|
Medya bizi nasıl cahil yapar? - Hızlandırılmış
kursa buyurun
12 Dev Adam, gazete okuma!
Basketbol millî takımının
başarısını hep beraber izliyoruz, oyuncular
ve teknik ekip doğru düzgün insanlar olduğu,
"işini işi yapmaktan" başka bir şey
düşünmediği için, zevkle izliyoruz, hakkıyla
maç kazandığı için sevinerek izliyoruz.
Basının "12 Dev Adam" hadisesindeki performansını
turnuva bittikten sonra geniş şekilde değerlendireceğim.
Futbol basınının olgunlaşmış kötü
özelliklerinin tercümesinden yaratılmak üzere
olan bir basket basını var geleceğimizde. Şimdilik,
7 Eylül günü gazetelerin sözleşmiş
gibi hep beraber yaptıkları işe takılalım.
Bunu kabaca, "kahramanlık efsanesi yaratma" diye
niteleyebiliriz. Sporda büyük zaferler kazanıldığında
bu tür işlerin yapılması bir yere kadar elbette
doğal. Burada tehlikeli olan, medyanın, bir defa daha,
bizi gaza getirmeye çalışırken hakikatin üstünden
silindirle geçmesi, abartmalarla, mitoslarla, bahis konusu
işin gerçekleri hakkında bizi cahil ve aptal yapması.
Üç büyük gazete, Milliyet,
Hürriyet ve Sabah'ın koca tam sayfalar ayırdıkları
gerçeküstücü faaliyetler hakkında bilgimiz
olsun önce.
Yeni Zelandalıların savaş dansı
Milliyet'ten başlayalım. "Bağıra
çağıra kazandılar - İşte zaferin
perde arkası - Vahşi motivasyon". Gazete, "Milli
takımımızı 2001 Avrupa Şampiyonası'nda
başarıya götüren, milyonların şahit
olduğu ve merakla izlediği sevgi gösterisinin altından
'vahşi motivasyon' çıktı," diyor. "Ay-yıldızlı
oyuncularımızın, özellikle maçlar kötü
gittiği zaman, molalarda ve devre aralarında birbirlerine
küfür ediyorcasına şiddetle bağırmaları,
âdetâ yumruklar gibi vurmalarının, kaybolan
ya da azalan motivasyonu yerine getirmek için uyguladıkları
öğrenildi," Milliyet'e göre.
Cümle bozuk, yine de anlaşılıyor.
Şunu da ekleyeyim: Yeni zelandalı rugby oyuncularının
maçlardan önce "Hakka" adını verdikleri
savaş danslarıyla kendilerini motive etmesine benziyormuş,
basketçilerimizin yaptıkları.
Yani ne oluyormuş:
Millî takımımızı "başarıya
götüren" bir şey var. Bu, bir "sevgi gösterisi"
türü. Bunun altında "vahşi motivasyon"
yatıyor. Yani kendisi değil, "altında"
bu yatıyor. Bu da, savaş dansı gibi bir şey.
Unutmayın, takımı "başarıya
götüren", bu.
Mirsad öyle demeseymiş...
Ama tabiî ki yalnız bu değil. Milliyet'in,
sayfanın tepesine yerleştirdiği siyah zeminli bir
çerçevede, Mirsad Türkcan'ın ağzından,
zaferimizin bir başka sırrını öğreniyoruz.
Spor basınının futbolculara normal prosedür
olarak uyguladığı "ağıza laf oturtma"
yöntemiyle imal edilmiş bu "haber"e göre,
bakın neler olmuş: "Mirsad, devre arasında yaşananları
da şöyle anlattı: '16 sayı gerideydik. Aydın
hocaya, 'Çıkalım sahaya savaşalım. Kaybedersek
de erkek gibi kaybedelim. Rezil olmayalım' dedim. Herkes süper
oynadı, kazandık."
Gördünüz mü? O sırada
Aydın Hoca, meselâ, "Hayır, erkek gibi oynamayalım,
kaybedersek rezil olarak edelim," diyormuş, Mirsad da
"Hayır!" demiş, vurmuş İbo'nun göğsüne
bir yumruk... Ve kazanmışız.
Fırçalar sayesinde...
Geçiyoruz Sabah'a. Mitos üretimine birinci
sayfasından başlayan bu gazetemize göre, devre arasında
takımı "Aydın Örs'ün fırçası
ateşledi". Gazete, hocanın Hidayet'e, Mirsad'a, Ömer'e
ve takıma attığı fırçaları ayrı
ayrı da aktarıyor. Hepsi, basketçilerimizin bilinen
özelliklerine göre ayarlanmış. Hidayet'e, "Sen
Türkiye'nin NBA'de oynayan tek adamı değil misin!"
demiş, Mirsad'a, "Daha sert oyna, gerekirse kavga et,"
demiş. Aydın Örs'ün, Mirsad'a, "Gerekirse
kavga et," demesi sahnesini Charlie Chaplin'in çekmesini
isterdim...
Tabiî ki Sabah da basketçilerin göğüs
göğüse vurma âdetlerine özel bir yer veriyor
ve bunu pek çok başka basketçinin de yaptığını
henüz fark edememiş bulunduğu için, "Horoz
Dövüşü" başlıklı bir resimaltıyla
ayrıca sunuyor.
"Horoz dövüşünün
sırrı", Sabah'ın iç sayfasında manşet.
Psikiyatristlerden yorumlar falan alınmış bunun için.
Sabah'a göre, "Maçın kaderini
değiştiren sözler" şunlar: "Kızlar
gibisiniz çıkın kavga edin".
Aslanlar gibi kükreyerek...
Bu gazete, devre arasında soyunma odasında
geçen konuşmaları Milliyet'tekinden biraz daha farklı
aktarıyor, ama özü aynı. Sabah'a göre Mirsad,
hocaya ve takıma bodoslama dalıp işi bitiren adam
rolünde değil, hocasından izin alarak, "Birbirimize
yardım ederek bu işi bitirelim" yollu konuşan,
âdetâ cisimleşmiş sağduyu. Bakan Fikret
Ünlü de gelmiş soyunma odasına, "Haydi,
bunları yeneceksiniz," demiş, falan. Bunların
üzerine, "12 Dev Adam aslanlar gibi kükreyerek soyunma
odasında ayrıldı ve..."
Sabah, Mirsad'ın ağzından, "Kendimi
kaybedip masaya bile çıktım" başlığı
attığı bir çerçeve yazı koymuş,
psikiyatr görüşleriyle, Demet Şener - Demet
Akalın "unsurlarıyla" da bezeli sayfasına.
Masaya çıkanın Hidayet olduğunu bizler biliyoruz,
Mirsad da çıktı mı, ben fark edemedim. Zaten
o "çıktık" demiş, "çıktım"
dememiş, ama başlıkta "çıktım".
Bu da basit bir yanlışlık değil. Vuran, kıran,
"gerekirse kavga edecek" olan, masalara çıkan...
adam olmak Mirsad'a verilen rol. İnce takılmaya gerek
yok.
Aydın Örs ne iş
yapıyor?
Ve Hürriyet'teyiz. "12 Dev Adam'ın
soyunma odasında kıyamet koptu" diyor Hürriyet,
üstbaşlığında; manşet de: "Kavga
ve zafer". Oyuncular "birbirine girdi" bu gazeteye
göre. "Kız gibi oynuyoruz", "Herifler bizle
dalga geçiyor" ve "daha neler neler..." söylenmiş.
Gerisini şöyle anlatıyor Hürriyet: "Mirsad,
'Türk gibi mücadele edelim. Yenilirsek de onurumuzla yenilelim'
dedi. Bu şok sözler oyuncuları kamçıladı.
Yeni tarihlerin doğmasına neden oldu."
Hürriyet'e göre, takımın hocası
Aydın Örs fırça da atmamış, şok
sözler de etmemiş. "Çıkın sahaya savaşın.
Ben sizlere güveniyorum. Salonu dolduranları üzmeyin,"
demiş.
Ama bir şey daha olmuş: İbrahim
Kutluay hocasının yanına gelip, "Mulaömeroviç'i
bana verin, sahadan sileyim," demiş. Anlaşıldığı
kadarıyla Aydın Örs, olanları yakından
izleyen bir gözlemci durumunda. Niyeyse, bir yetkisi de var
galiba, ona da birşeyler soruluyor.
Ya da, Sabah'ın sunuşuna bakarsak, bir
fırça atıyor, her şeyi değiştiriyor.
Her hâlükârda, tekniğe, taktiğe
ilişkin, takım kuruluşuna, dizilişine, oyun
tarzına ilişkin fazla bir iş yapmıyor galiba
bu adam.
Öyle mi?
O zaman bu lahana turşusu nedir?
Hürriyet'in yine basketçileri manşet
yaptığı öbür sayfaya bakacak olursak, gerçek
bunun tam aksi. Gazetenin spor müdürü Esat Yılmaer
-ki yıllardan beri özel uğraş alanı
basketboldur- ve Yalçın Granit -herhalde sadece
"basket ehli" desek yeter-, potadaki başarının
nereden geldiğini izah etmeye çalışıyorlar.
Ayrıntısını aktarmayacağım. Sadece
spotu alayım buraya, yetecek: "Başarı için
Örs ve ekibi, 'Önce savunma' diyor... Ancak Baksetbol
millî takımımızın teknik patronları
sadece bununla sınırlı kalmıyorlar. Başarı
için bilimselliği sonuna kadar kullanıyorlar. Tıpkı
NBA takımları gibi... Ve ardından da başarı
geliyor."
Bir tek, "bilimselliğin kullanılması"na
örnek olarak, ilk yarının videoya çekilip devre
arasında oyunculara izletilmesi ve üzerinde tartışılması
uygulamasını hatırlatayım.
Yani basket maçı nasıl kazanılırmış?
Şimdi bütün okuduklarımızı
biraraya getirelim ve sorumuza cevap arayalım: Nasıl kazanılıyormuş
bir basket maçı?
Aslında aslanlar gibi kükreyebilecek
dev adamlar niyeyse kız gibi oynuyorlar. Ben "niye"
sorusunu sorarım, ama medya sormaz, biliyorsunuz. Onların
açıklamaları var: Yüreklerini sahaya koyduklarında...
ile başlayan. Tabiî bu söz her edildiğinde,
o yüreklerin niye her zaman o sahalara konmadığı
sorusu doğuyor, bu böyle gidiyor. Ama tabiî akıl,
mantık, izan gibi kavramlara sözlüğünde
yer verenler için. Devam edelim, nasıl kazanılıyor
maç...
Şimdi, bu dev adamlar kız gibi
olmuş ya, birisi çıkıyor, bu yerine göre,
hoca veya takımdan biri olabiliyor, bu bir fırça
atıyor, şok sözler ediyor. Bunun üzerine uyuyan
aslan uyanıyor.
Sahaya çıkılıyor. Sonra, savaş
dansı gibi ayinler geliyor. Horoz dövüşü
yapılıyor, medyamız fark etmemiş, kafalar tokuşturuluyor,
yumruklar atılıyor, birbirinin yakasına yapışılıyor.
Bunların hepsi, özel dualar eşliğinde yapılan
büyüler aslında.
Ve maç kazanılıyor. Bu kadar manevî
kuvvetin karşısında doğru dürüst bir
Hıristiyan duası bile yapmadan, basket atınca haç
çıkarmadan mücadele eden Hırvatlar ayakta kalabilir
mi?
Size bir tek ânı hatırlatayım.
Maç bitmişti, fakat Türkiye faul kazanmıştı.
Mirsad ikisine de atarsa kazanacak, kaçırırsa kaybedecektik.
Birini attı, maç uzatmaya gitti. Mirsad ilk atışı
kaçırdığında oyuncuların -Mirsad
dahil- bunu ne kadar normal karşıladığını,
derhal unutup geçtiğini, bütün dikkatlerini
ikinci atışa verdiklerini fark ettiniz mi?
İşte takım sporu, "maç"
denen şey aslında öyle yapılıyor. Başarı
da öyle kazanılıyor.
Düşünmenize yardımcı olmak
için, Slovenya maçı kaybedildikten sonraki basın
toplantısında, hani o bir fırçayla işi
bitirdiği yazılan teknik adamın, Aydın Örs'ün,
gazetecilere, maçı niye kaybettiğimize dair teknik-taktik
açıklamalar yaptığını hatırlatayım.
Medya bize, çalışmanın, emeğin,
taktik düşüncenin, her yönüyle "hazırlık"
denen zahmetli sürecin yerine "motivasyon"u, "horoz
dövüşü"nü, hepimizin çok daha
iyi bildiği ve anlayacağı tabirle "gaz"ı
geçirmeyi öneriyor. Hem bizden edinebileceğimiz bir
bilgiyi çalıyor, ufkumuzun genişlemesini önlüyor
hem kendi cehaletini açığa vuruyor. Özel olarak
da, spor seyircisi ile sporcu ve spor arasına yüksek bir
cehalet duvarı örüyor.
SAYFA
BAŞI
|