|
Turgay Şeren'i
aforoz etmeye kalktılar
15 Mart saat 23.30'da başlayıp 16 Mart
02.30 dolaylarına kadar süren 'Ateş Hattı'nda,
Futbol Federasyonu başkanı, Merkez Hakem Kurulu başkanı,
Ali Şen, Ergun Gürsoy, çeşitli futbol yazarları
ve üç büyük kulüpten birer grup genç
taraftarın katılımıyla, son günlerin 'kutsal
ittifak' tartışması sürdürüldü.
Pek çok başka netameli konuya da girilip çıkılan
program, zihniyetimiz, kafa yapımız, muhakeme kabiliyetimiz,
taraftarlıkla gözü dönmüş tarafgirlik
arasındaki sınırın inceliği, en halisâne
niyetlerle en tehlikeli tavırların nasıl şuursuzca
alınabildiği, futbol basınımızın insan'
kapasitesi, genel zekâ ve kavrayış düzeyi...
gibi başlıklar altında ayrı ayrı analiz
edilebilir. Bunlara kalkışmayacağım. Zaten konu
başlıklarını koyuşumdan, desem ne diyeceğim
aşağı yukarı anlaşılmıştır.
Gecenin bir vakti şok geçirip koltuğuma
gömülmeme yolaçan olaydan bahsedeceğim. Gayet
güleryüzlü bir genç kız, Galatasaray taraftarı,
son derece sâkin ve kendinden emin bir halde dedi ki: 'Ayrıca
şunu da belirteyim, biz Turgay Şeren'i Galatasaraylı
yazar olarak kabul etmiyoruz.'
Daha sonraki bağırtılar arasında
buna gösterilen en güçlü sebep, Şeren'in
'Galatasaray başkanına laf ediyor' olmasıydı.
Ama tabiî ki bu aforoz eylemini hazırlayan asıl süreçte,
Turgay Şeren'in çoğu defa gözü dönmüş
taraftarlıktan uzak davranması yeralıyordu.
Evet, genç kızımız kolayca,
Şeren'i aforoz ettiklerini ilân ediverdi.
İnsan' duyarlılık ve sorumluluk
duygusu bakımından memleketimizin en öndegelen kişileri
arasında yeraldığını söyleyemeyeceğimiz
Reha Muhtar bile böyle bir durumda tepkisiz kalamadı,
hanım kızımıza, onun annesini babasını
ve başka milyonlarca kişiyi Galatasaraylı yapanın
Turgay Şeren, Metin Oktay ve Galatasaray'ın tarihine geçmiş
başka insanlar olduğunu söyledi birkaç defa.
Genç Galatasaray taraftarları, genel olarak, 'Amaan, hiç
olur mu, bizi Hagi, Okan, Emre falan Galatasaraylı yaptı'
yollu tepkiler gösterdiler.
Gençlerin dünya tarihini kendi yaşadıkları
zaman dilimiyle sınırlı sanmaları şüphesiz
bize özgü bir durum değil. Hepimiz zaman zaman böyle
sanmışızdır. Bu çok doğal bir durumdur.
Ancak Galatasaray'ın Turgay Şeren'den çok kendisine
ait olduğunu düşünen genç taraftarların
tavrı sadece bununla açıklanamaz. Futbol takımı
taraftarlığı gibi, tarihin, geçmişin, vefa
ve bağlılık duygularının epeyce önemli
rol oynadığı bir ilişki tarzında, yirmi
yaşlarındaki insanların Turgay Şeren'i Galatasaraylılıktan
aforoz etme hakkını kendilerinde görmeleri, ancak
1980'lerin yeni vahşi kapitalizminin yarattığı
ideoloji ve ahlâk ile mümkün olabilirdi. Türkiye,
Özal'lı yıllarında, bu dönemin ne kadar
kötü ve kötücül özelliği varsa
büyük bir iştihayla alıp ruhuna giydirdi. Genciyle
yaşlısıyla bütün toplumumuz kendini vefa,
diğerkâmlık, kadirbilirlik, hakkaniyet gibi 'yüklerden'
kurtarma seferberliğine girişti. (Bu kavramları böyle
ardarda yazınca bile ne kadar 'eski' bir görüntü
oluşuyor.)
Şimdi kavrandığı ve yaşandığı
tarzıyla 'taraftarlık' adı verilen şey, futbol
takımı taraftarlığı değildir. Bu,
hayatta bize başkalarından güçlü olma,
başarı, iktidar, zafer vs. duyguları yaşatabilecek
bir 'işe girmiş' olma durumudur. Bir çeşit 'yatırım'dır.
İşte bu yüzden taraftar artık
kendi takımını bile kolaylıkla harcayabiliyor.
Futbolcular onun kendisini eğlendirsin diye parayla tuttuğu
işçileridir. Ona hizmet etmek zorundadırlar. İlişki
tersine dönmüştür.
Ve bu ters ilişkide, morali bozulan, o gün
kötü oynayan, sakatlanan futbolcuya yer olmadığı
gibi, rakibinin hakkını veren yöneticinin, takımının
kötü oynadığını veya kulübün
kötü yönetildiğini yazabilen gazetecinin de
yeri yoktur.
Turgay Şeren'in futbol yazarı olarak
yazdıklarını her Galatasaray taraftarı beğenmek
zorunda değil. Ama Turgay Şeren'in Galatasaraylılığını
tartışma hakkını kendinde görebilmesi için
insanın sözlüğünden pek çok kavramı
çıkarmış olması, ilâveten, hiçbir
dayanağı olmayan, kendinden menkul bir küstahça
özgüvenle davranması gerekir.
'Ateş Hattı'ndaki gençlerin çoğu,
bu kavramların zaten sözlüklerine hiç girmemiş
olduğunu, bildikleri tek davranış tarzının
da, farklı bir şey söyleyeni asla dinlememek, ne
pahasına olursa olsun kendi konumunu savunmak olduğunu
ortaya koydular.
Gelelim işin öbür yönüne.
Bu gençler bu kavramları annelerinin karnındaki bir
raftan alıp yanlarında mı getireceklerdi? Onlar bir
dünyaya gözlerini açtılar ve orada bu kavramlar
yoktu. Geçerli tek davranış tarzı olarak, ne
pahasına olursa olsun kendi konumunu ñbaşkalarının
zararına- savunmak vardı. Bu kadar basit.
Taraftar-yazar, kulüp yazarı gibi
kimliklerle gençlere güncel mevzumuz kokainden daha kötü
alışkanlıklar kazandıran futbol gazetecileri,
basının 'eğitici işlevi' dalındaki başarılarıyla
övünebilirler. (16 Mart 2001)
SAYFA BAŞI
Size bir şey dediler,
fark ettiniz mi?
Maçın bitiş düdüğü
çaldı ve Rüştü derhal harekete geçti.
Kararlı adımlarla orta sahaya doğru yürüdü.
Yürürken, yakınından geçtiği arkadaşlarının
ellerine vurdu, kiminin omzuna dokundu, kiminin koluna... Sonra
Türk ve Slovakyalı futbolcuların birarada bulunduğu
kümeye katıldı. Birkaç Slovak futbolcuyla da
el sıkıştılar. O sırada kazağını
çıkarmaktaydı. Slovakya kalecisi de çoktan hazırdı.
Kazakları değiştiler.
Bu sırada öteki futbolcular da birbirlerinin
elini sıkıyor, forma değiş tokuş ediyorlardı.
Maçtan sonra mikrofon uzatılan futbolcular,
Slovakya'nın çok iyi bir takım olduğunu, bu
kadarını açıkçası beklemediklerini
anlattılar. Sâkin sâkin, avantajı kaybettiğimizi,
ama bunu telâfi edebileceklerini söylediler.
Maç zaten olağanüstü temiz
geçmişti. Her iki takım futbolcuları da maç
boyunca pek çok defa, düşürdükleri rakiplerini
yerden kaldırdılar. Özellikle bizimkilerin oyun kuramayışı
yüzünden temposu çok yüksek, aşırı
heyecanlı bir maç olmadı. Ama oyun içi gerilim
hiç de az değildi. Slovakya takımının ortaya
döktüğü, Türkiye'ninse bir türlü
kuvveden fiile çıkaramadığı ama varlığını
da her an belli ettiği 'gizil gücü' alttan alta oyuna
kalite kazandırıyordu. Aslında, durağanlığa
rağmen, her an her şeyin olabileceği bir maçtı.
Karşılıklı üçer dörder net gol
pozisyonuna girilen bir maçta kimsenin işi savsaklayamayacağı
açıktı.
Demek istiyorum ki, sahadaki karşılıklı
nezâket asla alan razı veren razı durumundan kaynaklanmıyordu.
İç gerilim yüksekti. Zaten puan maçıydı.
Ama, görüldüğü üzre,
futbol, rakip üzerinde yıldırıcı psikolojik
baskılar kurmayı hedefleyen mâlûm saldırganlık
hallerine girmeden, her yere düşüşte beş
yerinden bıçaklanmış gibi acı çekme
numaraları yaparak seyirci gazlamadan, en küçük
faulde 'kart, kart!!!' diye bas bas bağırarak hakemin
üstüne yürümeden, kalkan her bayrağa, çalınan
her düdüğe bütün ailesi gözlerinin
önünde katlediliyormuş gibi tepkiler vermeden oynanabiliyormuş.
Üstelik maç bitiminde, çok ihtiyaç duyulan puanlar
alınamamış olmasına rağmen rakiple kucaklaşarak...
Bu bir teşekkür yazısıdır.
O gün mill' takımda yeralan futbolcuların çoğunluğuna.
Ve eğer başka birilerinin ñbelki teknik direktör
Şenol Güneş, belki mill' takımın başka
sorumluları, bilemiyoruz tabiî- bu işte payı
varsa, onlara.
Aynı zamanda bir nanik yazısıdır.
Liste uzun, kimlere diye saydırmayın burada.
Olabilecek en berbat durumlarda en münasebetsiz
kişiler şerefine atılan o meşum slogan hayatta
bir defa hayırlı bir işe yarayabilirdi, eğer
Slovakya maçından sonra bizim futbolcular rakipleriyle
el sıkışırken onlara 'Türkiye sizinle gurur
duyuyor' diye bağırılsaydı.
Gerçi bu durumda 'Türkiye'nin, sahasında
puan ve avantaj kaybetmişken çirkefleşmeyip böylesine
olgun ve nâzik davranan futbolcuları yetiştirmek
için ne yaptığı sorulabilirdi, ama... (26
Mart 2001)
SAYFA BAŞI
Star bunu hep yapıyor
Bütün millete veya azıcık eksiğiyle
bununla aynı şey demek olan futbol kamuoyuna bir duyuru
yapacaksınız, herhalde Real Madrid-Galatasaray maçının
devre arasından daha uygun bir zaman bulamazsınız.
Herkes oturmuş, savunmasız ve heyecanlı bir halde
size göz-kulak vermiş otururken dayarsınız
mesajınızı.
Star da böyle yaptı. Daha önce de
pek çok iç kaldırıcı uygulamasını
gördüğümüz kampanyasını sürdürdü.
Mevzu, lig maçları naklen yayın haklarının
TeleOn'a geçmesinin "an meselesi" oluşu. Böyle
bir mevzu var mı sahiden? Yoo... Ama Star öyle diyor.
Neye dayanarak? Hiçbir şeye. Öyleyse bu yalan! Evet,
yalan.
Gözümüzün içine baka baka,
göz göre göre, umuma açık yerde ve alenen
yalan söylüyorlar. DigiTürk taksidi yatırmadı,
çek karşılıksız çıktı, federasyon
parayı aldı ama kulüplere vermedi... bunlar daaan
duuun efektleriyle korku filmlerini aratır bir atmosfer yaratılarak
zihnimize işleniyor. Hepsini bir mutlu son ihtimaliyle süslüyorlar:
Merak etmeyin, yayın hakları bize (TeleOn'a) geçecek.
Nedense hiçbir cezası olmayan bu kirli
ticar' savaş yöntemi, 18 Nisan gecesi Real Madrid-Galatasaray
maçının devre arasında zenginleştirildi.
Star bu kez, "Galatasaray'ımızın" alıştığımız
başarılarını seneye elde edemeyeceğini,
bundan böyle Fener'in, Beşiktaş'ın da Avrupa'da
zaferler elde etmesinin imkânsız hale geldiğini ileri
sürdü. Haber kisvesi altında yine; tabiî ki.
Niyeymiş? Çünkü bu büyük kulüpler,
aslında maçlarının televizyon yayın haklarından
kazanabilecekleri paranın pek azını kazanıyorlarmış
halihazırda. Nedeni, havuz sistemi.
Star özellikle belirtti ki, "zaten bu
büyük takımların maçları dışındaki
karşılaşmalar izlenmiyor bile". Ve büyük
kulüplerimiz, çok daha büyük para kazanabilecekken,
geliri düşük küçük kulüplere
de mâkûl bir oranla gelir sağlayan havuz sistemi
yüzünden muazzam kayıplara uğruyorlar.
İnanması zor, ama bu yılki
gibi, herkesin her an herkesi yenebildiği, bu nedenle sonuna
doğru iyice zevkli, heyecanlı hale gelen bir lig sezonu
geçirilirken yaptı Star bunu. Star televizyonunu yönetenlerin
gözü futbol falan da görmüyor. Küçük
kulüplerin kaderi, ligin kaderi, Türkiye futbolunun kalitesi,
geleceği... bunlarla bu televizyon kuruluşunun en küçük
bir ilgisi yok.
Ve şimdi, durduk yerde, naklen yayın
haklarını tekrar ele geçirebiliriz ümidi ve
hırsıyla, iyi kötü yürüyen ve futbolumuza
büyük yararlar sağlayan bir sisteme savaş açıyor
kirli savaşçılar.
Kararlıyım, edep sınırları
içerisinde kalacağım. Star şunu mu istiyor:
Üç büyük kulübün katıldığı,
TeleOn'un naklen yayımladığı ayrı bir lig
yapılsın, gerikalanı ne olursa olsun.
Ben de şunu öneriyorum: Onca yolsuzluk
yapılmış, bunca para hortumlanmış, israf
en büyük bütçe kalemi olmuş zaten, şu
Star'cıların önüne de üç-beş
bir şey atılsın, kessinler seslerini. Gözü
dönmüş kışkırtma politikalarıyla
yolaçacakları olaylar onların da boyunu aşacak,
hepimizi de mahvedecek böyle giderse. (19
Nisan 2001)
SAYFA
BAŞI
|