|
Türk usûlü
yapmayınca oldu
Yaygarasız
yayınlanınca daha güzel oldu
Köşeyazarlarından
seçmeler
Başlıklardan
seçmeler
"Türk'ün zaferi":
Türk usûlü yapmayınca oldu
Galatasaray'ın başarısının yolaçtığı
sevinci yaşamaya devam edelim, tamam, ama bu arada, şu soru üstüne
de azıcık düşünmeye başlamalıyız: Nasıl oluyor da futbolda böyle
bir düzeyde başarılı olabiliyoruz?
Olabiliyo"ruz" derken, Galatasaray
futbol takımının başarısını "Türk'ün zaferi" haline getirme
saçmalığına kapıldığımı düşünmeyin. Ama şurası da gözardı edilemez
ki, ortada, bu memlekette yetişmiş, burada futbol oynayan, çalışan,
çalıştıran insanlar var ve bu bir grup insan, sadece Arsenal'e dört
penaltı atmaktan ibaret olmayan bir performansı uzun süredir gösteriyor.
Toplumumuzdan bir grup insanın kazandığı bir başarı, sözkonusu olan.
Bu
başarı karşısında, düşünme zahmetine giren pek çoğumuzun gösterdiği
ilk refleks, başarının kazanıldığı alanı hayatın başka alanlarıyla
kıyaslamak oluyor. Demokrasi, insan hakları, ekonomi, kültür, sanat
vs... futbolda bütün bu alanlardaki performansımızı kat kat geride
bırakabiliyoruz, nasıl bırakabiliyoruz? Neden?
Benden önce davranarak Yeni Şafak'ta bu soruyu ortaya
atan Yusuf Ziya Cömert, "futboldan anlamam ama" kaydını
koyduktan sonra, bu soruya gerçekten ilk elde verilmesi gereken
bir cevabı veriyordu: "Bürokraside, siyasette, ticarette yapabildiğimiz
bazı şeyleri futbolda yapamıyoruz. Fatih Terim, Hakan Şükür'ü takımdan
kesip ... amcasının oğlunu Galatasaray'a santrfor yapamıyor. Hiçbir
milletvekili ya da 'üst düzey yetkili' Fatih Terim'e 'Yahu şu çocuk
bizden, Hakan'ı çıkart da onu takıma al' diyemiyor... Faruk Süren,
Fatih Terim yerine eniştesini ya da kendi köyünün muhtarını Galatasaray'ın
başına getirseydi, Galatasaray UEFA Kupası'nı alamazdı."
Bu, bilinen çalışma ve davranış mantığımızı ve alışkanlıklarımızı
futbol alanında değiştirmiş olmamız anlamına geliyor. Gerçekten
böyle mi?
Hiç tereddüt etmeksizin cevaplıyorum: Evet.
Futbolla sosyolojik veya siyasî amaçlarla değil,
bu oyunu sevdiği için ilgilenen, bu arada işin hem oyun olarak incelikleri
hem Türkiye'deki gelişme yönü hem de sahanın dışındaki kısmı üstüne
kafa yoran az sayıda insanın Galatasaray'ın başarısını bir sürpriz
olarak karşılamadığından eminim. Yıllardır 'geliyorum' diyen bir
başarıdır bu.
Galatasaray maçı sonrası geyikleri arasında, sarı-kırmızılıların
Barcelona veya Manchester United ile kaç defa oynadığından sözediyorduk.
Cimbom yenmiş, yenilmiş, berabere kalmış... Sırf bu sezon 17 maç...
Sonuçlara baktığınızda, ortada yıllara yayılmış bir tecrübe var;
üstelik başarıyla dolu.
Türkiye futbolundaki değişime bir tarih düşürmek
kolay değil. Ama Jupp Derwall'in gelişi, Mustafa Denizli'nin, bazen
içi boş kalsa da "kendine güven"in (futbol âlemine yerleşen
terimlerle "motivasyon" ve "inanma") önemini
hem keşfetmesi hem futbolculara aktarabilmesi, Piontek-Fatih Terim
ikilisinin birarada geçirdiği dönem, bu tarihin önemli unsurları
olarak sayılmalı. Gordon Milne'li Beşiktaş ile "takım oyunu"nun
başlıbaşına bir etken olarak kavranışı, Türkiye'ye gelen yabancı
futbolcu kalitesindeki artış, yıldızların yanısıra "görev adamı"
karakterli ıngilizlerin, Almanların ligde kendilerine yer açışı,
bu arada elbette öncelikle Gençlerbirliği, ardından Gaziantepspor
ve başkalarının "ıçüncü Dünyacılığı" sayesinde Afrika'dan
gelen enerji takviyesi, belki bunlar kadar görünmeyen ama bunlardan
daha önemli bir etken olarak, bambaşka bir disiplinle, çalışma ve
oyun anlayışı ile yetişen Almanya doğumlu Türk gençlerinin yeşil
sahalarımıza yayılması... hepsinden sözedilmeli.
Türkiye futbolundaki değişimin, nedense, benim gözümdeki
simgesi Macaristan'daki 2-2'lik maçtı. 2-0 yenik durumdan eşitliğin
sağlandığı bu maçta artık, sahaya zaten kaybedeceğini bilerek çıkan,
bir gol yeyince derhal kadere razı olma havasına girerek yenilerini
davet eden Türk futbolcusu tipinin tarihe karışmakta olduğundan
şüphem kalmamıştı.
Maçın gidişatından bağımsız olarak, sahaya belli
bir görevle çıkan, her şart altında bu görevi yerine getirmeye çalışan,
gücünü de bu görev için yeterli olacak düzeye çıkarmak amacıyla
çalışmaktan kaçınmayan bu yeni futbolcunun simgesi hiç tartışmasız,
Hakan Şükür'dür. Haksız ve anlaşılmaz bir şekilde zaman zaman futbolundan
şüphe edilen Hakan üzerine konuşanlara bakın: Futbol oynamış, oynayan,
oyunun zorluklarını ve önceliklerini sahiden bilen herkesin ondan
hayranlıkla sözettiğini, sadece top neredeyse oranın görüldüğü TV
çağı futbolseverlerininse Hakan'ın hakkını vermediğini tesbit edersiniz.
ıkinci gruptakiler, Hakan'ın beceriksizce kaçırdığı gollerden sözedecekler,
ilk gruptakilerse, bir vakitlerin "koskoca" Hollanda'sının,
sırf Hakan'in tükenmek bilmeyen presi ve her an rakip savunmayı
meşgûl edişi yüzünden oyun düzeni değiştirip Rejkaard'ı geri çektiğini
hatırlatacaklardır.
Ancak böyle bir Hakan'ın, Uğur'suz (Tütüneker),
İlyas'sız, Erol'suz, Tayfun'suz bir toprakta "yetişemeyeceğini",
Derwall-Piontek-Milne havalarının esmediği bir alanda, yetişse bile
solup gideceğini belirtmeliyiz.
Konu, anlaşılacağı üzre, bir "yıldız futbolcu"
meselesi değil. Çünkü, bilinen, alışılan anlamıyla Hakan asla bir
yıldız değildir. Top tekniği (özellikle ceza sahası dışında) bakımından
Sergen'le, Ayhan'la, Tarık'la, inisiyatif ve takımını yönlendirme
bakımından Oğuz'la, Şifo Mehmet'le, Metin Diyadin'le kıyaslanamaz
bile, "gol koklama" bakımından, "öldürücü içgüdü"
denen şeye, meselâ Tanju gibi, sahip değildir. Hakan ismi, futbol
gibi akışıher an değişebilen, ihtimal zenginliği sınırsız bir oyunda
baştan kurulabileceği kadarıyla bir "sistem"in, belirlenebileceği
kadarıyla "işlev"in, tanımlanabileceği kadarıyla "görev"in,
sorumluluk duygusunun ve tabiî ki azim ve mücadelenin ifadesidir.
Hakan, Galatasaray'ın gollerinin çoğunu atar, ama
aslında rolü takımın "golcü"sü olmak değildir. Hiç gol
atmadan, gol pası da vermeden beş yıldızlık oynaması mümkündür.
Çünkü takım oyunu içinde ona biçilen rol buna elverir. ışte bu incelikli
yapı da Fatih Terim'in "takım oyunu" kavramına içeriğini
hakkınca verdiğini gösterir.
Fatih Terim, şüphesiz, bir yazının bir-iki paragrafına
sıkıştırılabilecek konu değil. Fatih'in "özelliği"nin
ne olduğunu iyi anlamanın herkese çok faydası olacak. Fatih, başka
alanlarda kuramadığımız, bir tek futbolda bize nasip olan bir Doğu-Batı
sentezidir, deyip geçiyorum. Uygun bir fırsatta özel olarak Fatih
üzerine sohbet ederiz.
İşe azıcık duygularımı da karıştırarak sözü Bülent'e
getireceğim. Galatasaray'ın zaferine en çok Bülent adına sevindim.
Çünkü güzide ve elit kulübümüz, bu emektar futbolcusunu resmen sokağa
atmaya kalkmıştı. Bülent'e "ne yaparsan yap, nereye gidersen
git" denmişti. "Zaten Popescu var"dı, Bülent'in "zaten
yaşı geçmiş"ti, vesaire... Bülent bir yere de gidemedi. Uzun
süre yedek oturdu.
Galatasaraylı taraftarların elit ve şımarık kesimi,
zaman zaman onun hatası sonucu yenen gollerden ötürü Bülent ile
alay etmeye zaten hep eğilimliydi, yedeğe düşünce "neyse, kurtulduk
şundan" havasına girdiler. Eğer çalışıp didinip takıma girebilecek
performansa ulaşamasaydı belki de onu bir daha hatırlamayacaklardı
bile.
Ama Fatih Terim böyle davranmadı. Bülent'e, o takıma
girebileceği ihtimalini öyle bir kavratmış olmalı ki, gerçekten
de pek genç sayılmayacak bu futbolcu ısrarla kendini diri tuttu,
hattâ geliştirdi.
Bülent, futbolda olmazsa olmaz bir etkenin vücut
bulmasıdır: Yeteneğinin yetmediği yerde azimle, mücadele gücüyle
açığını kapayacaksın. Herkes yıldız doğmaz. Bülent, sadece doğuştan
yetenekli veya yıldız olanların değil, amacını bilen, bu amaç için
ter dökmesi gerektiğini bilen, çalışmaya üşenmeyen, yaşantısını
saran ve boğabilecek olan bir katı nesnelliğe direnmeye çalışan
herkesin başarılı olabileceği ihtimalinin vücut bulmasıdır.
Şimdi bir hayalimi aktarayım:
Bu başarıdaki katkıları büyük ölçüde "gölge
etmemek"ten ibaret olan Galatasaray yöneticileri, ellerinde
puroları, yüzlerinde o yapay gülümsemelerle Bülent'ten özür diliyorlar.
Ve Fatih ikisini üçünü oyundan alıp yerlerine başkalarını sahaya
sürüyor.
Bunun ardına da, en çok sevdiğim ve hâlâ oynamaya
çalıştığım bu oyunun günümüzdeki konumuyla ilgili derdimi takayım:
Futbolun gerçekte futbolcuların ve teknik adamların yaptığı bir
iş olduğunu, hattâ maç başladıktan sonra teknik adamın rolünün de
çoğu durumda ikincil kalabildiğini Galatasaray-Arsenal karşılaşması
da gösteremediyse başka ne gösterir? Yani: Futbol, Bülent, Hakan
ve Fatih'tir, o ilk penaltıyı soğukkanlılıkla atabilen Ergün ve
atamayan yıldız Suker'dir. Yapay gülümsemeler eşliğinde acımasızca
uygulanan bir alıp-satma, hükmetme kudreti, kravatlar, ceketler,
purolar, devletle ne idüğü belirsiz ilişkiler vesaire değil. Yönetici
olarak en fazla ne yaparsınız? Teknik adamınız "Suker'i istiyorum"
der, alırsınız ve parasını sektirmeden ödersiniz. Ama Suker penaltıyı
kaçırır.
Futbol oyunu açısından yöneticinin kıymet-i harbiyesi
bu kadardır.
Teknik adamınkiyse, asıl olarak maç başlayana kadardır.
Bunu anlamak için, takımını zafere götüren Fatih açısından değil,
sahaya Bergkamp'ı, Overmars'ı, Suker'i sürebilen, buna rağmen kaybeden
Arsenalli meslektaşı açısından bakarak düşünülmeli. Teknik adam,
taktik veya oyuncu değiştirerek maçın gidişatını etkilemeye çalışır.
Bazen bunu başarır da. Ama asıl rolünü maçlar arasında oynar. Fatih
Terim'in asıl bu rolü çok iyi oynadığına şüphe yok.
Baştaki mevzua dönersek: Her işi yaparken bize kılavuzluk
eden lâkayıtlık, umursamazlık, dirençsizlik, özensizlik gibi rehberleri
Galatasaray futbol takımının hayatından kovabildiği için Fatih,
başka alanlarda değil ama futbolda başarılı olmamızı sağlayan insanlardandır.
Bugün "Türk'ün zaferi"ni "milletimize" hediye
eden Galatasaraylı futbolcular da, Türk usûlü çalışma anlayışını
terk edebildikleri için başarılı oldular.
SAYFA
BAŞI
Yaygarasız
yayınlanınca daha güzel oldu
Bizim takımların alıştığı temponun bir buçuk katıyla
oynayan, denk getirdiler mi bileğe, kaval kemiğine vs. en küçük
tekme imkânını kaçırmayan Arsenal'e karşı Galatasaray'ın elde ettiği
büyük başarının yanında maçın nasıl nakledildiğinden mutlaka sözedilmeli.
Şimdiye kadar, Türk takımlarının yabancılarla çok daha önemsiz maçları,
bol gırtlak yırtmacalı hamaset yaygaralarına dönüştürülüyor, kazansak
kazandığımıza pişman oluyorduk.
Kopenhag'daki UEFA Kupası Finali, bir Türk takımının
bugüne kadar kazandığı en büyük başarı olmasının yanısıra, çevresini
saran aşırı gerilimli ve yüklü atmosfere rağmen efendi gibi anlatılan
bir maç olarak da tarihe geçecek.
Maç yayını boyunca tartışılabilecek tek durum,
yorumcu Ömer ıründül'ün, Hagi'nin sahadan atılmasını haksız buluşuydu.
Elbette tartışmaya açık olan bu pozisyonda hakem, Hagi'nin yaşına
başına ve futbol âlemindeki yerine saygısından, Romen futbolcunun
Adams'ı çekiştirmesine epeyce göz yumduktan sonra, Hagi bizim ligde
alıştığı hem suçlu hem güçlü tavrını uluslararası alanda da sürdürmeye
kalkıştığı için kırmızı kart göstermişti.
Sadece bu noktaya takılabilecek olmamız ne büyük
lüks! Maç yayınında kulak kirlenmesine yolaçacak herhangi bir işgüzarlık
bulunmadığı için takılabiliyoruz buna.Öncelikle, maç boyunca millî
duygu kaşımaya, hakeme veya rakibe dayanaksız ve çocukça isyanlarda
bulunmaya tenezzül etmediği için, sahada oynanan futbolla ilgilendiği
ve Galatasaray'ı överken takımın sahiden hak ettiği takdir sözlerinin
ötesine geçmediği için maçın spikeri TRT programcısı Levent Özçelik'e
takdirlerimizi sunmalıyız.
Özçelik'in takdiri hak ettiği ikinci konu, maç
biter bitmez başladığı, "n'olur sevincimiz başkalarının acısına
yolaçmasın" anonslarıydı. Özçelik ve arkadaşları, TRT'de yıllardır,
maçlardan sonra sergilenen güya sevinç, aslında vahşet gösterileriyle
uğraşıyorlar. Trabzon'da serseri kurşunlarla vurulup ölen bir masum
insan için hazırladıkları dramatik klip hâlâ hatırlarımızda.
Başkalarının iş çok sarpa sardığında lütfen birkaç
laf ve iki konuk konuşturup geçiştirdikleri bu çok önemli soruna
gösterdikleri ilgi nedeniyle TRT spor servisi elemanları zaten tebriki
hak ediyorlar. Ama, çarşamba gecesindeki gibi bir millî galeyan
ortamında, zafere kavuşulduğu andan başlayarak üstüste yedi-sekiz
defa "silah atmayalım", "doğru dürüst sevinelim",
"sevineceğiz diye başkalarını yasa boğmayalım" anonsları
yapmak; o anda bunu en önemli şey saymak, sahiden örnek bir tavırdı.
UEFA Kupası kadar kocaman olmasa da bir kupa vermeliyiz Özçelik'e.
Takdiri hak eden yalnız Özçelik değil elbette. Aynı zamanda TRT
de, Galatasaray'ın önceki maçlarında Cine-5'in yaptığı gibi, maç
biter bitmez reklamı dayamadığı, maç ertesinde kendini oradaki akışa
tâbî kılarak yayını sürdürdüğü için kutlanmalı. Zaten kafa şişirmeyen,
insanı aptala çevirmeyen yayınlar son yıllarda hep TRT'den yapılıyor.
Azıcık "temizlik" isteyenin TRT'ye muhtaç kalması gibi
bir gariplik üzerine özel kanalların yöneticileri zihin yormalıydı
aslında. Ama zihinlerinin nelerle ne kadar dolu olduğunu biliyoruz,
onlardan bunu bekleyemeyiz.Maç gecesi özel kanalları yeterince izleyemedik.
Çünkü Medyakronik'in futbolseverleri de kendilerinde maçı ve sonrasını
keyifle izleme hakkı gördüler. Bu yüzden, "asıl mal"ı
kaçırmış TV kanallarının orijinallik olsun diye yapmaya kalkıştıkları
komikliklerden fazla bahsedemiyoruz. Ama Ali Kırca ile Şişli Belediye
Başkanı Mustafa Sarıgül'ün karşılıklı geçip "baba, pek kıyak
oldu yaa" muhabbetinin kibar versiyonunu yapışları, başka zaman
olsa, izlenmeye değerdi. Ne âlemi vardı, anlamamız mümkün olmadı.
Seçim çevresine kıyak çekmekten bir nebze farklı olmayan güdülerle
Kopenhag'a doluşan siyasetçilerimizin ettikleri büyük lafları da
ihmal etmemeliydik aslında. Fakat soluk kesen futbol, hakkıyla kazanılmış
bir ilk büyük zafer, Galatasaraylı futbolcuların siyasetçiler ve
medyacılardan çok daha olgun ve alçakgönüllü tavırları... ilgimizi
bunlara hasrettik.
Galatasaray'ın UEFA Kupası zaferi, yayıncılık anlayışı
açısından öğretici bir tecrübeydi. Eğer medya âlemimizde öğrenme
ve tecrübe kavramlarının herhangi bir anlamı olsaydı, çok işe yarayacaktı.
Olmazsa olmaz sandıkları hırçın ve yaygaracı üslûpla, maç seyretmeyi
bizler için işkence haline getirenler buna hiç lüzum olmadığını
kavrayıverirlerdi meselâ. Bu ihtimal zayıf tabiî. Bari Hakan Şükür'e
burun kıvırmakta, onun işe yaramaz bir futbolcu olduğunu tekrarlamakta,
Italya'ya gittiğinde "Şükür, gitti!" diye başlıklar atmakta
sakınca görmeyenler; yılların emektarı Bülent'i alenen sokağa atmaya
kalkışanlar; futbol için ideal bir Doğu-Batı sentezi olan Fatih
Terim'in futbol adamlığını tartışmaya kalkanlar şu ulaşılan sonuçtan
öğrenebileceklerini öğrenseler...
Galatasaray'a, TRT'ye ve Levent Özçelik'e tekrar
tebrikler.
SAYFA BAŞI
Köşelerde
Cimbom'un zaferi
18 MAYIS
PERŞEMBE
"Bugün ne yazsak -Galatasaray
dışında- hiç bir şey okunmaz."
Rauf Tamer, Sabah
HÜRRİYET
Ertuğrul
Özkök: "Bu yeni Türkler de fazla oluyor.",
"Aydın
olmayı, ülkesini insafsızca eleştirmekle eşanlamlı gören, toplumun
siyaset dışındaki alanlara ilgisini küçümseyen, hatta sarakaya alan
bu kapkara hım hım zihniyete artık kırmızı kart gösteriyor. Evet
yeni Türkler, artık bu ülkede iktidarı ele alıyor."
Bekir Coşkun:
"Nasıl bağırdım?"
"Karım 'öyle ah-of deme. Sana bir şey oldu sanıyorlar'
dedi. Zaten ben de 'Bana bir şey mi oldu' diye düşünüyordum. Ama
demin 'vur' dediğimde de bağırdıydılar. Öyle dersen tabii bağırırlar.
Hırsız, mırsız geldi de 'vur' diyorsun sanmışlardır..." Ben
de kelime söylemeden bağırırım. Dakika 70, Capone'nin şutu, bağırmam
kelimesiz: "Guurrgghhhh...."
Emin Çölaşan:
"Çifte bayram"
"Eğer Avrupa Birliği'ne sadece futbolla giriliyor olsaydı,
bizi derhal üye yapmaları gerekecekti. ışin bizi üzen tek yanı,
ıngiltere'den kalkıp taa ıstanbul'a ve daha sonra Kopenhag'a gelme
gelme zahmetine katlanan saygıdeğer holigan kardeşlerimizi hayal
kırıklığına uğratmış olmamız. (...) Hep söylüyorum, bu Avrupa Birliği
ülkeleri bize yaşatılan terörün binde birini yaşasalardı göçüp giderlerdi.
Onları hiç bir güç ayakta tutamazdı. Bunlar kağıttan kaplanlardır."
Fatih Altaylı:
"Kabzımalca yorumlara Galatasaray tokadı!"
"'Süper yorumcu' Erman Toroğlu, Taffarel için de geldiği
günden bu yana 'Kötü kaleci, gereksiz transfer' yorumları yapıyordu.
Toroğlu her zamanki gibi sınıfta kaldı. Eğer Erman Toroğlu, gerçek
işi kabzımallıkta da spor yorumlarında olduğu kadar başarılıysa,
bu adamdan meyve sebze de alınmaz. Çürük çarık ne varsa doldurur."
Tufan Türenç:
"Galatasaray'ı bir ders gibi çalışalım."
"Leeds'i eledikten sonra Türkiye'ye dönerken Fatih Terim'in
hedefi bu kupanın ötesine uzanmıştı. Uçaktaki söyleşimizde belli
etmedi ama ben uzun yılların meslek yetisi ile hedefinin Süper Kupa
olduğunu teşhis ettim."
ZAMAN
Tamer Korkmaz:
"GS, o mâlûm tezahüratı da tarihe gömdü"
"İşte,
UEFA Kupası'nı kazanarak Türk futbol tarihinin en büyük başarısını
yakalayan G.saray, sözünü ettiğim tezahüratı ("Avrupa Avrupa
duy sesimizi!") da çöpe attı."
YENİ BİNYIL
Okay Gönensin:
"Sınıfsız, imtiyazsız"
"Galatasaray'ın zaferi, her inançtan, her kökenden, her
sınıftan insanın ortak kıvancı oldu. Azla yetinmek 'bunu başaramayız'
şartlanmışlığı içinde olmak bu zaferle geçersiz kılındı."
Vivet Kanetti:
"Avrupa'nın en iyisi"
"Dün Arsenal'in Fransız antrenörü Wenger'in Galatasaray
oyununa "Asyalı" deyişinde, bir sırrı, özgün bir noktayı
çözememenin verdiği rahatsızlığı, korkuyu, kompleksi okuyabiliyorduk...
Wenger korkmakta haklı çıktı... Kupa elden gitmişti ki o, Terim'in
sırrını hala çözememişti. Terim'e Türk futboluyla ilgili verdiği
özgün imaj için de helal."
Ali Bayramoğlu:
"Galatasaray mucizesi"
"Keyiften uyuyamadım. Galatasaray'ın olağanüstü başarısını
TV başında paylaşma arzusundan uyuyamadım."
RADİKAL
Haluk Şahin:
"Çağımızın kahramanları"
"New York'un JFK Havaalanı'nda indiğimizde maçın sonlarının
yaklaştığını, durumun 0-0 olduğunu öğrendik. Bavulları alırken Hagi
oyundan atıldı. Dışarı çıktığımızda golsüz eşitlik bozulmamıştı.
Bizi Manhattan'a götüren limuzinde sonuç geldi: Galatasaray imkansız
görünen şeyi yapmış, UEFA Kupası'nı kazanmıştı!"
POSTA
Yazgülü Aydoğan:
"Pembe yazı"
"Yalnız o dördüncü penaltıdan sonra bütün ıstanbul'da havai
fişekler atılmaya ve vapur düdükleri çalmaya başladı ya, gözümü
karartıp pencereye yaklaştım, bayram bize yakışıyor, deniz bile
aydınlanmıştı fişeklerden, kırmızı kırmızı parlıyor ve bir cümbüş
ki dünya dinliyor, tüy tüy oldu dikenlerim."
Hakan Çelik:
"Kupa ve medeniyet"
Galatasaray'ın elde ettiği sonuç, hiç kuşkusuz önemli bir ulusal
gurur kaynağıdır. Ancak 'Avrupalı olma' diye özetlenen medeniyet
çizgisinde katetmemiz gereken epey yol olduğu da muhakkak.
SABAH
Zülfü Livaneli:
"Yıldızın parladığı an"
"Şimdi
sıra Türkiye'nin yıldızının parladığı bu anı ziyan etmemekte. Gelin
bu başarıları bir uygarlık projesine dönüştürelim."
Çetin Altan:
"Yüzlerce yıllık başarı açlığına Cimbom'un sunduğu kupa"
"Gördünüz mü Galatasaray'ın muhteşem zaferini... Enseyi karartmayın."
Necati Doğru:
"Yürek parayı yendi"
"Galatasaray
birinci oldu. Aslında yürek parayı yendi. Türkiye'de derin dip dalga
çalışıyor, Ahmet Necdet Sezer, Saadettin Tantan, ısmail Cem, dürüst
Ecevit, Fatih Terimler çıkartmaya devam ediyor."
Selahattin
Duman: "Fener olsa farklı yenerdi?"
"Yalan olmasın ama eve gittiğimde her tarafım ağrıyordu.
Eve gelmekten çok yolda arkamdan gelen psikopat sürücüden kurtulduğuma
memnunum. Eğer tampona bir koysaydı gösterecektim gününü... ınecektim
arabadan, ne birlik kalacaktı ne beraberlik.."
Sedat Sertoğlu:
"Kupa kimin?"
"Değerli okuyucularımız: Galatasaray tarih yazdı.. Artık
şu tek bir cümle var herkesin kabullenmesi gereken. Ne mutlu Galatasaraylıyım
diyene..."
AKŞAM
Vehbi Dinçcan:
"Şarkılar yazmak"
"Artık
dünya Galatasaray'ı, dünya Türkiye'yi konuşuyor. Biz de varız futbolda...
Seneye Galatasaray'ımızla, Beşiktaş'ımızla, Gaziantep'imizle, Antalya'mızla
ve Fenerbahçe'mizle varız. Bir şarkısın sen Cimbom... Ömür boyu
sürecek ve hiç unutulmayacak."
Savaş Ay:
"Tanıdıklar mahallesi"
"Yanılmıyorsam Veni Vidi Viçi idi. Yanılmıyorsam. Sezar
gelip görüp yenmişti. Yanılmıyorsam. Ben sıkı bir Fenerli'ydim.
Gidip görüp yenmek ile ben biz siz gibi Fenerli'lerin bi alakası
da yoktu. (...) Galatasaray oraya gitti. Biz onları takip ettik.
Galatasaray maça çıktı. Biz onları takip ettik. Galatasaray galip
geldi. Biz onları takip ettik. "
Rasim Öztekin:
"Helal olsun"
"Bir iki çift lafım da Holiganlar'a var. Oğlum, karşınızdakiler
Danimarkalı, ısviçreli, Norveçli değiller. Türk ulan Türk!.. Öyle
iki şişe bira içip döt göstermeye gelmediler. Hele hele bayrağa,
paraya hakarete hiç gelemezler. ıstanbul'da tatsız bir ders aldınız
hala akıllanmadınız."
SAYFA
BAŞI
Başlıklarda Cimbom'un
zaferi
18 MAYIS
PERŞEMBE
Milliyet:
Canım... Onlar bar 'aslan'ı (İngilizler kahvaltıdan hemen sonra
içki masasına oturuyor. Öğleye doğru kafayı buluyor, akşama doğru
ise tam bir aslan kesiliyor)... Şan bizim, şeref bizim...
Star: Cup'tık...
Uzay takımı... Manchester Cim-Bom! (Lig, Türkiye Kupası ve UEFA'yı
da aldı, böylece Aslan, ıngilizlerin geçen yılki rekoronu kırdı)...
Gözyaşları sel gibi aktı... Ellerine 'kurban' Taffarel... Bu yüreğin
bütçesi yok...
Yeni Binyıl:
İşte Topenhag kriteri (ınsan hakları ve ekonomide değil ama futbolda
Avrupa'nın en iyisiyiz)... Tanrım, bu bir rüya olmalı...
Yeni Şafak:
Kopenhag kriterleri: Cimbom 4, Arsenal 1... Parken panteri...
Zaman:
Tarih 'Galatasaray' yazdı... Dünya alkışladı... Ülkem buna layıktı...
Gözyaşları anlatır...
Sabah:
İşte tarih böyle yazılır... Tivoli meydan muharebesi... Sana dünya
yetmez... Tüm rekorlar paramparça (Tarihte ilk kez bir Türk takımı
final oynadı. Galatasaray bir sezonda Avrupa'da 17. maçına çıktı.
Bülent, kariyerinde 60. kez Avrupa Kupası'nda oynadı)...
Ortadoğu:
17 Mayıs milli bayram ilan edilsin... Dokunmayın bana ağlamak istiyorum...
Radikal:
Cimbom tarih yazdı... Aslan, vatan sana minnettar... Tivoli meydan
savaşı... Hürriyet: Yaşayın, varolun... Kopenhag'ı fethettik...
Sevinç depremi... Tivoli meydan savaşı... Helal olsun aslanım...
Yüreğin bütçesi olmaz... Cimbom tarih yazdı...
Milli Gazete:
Seni sevmeyen ölsün...
Cumhuriyet:
Kupa Galatasaray'ın... Galatasaray tarih yazdı...
Takvim:
Türk öğün, çalış, güven, biz büyük milletiz...
Posta:
Benimsin UEFA ...
19 MAYIS
CUMA
Yeni Binyıl:
"Kıvançta da ortak", "Avrupa sesimizi duydu", "Kahramanlar döndü",
Başarıyı ateşleyen kıvılcım", "Dünya kupasından değerli"
Sabah:
"III. Viyana Zaferi", "İnanamıyorum", "Selam size kahramanlar",
"Onbinler Taksim'de", "Futbolcular sahada eşleri tribünde ağladı",
"Yeri göğü inlettik", "Hoş geldiniz aslanlar"
Yeni Şafak:
"Kahramanlar", "Aslanları bağrımıza bastık", "Dünyayı ayağa kaldırdı",
"Bu sevda bitmez", "Minnettarız"
Hürriyet:
"İşte Atam gençliğim", "Anadolu yıldızı parladı", "Tüm yurtta büyük
coşku", "Adriyatik'ten Çin Seddi'ne Cimbom", "Bu vatan, bu bayrak,
bu bayram sizin", "Galatasaray büyük marka", "Kupanın paşaları"
Akşam:
"Hoş gelişler ola", "Bu sevinç hiç bitmesin", "Atam işte gençliğin",
"Sen Allah'ın bir lütfusun", "Danimarka paşaları"
Milliyet:
"Sarı kırmızı kumaş kalmadı", "Hasat tamamlandı"
Radikal:
"Futbol bayramı", "Cimbom'la devriâlem", "Tebrikler Galatasaray",
"Terim noktayı koydu"
Zaman:
"Fatihler döndü", "Bu kalp sizi unutur mu?", "Hoşgeldiniz Aslanlar",
"Dünya da şapka çıkardı"
Cumhuriyet:
"Cimbom İstanbul'u salladı", "G.saray çağı değiştirdi", "Arsenal
sinir savaşını kaybetti"
Takvim:
"Ata'ya armağan", "Türkiye uyumuyor", "Cimbom seli", "Şarkılar Cimbom'a",
"Avrupa'yı fethettik", 8 kişilik zafer", "Danimarka paşaları", "Bu
formaları yıkamayın, çünkü bu formalar; inançla, şerefle, zaferle
ıslandılar"
Akit:
"Bu rekor zor kırılır"
SAYFA
BAŞI
|