,
ne yaparız da milleti daha bir alevlendiririz, taraftarları
gadre uğramışlık duygularıyla kızıştırırız,
birbirine kırdırırız diye çabalıyor.
(Bunların arasına, kolayca tecrit edip etkisiz hale getirerek
bekletebileceği Fener taraftarlarını dövmek
için büyük bir iştah ve arzuyla harekete geçen
Trabzon emniyet görevlilerini de katmalıyız; tıpkı
Hıncal Uluç veya Takvim gazetesi gibi...)
Taraftarlık bahanesiyle çıkarılacak
olaylarda hayatını kaybedecek insanların mezarları
başında iki kolonlu bu listeyi hep beraber gözden
geçirelim diye ben arasıra hatırlatmayı sürdüreceğim.
(1 Mayıs 2001)
SAYFA BAŞI
Birileri hain, ötekiler
zaten yok
Akşam yazarı Kazım Kanat'ın
15 Mayıs'taki yazısına bakılırsa, sarı-kırmızılı
futbolcular Galatasaray'a ihanet etmiş. Okan, Emre, Hasan,
Fatih ve Ümit'in Avrupa hayali Cimbom'u bitirmiş.
'Beşiktaş yazarı' Kanat gerçi
ne yapsa kendisini nesnel bir futbol yorumcusu olarak kabul ettiremez
artık, geçti, o yine de Galatasaray hakkında yazmaya
hakkı varmış gibi davranıyor. Ama tabiî
bizi onun konumu değil yazdıkları ilgilendiriyor.
Kanat, belirttiğim üzre, Galatasaraylı
futbolcuların üstüne 'ihanet' gibi ağır
bir suçlama ile gidiyor. Niye ihanet etmişler peki? Avrupa'ya
sakatlanmadan gidebilmek için. Sahada 'yürüdüler'
diyor Kanat. Yetinmiyor, 'savaşmadılar' diyor. Yetinmiyor,
'keklik gibi sektiler' diyor.
Yani meselâ Hasan Şaş koşmamış,
oynamamış, keklik gibi sekmiş, falan...
Sonra, aynı hainler, 'duyguları öldürmüş'ler.
Ne için? '3-5 kuruş ceplerine daha fazla mark, liret
dolar girmesi için!..' Ünlemi kendinden! Şu hainlere
bakınız, para düşünüyorlar!
Vesaire...
Kazım Kanat, Galatasaray taraftarını
futbolculara karşı kışkırtarak nereye varmak
istiyor? Kendisi dahil köşe möşe sahibi birçok
adamın televizyonlara çıkıp, 'Bunlar futbol
dışı olaylar, sahalarımızda görmek
istemediğimiz türden hareketler, bunu yapan Galatasaraylı
olamaz' nutukları atmak zorunda kalacağı bir ortama
mı?
Türkiye ne çekiyorsa futbol gazetecilerinin
sorumsuzluğundan çekiyor. Belki de son kriz bile bu yüzden
olmuştur.
Kazım Kanat'ın Galatasaraylı futbolculara
yaptığı, Fenerlilere reva gördüğü
muamelenin yanında yine iyi. Bakın ne diyor Kanat: 'Bu
iş bitti. Fener şampiyon oldu. Bu şampiyonluğun
iki kahramanı var. Birincisi Mustafa Denizli, ikincisi Fenerbahçe
seyircisi. Üçüncüsü yok!'
Yani Fenerli futbolcuların şampiyonlukta
üçte bir hissesi bile yok. Topları Denizli tuttu,
golleri seyirci attı. Tekmeleri de Kazım Kanat yedi herhalde...
Kanat, Galatasaraylı futbolcuları hainlikle
suçladığı, Fenerli futbolcuları yok saydığı
yazısını, Beşiktaşlı futbolculara
onursuz demeye getirerek bitiriyor.
Merak ediyorum, futbol gazetecileri, yazarları,
bir gün aynaya bakıp kendilerine, 'Ben kimim ve hangi
haklara sahibim?' diye soracaklar mı? (15
Mayıs 2001)
SAYFA BAŞI
Pornocular
pornodan utandı
Star'ın pazar gecesi futbol programında, artık iyice
niyeti bozmuş olan mâlûm zevat, çeşitli infial ve kıyımlara zemin
hazırlamaya devam ediyor. 9 Aralık gecesi de Beşiktaş yönetimi ile
teknik direktör Daum'u birbirine düşürmek için epey uğraştılar,
olmadı. Ahmet Çakar'ın kışkırtmaya çabaladığı Beşiktaş yöneticisinin
sağduyusu sayesinde. Telegol'cüler, bir kulüp yöneticisi tarafından
-bir defa daha!- "fair play"e davet edildiler. Ahmet Çakar,
Christoph Daum'un, "maaşlı memur"u olduğu Beşiktaş yönetimi
aleyhine boyuna konuşmasından Beşiktaş yönetiminin fena halde huzursuz
olup hemen bu gece Alman teknik adamı kovmasını mı sağlamaya çalışıyordu,
neydi, anlayamadık. Ama tahrikler boşa gitti, gaza gelinmedi, üstüne
bir de nasihat aldılar.
Lâkin elbette bununla yetiecek değillerdi. Orada
ziyan olduğuna üzüldüğümüz, yalnız bir süre daha böyle giderse başka
bir yerde çalışabilmek için sıkı bir temizlenme-arınma kürüne girmesi
gerekecek olan Güntekin Onay, Daum'dan çocuğu olduğunu iddia ederek
ortalığı birbirine katan eski dansöz Asya'nın "şok açıklamalar"
yaptığını belirtti ve bir bant girdi yayına: Bu hanım, tahmin edileceği
üzre, ağzına geleni söylüyordu Christoph Daum hakkında. Hapisanede
uyuşturucu satıcılarının takım kurduğu, çalıştırsın diye Daum'u
bekledikleri, Daum'un zaten Türkiye'den kovulacağı... gibi, sahiden
de şok açıklamalar yapmıştı Star'ın kendisine mikrofon şeklinde
bir çanak tutan muhabirine.
Bant gösterildikten sonra stüdyoda beklenmedik
bir insaniyetlik havası esti. Star'ın anca porno sınıfına sokabileceğimiz
futbol programının kahramanları bile rahatsız oldular durumdan.
Ahmet Çakar, "ama bu olmaz, bir kişinin özel hayatı, geçmişi..."
makamından girmişti ki, arada ettiği "bu hanımefendi"
lafına Ali Sami Alkış itiraz edip, "Buna hanımefendi mi diyorsun
sen?" yolunu açtı. Bunun üzerine Çakar, vesika ile çalışanlara
bile icra ettikleri mesleğin adını anarak hitap etmenin suç olduğuna
dair aydınlatıcı açıklamalarda bulundu. Nihayet Ziya Şengül de söze
girdi ve bu bantın kendilerine "yakışmadığını", hele "seviyelerine
uygun olmadığını" bildirdi.
Merak konusu şudur: Böyle bir bantın gösterileceğinden
ve içeriğinden haberi yok mu bu insanların? Ortaya karışık öyle
sallanıyor, onlar da bakıp o sırada akıllarına geleni mi dayıyorlar
ekrandan?
Galiba öyle. Dayananlara bakılırsa...
Velhâsıl, Star'daki pornonun da bir sınırı varmış
yani. Ama bu sınır yine de kilometrelerce aşılıyor, yani bant gösteriliyor,
sonra "aa, bu olmadı, seviyemize yakışmıyor" denip güya
üstüne konuşulmuyor.
Gökhan Özcan Medyakronik'te, çocukları ve gençleri
Star'ın Telegol'ünden korumak gerektiğini yazmıştı. Ne kadar haklı...
Eksik bıraktığı, yaşlısı genci, kurdu kuşu, insanı hayvanı, bütün
canlıları korumak gerektiği.
Ama aslında futbol âlemini koruyabilsek yeterdi
belki de.
Neyse ki bizim gençliğimizden beri bildiğimiz kulüp
yöneticisi tipi bazı bakımlardan epeyce değişti, kendini pornonun
câzibesine kaptırmayan, "fair play" isteyen yöneticiler
çıkıyor bu adamların karşısına, böylece pek çok savaşın eşiğinden
dönülüyor.
Gazetecilik sorumluluklarını falan iplemiyorlar,
onu anladık, ama vicdan diye bir şey de mi yok? Ondan da vazgeçtik,
programdan çıkıp yatağına yatınca içi rahat olabiliyor mu Ahmet
Çakar'ın meselâ?
Ben yine de Güntekin Onay'a üzülüyorum. Kurtarılması
mümkün olmayacak galiba.
SAYFA
BAŞI
|