|
"Hakeme rağmen" zafer,
"gazeteye rağmen" gerçekler
Sabah gazetesi (13 Eylül 2000) örneğinde,
Galatasaray-Monaco maçının nasıl verildiğini
inceleyeceğiz. Varacağımız sonucu baştan
söyleyelim: "Sabah herhalde başka bir maçı
izlemiş."
Önce 1. sayfadaki parça. "3-2.
İyi başladık". Başlık bu. Spotta,
"10 kişilik Galatasaray"ın, "hakem fiyaskosu
yaşanan maçta Fransa şampiyonu Monaco'dan söke
söke 3 puanı aldığı" belirtiliyor.
Daha küçük puntolu, "haberin özeti"
niteliğindeki ikinci spotta, Cimbom'un maçı "hakeme
rağmen" kazandığı tekrarlanıyor. "Bülent'in
nizami bir golünü saymayan İspanyol İbanez,
Hagi'yi de oyundan attı. Ama Capone galibiyeti ilân etti,"
deniyor.
Görüldüğü gibi, sorunlar
buradan başlıyor. "10 kişilik Galatasaray"ın
maç kazandığını ileri sürebilmek için
herhalde bu takımın maçın büyük bölümünü
bir kişi eksik oynamış olması gerekir. Oysa
Hagi 70. Dakikada atıldı. Yani Galatasaray sadece 20 dakika
10 kişi oynadı. Üstelik, Hagi'den iki dakika sonra
Monacolu Dabo da atıldı ve Galatasaray sadece iki dakika
eksik oynamış oldu. Uzatmaları hesaba katmayıp
maçı 90 dakika kabul edersek, bu sürenin 70 dakikasında
iki takım da tam kadroydu, iki dakika G.Saray eksik oynadı,
18 dakika da takımlar 10'ar kişi oynadılar. Bu durumda,
kahramanlık efsanesi yaratmak için Galatasaray'ın
eksik kaldığı halde maç kazandığı
izlenimi yaratmaya çalışmanın anlamı ne?
İkinci probleme gelirken, spor sayfasındaki
üstbaşlık, başlık ve spotu da hesaba katalım:
"İspanyol hakem İbanez uğraştı ama
Monaco'yu kurtaramadı ? Hakeme Rağmen ? G.Saray'ın
2-0 öne geçtiği maçta Monaco'yu hakem ateşledi.
Monaco'nun ofsayt golünü verdi; Cimbom'un golünü
saymadı. Hagi'yi attı ama Capone'yi unuttu".
Sabah gazetesi hakeme takmış ve her şeyi
onunla izah etmeye çalışıyor. Bunu anladık.
Bu durum hakkında, olsa olsa, abartıyorlar, yanlış
yorumluyorlar, haksız suçluyorlar, vs. diyebiliriz. Ama
Sabah alenen yanlış ("yalan" da diyebilirdik)
bilgi veriyor.
Monaco'nun herhangi bir golü ofsayt değil,
bu konuda yapılmış bir tartışma falan da
yok.
Sabah, hakemin yaptığı haksızlıklar
arasına Hagi'yi oyundan atışını da katıyor;
bu konuda da herhangi bir tartışma yok, Hagi'nin gayet
yerinde bir kararla atıldığına kimsenin itirazı
yok. Kasıtlı dirsek attı, sarı kartı vardı,
atıldı.
"Monaco'yu hakem ateşledi" yargısını
haklı çıkarabilecek herhangi bir olay geçmedi
maçta. Konuk takım, maçın başında
ve ikinci yarının başında ve ortalarında
canlandı, gerçekten. Bunun hakemle ilişkisini kurmayı
haklı gösterecek herhangi bir bağlantı yok.
Ayrıca, yine Sabah'ın aynı sayfasının dibine
bakılırsa, Monaco'yu ateşleyen ateşleyene: "Hagi,
bu sezonki ilk Avrupa Kupası maçının 51. dakikasında
Giuly'ye kaptırdığı topla Monaco'nun ilk golüne
yolaçarak rakibi ateşleyen isim oldu."
Sabah'ın haber metnindeki şu ifadeler
de ilginç: "Capone'nin Giuly'ye ceza alanında yaptığı
harekete İbanez penaltı dedi". Bu, TV spikerlerinin
de sık sık başvurduğu, klasik, "sinsi yorum"
tarzı. "Hakem penaltı dedi" ile "hakem
penaltıyı verdi" arasındaki fark sadece bir
söyleyiş farkı değil. İlki, hakemin yargısına
katılmadığımızı, onu doğru bulmadığımızı
ifade etmenin bir şekli.
Sabah, ne pahasına olursa olsun "hakeme
rağmen" efsanesini geliştirmeye kararlı olduğu
için, bakın Monacolu futbolcunun oyundan atılışını
nasıl bir cümleyle aktarıyor: "Dakika 72'de
Dabo kırmızı kart gördü." O ana kadar
hakemin her hareketi, İbanez'in özne olarak yeraldığı
cümlelerle anlatılırken, "verdi, yaptı,
etti" denirken, Monacolu futbolcuya kırmızı
kartı kimin gösterdiği neredeyse gizleniyor. Bu söyleyiş
numaralarıyla, imâlar ve sinsi yorumlarla yaratılan
hava, uzun vadede futbolseverin atgözlüklü bir kimse
olmasına yolaçıyor.
Sabah'ın G.Saray-Monaco maçını
verişi tam bir yanlış/çarpık bilgilendirme
örneği. Eğer bu tutum, fırsattan faydalanıp
Galatasaray seyircisine hoş görünmek için yapılıyorsa,
bu da gereksiz. Çünkü hem maç hakkında
doğru bir izlenim aktarmak hem de Galatasaray takımı
ve taraftarıyla duygudaşlıktan uzak olunmadığını
göstermek hiç de zor değil. Çünkü
maç kazanılmış!
Bakın Milliyet duygudaşlıkla gerçekçiliği
nasıl ustalıkla kaynaştırmış:
Spor sayfasının manşeti: "İnat,
ısrar, zafer". Birinci spot: "Mükemmel başladı,
çabuk şımardı. İki farkı yakaladıktan
sonra oyun disiplininden uzaklaştı. Nefis bir gol atan
Hagi, yaptığı hatalarla takımını zor
durumda bıraktı." İkinci spot: "Monaco
üstüste attığı gollerle beraberliği
yakaladı. Bir anlık şoktan sıyrılan G.Saray
saldırdı. Sürekli galibiyeti kovaladı, bir golü
sayılmadı. Gitmek üzere olan maçı kurtardı."
İşte bu kadar. (13
Eylül 2000)
SAYFA BAŞI
Kaç
dakika, allahaşkına?
1,5 mu, 2 mi, 3 mü, 4 mü, 5 mi?
Galatasaray-Sturm Graz maçı sürerken,
Monaco ile Glasgow Rangers'ın 2-2 berabere kaldığı
haberi geldi. İstanbul'daki maç da 2-2'ydi, bu durumda
hem Galatasaray hem Sturm Graz Şampiyonlar Ligi'nde ikinci
tura yükseliyordu. Sturm Grazlı futbolcular topu kendi
aralarında dolaştırmaya başladı. Galatasaraylılar
da onları seyretmeye. Maçın son ??? dakikasını
takımlar bu şekilde "yedi" ve her ikisi de emeline
ulaştı. Soru şu: Maçın son kaç dakikası
bu şekilde yendi? İşte 8 Kasım 2000 tarihli
gazetelerimizin bu soruya verdiği cevaplar. (Cevabın,
saatle, kronometreyle ölçülebilir bir zaman aralığı
olduğunu hatırlatalım.)
Hürriyet
46. sayfadaki haber: "son üç dakika"
Turgay Şeren'in yazısı: "son beş dakika"
Cumhuriyet
Deniz Derinsu'nun "notlar"ının başlığı:
"son dört dakika".
Deniz Derinsu'nun "notlar"ı: "son üç
dakika".
Milliyet
Arka sayfadaki haber: "son üç dakika"
36. sayfadaki haber: "son beş dakika"
Doğan Koloğlu'nun yazısı: "son üç
dakika"
Halil Özer'in yazısı: "son dört dakika"
Tankut Antikacıoğlu'nun yazısı: "son beş
dakika"
Sabah
39. sayfadaki haber: "son iki dakika"
Star
35. sayfadaki haber: "son 1,5 dakika"
Yeni Binyıl
26. sayfadaki haber: "son üç dakika"
Ahmet Çakır'ın yazısı: "son beş
dakika"
Zaman ve Yeni
Şafak gazetelerine göre ise böyle bir olay
geçmemişti veya bahsedilmeye değer değildi.
(8 Kasım 2000)
SAYFA BAŞI
Futbol basını
haberde yine mağlup
Hatırlayacaksınız, Galatasaray'ın
Paris St. Germain ile oynayacağı Şampiyonlar Ligi
maçından önce sarı-kırmızılı
futbolcular topluca tavır alarak kampı terk ettiler.
Bu olay hakkında futbol basınında
çıkanları kolayca özetlemek mümkün:
1. Sebep, futbolcuların taksitlerini alamamalarıydı;
bunu protesto ettiler.
2. Ardarda gelen maçlar ve kamplardan ötürü
yorulmuşlar, sinirleri gerilmişti, üstüne paralarını
vaktinde alamamaları da gelince...
3. Sebepler aşağı yukarı bunlardı,
futbolcuları Hagi kışkırtmıştı.
4. Sebepler aşağı yukarı bunlardı,
isyanı Jardel'in eşi kışkırtmıştı.
5. İsyanı "bazı futbolcular"
kışkırtmıştı. Bunlar genellikle takımın
"eskileri"ydi. Aralarında Suat ve Okan vardı.
Yönetim bunları mimlemişti.
Futbol âleminde pek sık rastlanmayan,
bu kadar çarpıcı bir olay üstüne futbol
basınından öğrenebildiklerimiz bunlardı.
Zaten tek tek de dişe dokunur bir bilgi içermiyorlardı,
hepsi biraraya gelince olayı bizler için bütünüyle
anlaşılmaz kılıyorlardı.
Ancak genel olarak, taksitlerin zamanında
ödenmemesinden kaynaklanan bir sorun olduğunu -hiç
değilse- düşünebilirdik bu haberleri okuyunca.
www.krampon.com'da Ali Murat Vural'ın sorularını
cevaplayan Galatasaray Kulübü Asbaşkanı Mehmet
Cansun, "isyan" olayını şöyle açıkladı:
"Nedir bu son günlerde yaşanan kriz?
"Olay öyle abartılacak bir düzeyde
değil. Galatasaray, ülkemiz gibi son günlerdeki ekonomik
kriz yüzünden sıkıntılı bir dönem
yaşıyor. Böyle günler daha önce de yaşanmıştı.
"Bu kriz futbolcuları çok mu etkiledi?
"Ben futbolcular için haksız ifadesi
kullanmıyorum, çünkü onlar da bu piyasanın
içindeler. Futbolcularımız bize, repo ve faizin başını
alıp yürüdüğünü, kendilerinin
de bundan yararlanmak için paraya ihtiyaçları olduğunu
söylediler. Bu yüzden bizden primlerin hemen ödenmesini
talip ettiler. Konu budur.
"Ne kadar ödemeniz gerekiyor?
"Bizim futbolculara 917 bin dolar borcumuz
var. Borç büyük değil, ama sıkıntıdayız.
Ülkenin şartları ortada. Yaşadığımız
bugünlerde bu parayı bulmak o kadar kolay değil.
"Galatasaray'da daha önce de böyle
sorunlar yaşanmıştı, ama futbolcular hiç
bu kadar isyan etmemişti.
"Basına isyan şeklinde yansıtılan
bu olay sanıldığı gibi değil. Biz de ilk
önce böyle diye Florya'ya gittik. Futbolcular bize, 'biz
para yüzünden böyle bir şey yapmıyoruz.
Kampın uzun olmasını istemiyoruz. Üç günlük
kamp fazla. Evimizde daha iyi motive oluruz' dediler. Olay biraz
fazla abartıldı."
Futbol basınının yazdıklarının
üstüne Cansun'un söylediklerini de ekleyince, tabiî
ki doğru dürüst, güvenilir haber alamadığımız
için akıl yürüterek, üç aşağı
beş yukarı bir fikir sahibi olabiliyoruz, olay hakkında.
Ancak!.. Pazar gecesi Star'ın "Telegol"üne
konuk olan Galatasaray Kulübü Başkanı Faruk
Süren'in dediklerini de dikkate alacaksak, dünyamız
yine kararacak. Süren'in bu programda söylediği,
12 Aralık'ta Sabah gazetesinin alıp bir muhabir imzasıyla,
kendi haberiymiş gibi yaparak kullandığı sözlere
göre, futbolcuları Galatasaray yönetimine muhalefet
eden "birileri" kışkırtmıştı.
"Perde arkasında provokatörler" vardı anlayacağınız.
"Birileri", futbolculara, "100 milyon dolarla geliyoruz,
siz bu yönetimden kurtulun," demişlerdi.
Futbolla yatıp kalkılan, somut olarak,
gazetelerin her gün ortalama 3-4 sayfayı futbola ayırdığı
bir ülkede, günlerce manşetlerden inmemesi gereken
bir haber sözkonusu burada. Süren doğru söylüyorsa
yerin yerinden oynaması gerekir. Futbol gazetecileri olayın
peşine düşmüş, ilgili herkesle konuşmaya
çalışıyor olmalı...
Hayır tabiî ki. Kimisi olayı unuttu
bile. Meselâ dün (12 Aralık'ta) Hürriyet'te
bu konuda tek satır yoktu; futbolculara primlerin ödendiğine
dair tek sütunluk bir haber vardı. Sabah, belirttiğimiz
gibi, Süren'in televizyondaki sözlerini alıp sözümona
kendi haberiymiş gibi sunmuştu. Yanında da, yukarıda
(krampon.com'dan) başka türlü açıklamalarını
okuduğumuz Mehmet Cansun'un şu sözleri yeralıyordu:
"Faruk Süren bu açıklamayı yapıyorsa
bir bildiği vardır. İddialar çok ciddî
ve ürkütücü."
Nasıl yani? Cansun Süren'le bu "iddialar"
hakkında hiç görüşmemişti. Kendisi
hiçbir şey bilmiyordu ve bu sözleri "Sabah'tan"
öğrenince "çok ciddî ve ürkütücü"
bulmuştu, öyle mi?
Bu ne gayrıciddîliktir...
Meseleyi azıcık ciddiye alan Milliyet
gazetesindeki "Süren camiayı salladı" başlıklı
haber, futbol basının maçtaki tek golü. Bu haberden
öğrenebildiğimiz ayrıntılar da şunlar:
Öteki yöneticiler Süren'in "100 milyon dolarla
geliyoruz diyen birileri" iddiasına ilişkin olarak
"sessiz kalmışlar". Süren'in Selahattin
Beyazıt'ı kastettiği "ileri sürülmüş".
Selahattin Beyazıt'ın oğlu Murat Beyazıt, ne
babasının ne kendisinin "böyle bir olaya tenezzül
edeceğini" söylemiş. Yani Milliyet en azından
Murat Beyazıt'la görüşmüş. Yalnız,
bu haberin de sayfanın ortalarında, minik değilse
de küçük bir haber olduğunu belirtelim.
Evet, bir defa daha: Futbol basını,
"yorum" yapmaya, ahkâm kesmeye gelince muhteşemdir.
İş haber almaya ve vermeye gelince, kulüplerle, futbol
adamlarıyla içli dışlı ilişkisinin
neye yaradığı anlaşılmaz hale gelir.
(12 Aralık 2000)
SAYFA
BAŞI
|