''BÜYÜKLER''İN BASINI

Tabiî ki bazıları 'daha eşit'

 

Bir gün önce Türkiye Kupası çeyrek finalinin üç maçı birden oynanmışsa, bunlar hakkında ayrıntılı birşeyler okumak için ne yaparsınız? Gider, neredeyse tamamı futbola hasredilmiş günlük gazetelerden birini alırsınız. Meselâ Fotomaç'ı. Nitekim 'spor gazetesi' olma iddiasındaki bu gazetenin 1 Şubat günü futbol dışındaki sporlara ayırdığı yer 'koskoca bir sayfa'dır, gerisi futboldur.

1 Şubat tarihli Fotomaç, Türkiye Kupası çeyrek final karşılaşmalarını nasıl verdi?

Şöyle: İlk dört sayfasını Trabzonspor-Galatasaray karşılaşmasına, son iki sayfasını Beşiktaş-İstanbulspor karşılaşmasına ayırarak. Ama üç maç vardı? Olabilir. O üç maç 'eşit' mi? Üçüncüsü, 'öteki Türkiye' takımları arasındaydı; Gençlerbirliği ile Kocaelispor oynamıştı. Ona yarım sayfa ayrılması yeterli, demektir bu.

Bütün dünyada, kupa maçlarının en büyük özelliği, hattâ, kupaların 'karakter özelliği', takımların bir anlamda eşitlenmesi üzerine kuruludur. Takımlar eşleşir, oynar, kim yenerse üst tura geçer. Kader en fazla iki maçta çizildiği için, kupa organizasyonları sık sık, büyükleri devirerek ilerleyen daha alt lig kategorilerinden takımların üstlere tırmanmasına da sahne olur.

Bizde bu sene böyle olmadı. Yine de, meselâ Kocaelispor, ligde başarısız bir sezon geçirmesine rağmen 'son sekiz'e kalabildi. Ne yazık ki, ikinci, üçüncü ligden hiçbir takım buralara kadar gelemedi.

'Kupa çeyrek finali' ne demektir, bunları da hesaba katarak bakınca?

Şu demektir: Sekiz takım kozlarını paylaşacak, dördü elenecek. 31 Ocak'ta, altısı sahaya çıktı, üçü yarı finale kaldı. Bunlardan birine Fotomaç dört sayfasını ayırdı. Öteki 'büyüğe', niyeyse, bunun yarısı kadar, hattâ bir sayfanın yaklaşık yüzde kırkını kaplayan reklam alanını da düşersek, daha da az yer ayrılmıştı. 'Getirisi' bunlar kadar olmayan üçüncü yarı finalistin zaferine ise sadece yarım sayfa. Ve tabiî siyah-beyaz sayfalarda.

Oysa o gün kupa çeyrek final maçı oynamayan (1 Şubat'ta oynayacak olan) Fenerbahçe'ye de tabiî ki, normal prosedür gereği bir tam sayfası ayrılmıştı; son günlerdeki yüzbininci 'Baliç'e şok' haberiyle falan.

Oysa tamamen gazetecilik ölçütleri açısından baksanız, Galatasaray'ın, Beşiktaş'ın Türkiye Kupası'nda yarı finale yükselmesi o kadar da beklenmedik bir gelişme değildir. Daha çok 'haber' sayılması gereken, 'büyükler' dışında kimlerin buralara yükselebildiğidir.

Ama kime ne gazetecilikten? Maksat da 'rating', işin özü de.

Benim naçizâne kanım ise, bu işin açıklamasının sadece satışla, ticarî kaygılarla yapılamayacağı, işin içinde belirleyici dozda ideolojik bir yanın bulunduğu. Birinci çizgisi büyükten, güçlüden yana, ona yakın olma, yaranma, vs. İkinci çizgisi, doğrudan taraftarlık, tuttuğu büyük takımdan bahsetme, onu övme arzusu.

Hiç kimse, Gençlerbirliği takımının futbolcularını, 'büyük' takımlarla eşit koşullarda karşılaştıklarına inandıramaz. (1 Şubat 2001)

SAYFA BAŞI


'Samet' şaşkın mı, gladyatör mü?

 

Yeni Şafak'ın içerideki spor sayfalarından birinde yeralan Ankaragücü-Gençlerbirliği maçı haberini ve daha başka güzellikleri konu edeceğiz.

Ama önce: Bu haber niye bu sayfada? Bu gazetenin arka sayfası da spor. Manşetinde tabiî ki Beşiktaş maçı var. İkinci haber, Trabzon maçı. (Basına göre, biliyorsunuz, 'Beşiktaş-Adanaspor' veya 'Kocaelispor-Trabzonspor' gibi maçlar yoktur, 'Beşiktaş maçı', 'Trabzon maçı' vardır.) En altta ufak bir haberle, Bursaspor'un Erzurumspor'u 6-0 yendiği maç da verilmiş. Bunun dışında, biri Fenerliler için ('Gladyatör Denizli'), öteki Galatasaraylılar için ('Bülent de yok!') iki haber anonsu var.

Bu durumda, 'Ankara derbisi'nin içerideki sayfaya atılışının nasıl bir tercihin sonucu olduğunu sormalıyız. Ancak, bulunduğu sayfada da, Kombassan Konyaspor-İstanbul Büyükşehir Belediyespor maçı haberinin altında yeralışının nedenini sormamalıyız, çünkü cevap alamayacağımız belli. Ya da alırsak, şöyle bir cevap alacağımız: E, bu İstanbul baskısı... İstanbul Belediyesi'nin takımına özel bir muhabbetimiz var, bu yüzden de onun maçının haberini 'B. Şehir'e yine infaz' başlığıyla verdik, türünden bir cevabı alenen verecek değiller herhalde.

Sayfanın ortasında 1. Lig-2. Lig hiyerarşisini tersine çeviren Yeni Şafak spor servisi, sayfanın tepesiyle ilgilenirken böyle davranmamış. Sayfanın manşetine, 'Gladyatör Denizli' başlıklı imalatını koymuş: 'Alpay, Oktay, Mosheu, Andersson, Baliç gibi sorunları aşarken, yönetimde de istifaya varan tepkilerle karşılaşan Mustafa Denizli, adım adım hepsini geride bıraktı ve bütün olumsuzluklara rağmen F. Bahçe'yi zirveye taşıdı'. Fazlasıyla tartışmaya açık bir 'yorum' bu. Ne önemi var? Yeni Şafak'a Fener maçının olmadığı bir gün, üstelik Fener'in lig liderliğine tırmandığı bir haftasonunun ardından, Fenerlilere satılacak malzeme lâzım. Bu temenni-yorum-izlenim vs. karışımı malzeme, 'haber' yerine niye geçmesin?

Gelelim Ankaragücü-Gençlerbirliği maçının haberine. Bu haberin başlığı şöyle: 'Şaşkın Samet'. Niye böyle: 'Şok gollerle 3-0 geri düşen Gençler 3-3'ü yakalayınca, Samet panikten az daha 6. yabancıyı oyuna sokuyordu'.

Uluorta 'şaşkın' diye nitelenen 'Samet' kimdir? Yeni Şafak spor servisindekilerin babasının oğlu mu? Hayır. 'Sayın Denizli' veya 'Sayın Terim' ile aslında aynı statüdeki bir teknik direktör; Samet Aybaba. Onu soyadıyla anmak diye bir mecburiyetimiz yok anlaşılan. Peki, hangi teknik direktörlerin ilk hangilerinin ikinci statüde olduğunu nasıl ayırt ediyoruz?

'Az daha 6. yabancıyı oyuna sokuyordu' denen ve başkaca en küçük bir ayrıntısı verilmeyen olay ise, Gençlerbirliği'nin altıncı yabancıyı 'az daha oyuna sokması' değil, oyuna sokup, oyun başlamadan duruma uyanılması üzerine derhal çıkarmasıdır. Ve aradaki bu küçük fark yüzünden belki de Gençlerbirliği bu maçta hükmen yenik ilân edilecektir. Görevi haber vermek olan gazetecilerin böyle ayrıntılarla ilgilenmesi niçin gereksin, değil mi? Zaten sözkonusu olan 'Ankara' maçı...

Yeni Şafak spor servisini üç büyüklere angajelik, özensizlik gibi hallerin ötesine taşıyarak, gülünç duruma düşüren ise, 'Şaşkın Samet' başlığının üstüne koydukları dişi bant. Burada şöyle yazılı: 'Beşiktaş'ı eledikten sonra dağılan Aybaba, Mustafa Denizli'nin yolunda'. Denizli'nin de Beşiktaş maçında altı yabancı oynatmış olduğuna atıfta bulunuluyor, tamam. Ama manşetinde 'Gladyatör Denizli' lafını okuduğumuz bir sayfadan, başka birinin de 'Denizli'nin yolunda' olduğunu öğrenirsek, bunu neye yorarız? Kastedilen 'şaşkınlık' mıdır, 'gladyatörlük' mü? Ayrıca, '...yolunda' denerek, Samet Aybaba'nın böyle giderse, gelecekte Denizli gibi yapıp altı yabancı oynatabileceği mi kastediliyor? Ama adam zaten oynatmaya kalkmış. Olayımız da bu zaten..?

Bir nur yüzlü ihtiyar çıksa karşıma, eski Türk filmlerindeki gibi; ve nasihat etse... dese ki: 'Spor sayfalarında akıl mantık arama evlât, yersin kafayı.' (19 Şubat 2001)

SAYFA BAŞI


'Haçlı' adaleti ve bizim adalet

 

Erman Toroğlu, Sabah'ta (23 Mart), Merkez Hakem Komitesi Başkanı Bülent Yavuz'a soruyor: 'O raporu kim yazdı?' (Sabah spor servisi, sonuna soru işareti koymaya gerek görmemiş, ben ekliyorum. Çünkü bu bir soru, değil mi?)

Sözkonusu olan, artik 'tarih'' sıfatına hak kazanan Galatasaray-Gençlerbirliği maçında olan bitene ilişkin hazırlanan gözlemci, temsilci ve 4. hakem raporları. Çünkü bu maçta hakeme tekme atan, tüküren Hagi bu raporlara göre sadece 5 maç ceza aldı, hakemin iki defa eline vuran Okan'a, yan hakeme küfreden Emre'ye, maçtan sonra Gençlerbirliğili Ümit Karan'a sataşan ve yumruk atan Emre Aşık'a hiçbir şey olmadı. Eğer Hagi'nin bütün eylemleri aynen rapora geçirilmiş olsaydı, bu futbolcuya bir yıl kadar ceza verilmesi sözkonusuydu.

Erman Toroğlu, MHK Başkanı Yavuz'a, bu raporların 'hiçbir telkin ve baskı altında kalmadan' yazılıp yazılmadığını soruyor. Ama hemen ardından ekliyor: 'Bu baskıyı yapan şahsın özellikle Haluk Ulusoy olduğunu sanıyorum.'

Toroğlu ayrıca, maçın hakemi Erol Ersoy'un, uğradığı muameleden ve ayrıca Hagi'nin maçtan sonra kendisi için 'hırsız' demesinden ötürü Romen futbolcuyu mahkemeye verdiğini hatırlatıyor, 'bağımsız Türk yargısı' Hagi'yi mahkûm ederse 'Haluk Ulusoy'un göreve getirdiği Disiplin Kurulu'nun nasıl bir duruma düşeceğini soruyor.

Toroğlu'nun soruları arasına katmadığı bir noktayı da ben hatırlatayım. Olaylı maçtan sonra gazetelerde, 'Hagi yandı', 'Raporlar zehir zemberek', 'Gözlemciler her şeyi rapora yazdı' türünden haberler okuduk. Bunlar neydi peki? Kim kimi gazlamıştı?

Futbol basını için Hagi hikâyesi bitti. Bu işi de muhtemelen bir tek Erman Toroğlu izleyecek (zaten 'işin ucunu kolay kolay bırakmayacağım' diyor). Sonunda onu da 'Galatasaray düşmanı' ilân ederler bir defa daha, zaten Cimbom seyircisi hemen her maçta kendisine nâzik hitaplarda bulunmayı ihmal etmiyor...

Oysa ben safça, Galatasaray-Gençlerbirliği maçı gözlemci, temsilci ve hakem raporlarında yapılan oyunun Türkiye'deki köhnemiş siyasî yapıyla da, önümüzdeki başlıca engel olan zihniyetimiz ve iş yapma tarzımızla da, krizlere yolaçan yönetim beceriksizlikleriyle de gayet yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum ve doğru dürüst bir basının bu işin peşini asla bırakmaması gerektiğine inanıyorum. (23 Mart 2001)

SAYFA BAŞI


      ÖZEL KONULAR  
  HEP
OFSAYT
GİRİŞ
SAYFASI
"BÜYÜK"
TUTKUNU
FUTBOL
BASINI
GS KONGRESİ
MEDYA
SAVAŞI

BİZZAT
KONU:
FATİH
TERİM

INCIK
CINCIK
FUTBOL
MEDYASI