Sandıktan eskileri çıkarmak
dışında çare yok; futbolumuz sönecek
Es-Es'i ve "o Trabzon"u istiyoruz!
2001-2002 lig sezonunun devre arası ve
ligin ikinci yarısının ilk haftaları, şu
ya da bu şekilde, ama muhakkak tarihte özel bir yer alacak.
Denecek ki: O dönemde, futbolun holdingleri şehrin elverişli
köşelerindeki bütün parlak küçük
işletmeleri bünyelerine kattılar. Tekelcilikte sıçrama
meydana geldi. Hâlâ üç kuşaktır süren
komşuluk münasebetleriyle, veresiye defterleriyle iş
gören bakkallar kapıya kilidi astı, birkaç yıl
evvel yaptırdıkları "Köşem market"
gibi levhaları söktü, süpermarket zincirinin
yeni halkası haline gelen dükkânın pırıl
pırıl halini uzaktan hüzünle izlemeye koyuldu.
Murat Sözkesen'li Bursaspor, Batista'lı Gaziantep filan
belki de bir daha olmayacak artık. Rakip taraftarın bile
gözünü alamadığı Eskişehirspor
-takımı ve tribünü- nasıl bir daha
olamıyorsa.
İkinci olarak, şöyle denecek: O sezonun
ortalarında, Trabzonspor, çoktandır bir efsaneye
dönüşmüş olan "dördüncü
büyük" hakikatinin efsaneliğinin de kalmadığını,
"büyükler" arasında asla bir dördüncüye
yer olmadığını anlamaya başladı. Kulüp
yönetimi zaten bunu anlamış, sessizce çareler
aramaktaydı. Taraftarın idrak aşaması elbette
daha tantanalı oldu. Şehrinin futbol ocağını
söndürmeye kalktı taraftar. Taraftarın intiharı
tek tek kendini öldürerek olmazdı zaten; o kimliğiyle
hayat bulduğu ortamı berhava ederek olabilirdi; bunu denediler.
2001-2002 lig sezonunun devre arası ve
ikinci yarının ilk haftaları, Türkiye'de futbolun
yakın dönemde nasıl yoksullaşacağını,
renksizleşeceğini ve bu sürece en büyük
katkıyı yapmış futbol medyası başta
olmak üzere, âlemin bütün unsurlarının
nasıl çıkmazlara düşeceğini herkes
anlayabilsin diye yapılmış bir kara film gibi.
Yeniyetme bir zengin düşünelim.
Çalışıp çabalıyor, sahiden de bileğinin
hakkıyla kendini mahallenin kalburüstü kesimine kabul
ettiriyor. Davetlerde baş köşede, sohbetlerde en
gözde kişi. Yüzüne gülünüyor,
ağırlanıyor, izzet ikram ve hürmet görüyor.
Bu sıralarda hep eski yoksul günlerini ve vaktiyle bu
zenginlerin civarında işler tutmuş, oradaki hayat
hakkında kendisine pek çok hikâye anlatmış
akrabalarını gözünün önüne getiriyor.
Her şeyden önce, gururlu.
Sonra başaşağı gidiyor. Kaçamak
selâmlardan, aranıp sorulmamasından, yanına
uğradığı insanların zoraki kibarlığından
anlıyor ki, aslında kısa süre önce kabul
edildiğini sandığı çevrede sadece geçici
başarılarının hatırına o muameleyi
görüyormuş. "Bana nasıl yaparlar?"
diye celalleniyor. Ezeli-ebedî zenginlerin bir-ikisiyle
oyuna oturup onları ütüyor ve gururla kalkıyor
masadan. Eve döndüğünde, kazandıklarının
o anki borçlarını ödemeye bile yetmediğini
fark ediyor. Hırsla birilerinin üstüne saldırıyor.
Dayak da yiyor.
Trabzonspor, yıllardır, futbol medyasının
kendisini çaktırmadan kenara itişini izliyor. Fark
etmemiş olabilir mi? Buradaki damardan seçkinciliği,
ayrımcılığı sezememiş olabilir mi?
Daha da hırslanıyor.
1980 sonrasının yeni vahşi kapitalizm
dönemi, hırs ve güç ve iktidar kavramlarına
da birörneklik getirdi. Başarı kavramına da.
Yerellik, ancak globalliğin parçası olabildiğinde
yaşama şansı bulabiliyor artık. Cirosu marketinkinin
yüzde biri kadar, ama kârlılığı kendine
göre yeterli ve mâkûl bakkala giderek hiç hayat
hakkı kalmıyor. Altı bilmemkaç kat bilmemne
kauçuğu, üstü bilmemne derisi olmayan, ama pekâlâ
iş gören bir spor ayakkabısı üretseniz
de satamazsınız artık.
Trabzon, kendine özgü bir yerel imalattı.
Şimdi, kendine özgü olmak imkânsız, yerel
olmak değersiz, imalat geçersiz.
Belki daha da önemlisi, Nike gibi, Adidas
gibi olamayacaksan, herhangi bir başarı, uğruna uğraşılmaya
değmez sayılıyor. Hele bir dönem başarının
doruklarına yaklaşmayı, dokunmayı başarmışsan.
Eskişehirspor, çok büyük ihtimalle, bu koşullarda
bir daha asla "öyle" olamayacağını
hissettiği için toparlanamıyor. Çünkü
artık herkesin kendine göre hedefleri, başarı
ölçüleri olamıyor.
Bu mantığa göre dünyada Real
Madrid, Manchester United, Bayern München ve bunlar gibi sekiz-onu
dışında bütün kulüplerin kapanması
lâzım. Akla uygun görünüyor mu bu size?
Eskileri sandıktan çıkarmak
Hep eskileri sandıktan çıkararak
bugünün meselelerine çözümler aramak elbette
doğru değil. Sevimsiz de. Ama, allahaşkına,
görmüş olan, bilen, hatırlayan, Es-Es'li
günleri, hiç değilse Trabzonspor'un o muhteşem
yükseliş dönemini bilmeyenlere anlatsın. O yıllarda
Türkiye'de futbol, bugün hayal bile edilemeyecek kadar
renklenmiş, canlanmıştı. Bu dönemler hiç
de öyle mazinin derinliklerine gömülecek kadar uzak
değil. Sadece aradan 1980'ler, Özal dönemi vs. geçti.
Futbol medyası, kendisinin de kuyusunu kazmakta
olan gelişmeye engel olmak için herhangi bir iş yapacak
mı? Sanmıyorum. Yine de, herkesi, olan biteni fark etmeye
çağırıyorum. Histeriler -Tanıl Bora'nın
oğlunun "katrilyon"dan daha büyük bir miktarı
ifade etmek isterken kullandığı tabirle- "sonsuzluklu"
değildir. Futbol da sadece bir moda, bir histeri, dönemsel
bir kaçış yolu olarak yaşayamaz. Nick Hornby'nin
muhteşem lafıyla, futbol "hayatın bir versiyonu"dur.
Şimdi bu versiyon bütün özgünlüklerini
kaybedebilir; ekonomiden, borsadan farksız bir "hayat
versiyonu" haline gelebilir. Bunun tek panzehiri, futbola özgü
renkliliğin kaybolmamasını sağlamak.
Futbol sönerse futbol medyası da erir
gider
Ve tabiî özellikle böyle bir süreç
yaşanırken, oligarşi yardakçılığından
başka şeye kafası basmayan futbol gazeteciliği,
evladını doğrayan bir baba rolünde. Futbol oligarşisi
dışındaki takımlarda yıldız oyuncular
kalmazsa, yeni Es-Es'ler çıkmazsa, Trabzonspor "ya
oligarşi ya ölüm" zihniyetinden kurtarılmazsa,
en küçüğü bile milyon dolarlarla döndürülebilen
kulüplerin sırf figüranlık yapsınlar diye
yaşamaya zorlanması tabiî ki mümkün olmayacak.
Bu yüzden, çağrımı tekrarlıyorum:
Eskişehirspor'un muhteşem zamanını, Trabzonspor'un
herkesi ezip geçtiği yılların ortamını,
ruhunu, heyecanını hatırlayanlar bunları herkese
anlatsın. Bakın, göreceksiniz, Fenerlisi Galatasaraylısı
da şevk ve heyecanla bahsedecek o günlerden. Niye mi?
Pek çok sebeple; ama yalnız birini hatırlatayım:
Gidip Eskişehir'i "orada" yenmek diye bir amacı
olabiliyordu Fener'in Cimbom'un. Bu başarılabildiğinde
sahiden önemseniyordu. "Kırmızı Şimşekler"
Ali Sami Yen'e çıktığında Galatasaray seyircisi
köprüde balık tutmuyor veya evinde yan gelip yatmıyordu.
Üç büyüklerin toplam 70-80
futbolcusu, 20-30 yöneticisi, teknik adamı filan,
hepsi 150-200 kişiyi konu alan futbol medyasından
bu konularda hayırlı hizmet beklemek aptallık olabilir.
Ne yazık ki başka çare yok.
(NOT: Murat Toklucu'nun İletişim Yayınları'ndan
çıkan "Taraftarın senle..."
adlı kitabındaki Eskişehir ve Amigo Orhan bölümünü
şiddet ve hararetle tavsiye ederim. Okuyun da boş konuşmadığımı
anlayın.) (31 Ocak 2001)
SAYFA
BAŞI
|