ÂLEM BUYSA BİZ NECİLİĞİZ?
1980'ler ruhunun ve "vizyon"unun ete kemiğe bürünüşü
Mustafa Denizli'yi tarif etmek...

 

Ve "kurumsallaşan" Fenerbahçe, eski kurumların üzerine yenilerinin öyle pek kolay kurulamayacağını gösterdi. Gündelik başarılara endeksli gelgeç politikası yerine uzun vadeli, sağlam temelli başarı stratejisini geçirmeye çalışan Aziz Yıldırım yönetimi, bu yola saptığı anda aldığı yanlış kararın bedelini sezon ortasında teknik adamsız kalarak ödüyor. Bize de, bir yandan işin bu tarafı üzerine kafa yorarken, öbür yandan bir "olgu" olarak Mustafa Denizli üzerine akıllar fikirler yürütmek düşüyor.

İkincisine öncelik vereceğim. Çünkü Mustafa Denizli, tıpkı Fatih Terim gibi, hem Türkiye futbolunda başlıbaşına bir fenomen hem de futbol dışında da anlamlandırılması gereken bir sembolik figür.

1980'lerin zemininde...

Mustafa Denizli'yi en kısa yoldan tarif etmek gerekirse, "Mustafa Denizli nedir?" diye sorup; şöyle diyebiliriz: Mustafa Denizli 1980'ler Türkiye'sidir.

Tıpkı 1980'ler Türkiye'si gibi, kabuğunu çatlatmak isteyen, kabına sığmayan bir yönü, ama bunları sahiden isteyen bir kişi, toplum vs. için asla kabul edilmez olan ihmalleri vardır. Konuşurken sık sık kullandığı "görüntü", "imaj" kavramlarını içeriğin yerine geçirişindeki doğallık, onu 1980'lerle özdeşleştirirken duyabileceğimiz tereddütleri yok eder.

Mustafa Denizli, bir tür Turgut Özal'dır. Cisimleşmiş iddiadır. O iddia varsa mutlaka olması gereken birtakım dayanakları arayamazsınız. Soramazsınız. Bunlar, önder kişiye mahsus "vizyon"da saklıdır.

Teknik direktör olarak yükseliş döneminde Denizli'nin en sık kullandığı kelime "motivasyon"du. Ya da "inanç". Futbol maçlarının "inanınca" kazanılabileceğini asıl olarak Mustafa Denizli kazıdı kafalarımıza. Bugün onun için "Türk futbolundan korkuyu kovan adam" (Altan Tanrıkulu) diye yazılabiliyorsa, onun Türk futbolunun "düşüncede devrim" yapmasını sağladığı söylenebiliyorsa (Adnan Polat), sebebi budur.

Bu kesinlikle doğrudur. Yanlış olan, Mustafa Denizli'nin yemeğe kattığı -şüphesiz çok elzem olan- malzemenin bizzat yemek sanılmış olması.

En yanlışı da, bizzat Denizli'nin bunu böyle sanması.

1980'lerin üst katlarında...

Mustafa Denizli, Türkiye futbolunun değişim-dönüşüm dönemine denk gelmiş, böyle bir dönem için çok gereken, kendine güvenli ve kendine güven aşılayan, iddialı ve iddia aşılayan, parlayan, hele esmer ve bıyıklı olmayışıyla 1980'lerdeki içeriğiyle "değişim" fikrinin cisimleşmesi gibi görülen, öyle bir dönem için ideal olarak nitelenebilecek bir figürdü.

Aynı zamanda, kendine özgü takıntılı tarzıyla, "birey"in önemini ve değerini vurguluyordu. Duruma hâkimdi. "Kazanacağız" diyorsa bir bildiği vardı. Nitekim, kazanıldığında, onun bildiği o şeyi bizim vaktiyle göremediğimiz ortaya çıkıyordu.

Ama zafer, onun bildiği o şey sayesinde mi kazanılıyordu; bu soru sorulamazdı. Bunu "inanca" inanmayanlar sorardı. (Bunlar daha sonra, "içimizdeki İrlandalılar" olacaktı.)

Alman hocalar, Almancı futbolcular gelmiş, Türkiyeli topçular sistemin, disiplinin, çalışmanın hayatî önemini kavramaya başlıyor, Hakan Şükür'ler delikanlılık çağına geliyor, Türkiye, kültür, sanat, demokrasi, insan hakları... bir dizi konuya hasretmesi gereken bütün enerjisini de başka mecralara sevk etmiş, doludizgin biryerlere koşuyordu. Bu koşu parkurunun büyük kısmının dönüp başa gelinen bir daire olduğunun anlaşılmasına henüz çok vardı. Ama arada merkezkaç eğilimi ağır basan, başını alıp giden hareketler de oluyordu. Futbol bunların başında yeralıyordu.

Mustafa Denizli'yi Mustafa Denizli yapan, Galatasaray'ın "Avrupa zaferleri"dir. Bir de, Hıncal Uluç tipi "vizyon".

Temiz, bakımlı yüzü, her zaman tertemiz gömleği, düzgün kılığı, modern tel gözlükleriyle "inandık, kazandık!" diyerek yumruğunu havalara kaldıran bu adam, kendinden "Türkiye" diye bahsetmeyi pek seven seçkin azınlıkla "Türkiye"nin sahiden ortak bir hissiyatta kesişebildiği ender zaman dilimlerinden birinde, belki de bir teknik adam olarak kendi imkânlarını ve kapasitesini kavramasını güçleştiren bir rolde buldu kendini.

Ama anlaşılan, dönemi, ortamı, o rolü doğuran senaryoyu ve bütün bunların bir zamanının miyadının olduğunu kendisi kavrayamadı.

Şeffaflaşma, belirsizleşme

Bu, Mustafa Denizli'nin son yıllarda kimsenin kolayca tarif edemeyeceği, özelliklerini sayıp dökemeyeceği, âdetâ şeffaf bir varlık haline gelmesine yolaçtı. Oysa kendisi hiç de şeffaf değildi. Aksine, epeyce kapalı bir kutuydu. İçinde olanları yalnız kendi biliyor, bunlara göre davranıyor, sırf o Mustafa Denizli olduğu için herkesin sadece onun eylemlerinin sonuçlarını izlemekle yetineceğini varsayıyordu.

Çünkü iddialılığı, ortamından, koşullarından soyutlanınca, neye dayandığı belirsiz bir kişisel büyüklük duygusuna dönüşmüştü.

Kendi internet sitesinde, Kocaelispor'u çalıştırdığı günlerde karşılaştığı zorlukları anlatırken, "Mustafa Denizli ile Kocaeli biraraya gelince maç kaybedilemez gibi bir düşünce içerisinde, sabırsız davranarak tepkiler göstermeye başladılar," diyebiliyordu. "Oysa her şey gibi bunun da oluşması için zamana ihtiyaç vardı." Yani zaman verilse, "Mustafa Denizli ile biraraya gelecek" bir takım elbette yenilmeyecekti. "Kocaelispor'a giderken buraya döneceğimi biliyordum," diye yazıyordu. "Çizgimi yükselteceğimi biliyordum." Çalıştırdığı millî takım için, "her şeyi ile mükemmel bir millî takım ortaya çıkmıştı," diyebiliyordu.

Mustafa Denizli'nin gözündeki Mustafa Denizli "Türk futbol tarihinin en başarılısı olarak sayfalara geçtik" diyebilen bir adamken, herkesin gözündeki Denizli'nin Fatih Terim imparatorluğu tarafından önce duraklama sonra gerileme devrine sokuluşu, durumu hazinleştiriyordu.

Yeniden doğuş imkânı

Denizli'nin Fenerbahçe teknik direktörü oluşu, bir tür yeniden doğuş imkânıydı aslında. Hem de onca Galatasaraylılıktan sonra Fenerbahçe ile!..

Büyük fırsattı.

Ama çok yanlıştı.

İki taraf açısından da.

Şimdi yazının girişinde değindiğim ilk faslı da işin içine karıştırmanın zamanı geldi: Eğer kısa dönemde başarısızlıkları da göze alarak, sağlam bir temel atmayı ve bunun üzerine Avrupa'da yıllarca başarı kazanacak bir takım oluşturmayı ("dünya takımı olmak") hedefliyorsanız, herhalde takımın başına geçirmeniz gereken son kişi, Mustafa Denizli'dir.

Yok eğer, Revivo'nun markajdan kurtulabildiği üç seferden ikisinde, dünya üstünde pek az futbolcunun yapabileceği türden vuruşlarla iki gol atacağını, Rapajiç'in bu maç olmazsa öbür maç, beklenmedik iki hareketten en az biriyle bir gol getireceğini, her maçta yıldızlarınızdan birinin veya ötekinin şahlanarak kazanmanızı sağlayacağını, hesap tutmadığında da sahadan, sadece o günkü rekor denemesi boşa çıkmış bir şampiyon gibi ayrılacağınızı varsayıyorsanız, elbette Mustafa Denizli ile çalışmak pek münasiptir.

Aziz Yıldırım yönetimi, Bariç, Löw, Rıdvan ve Zeman'dan sonra Mustafa Denizli ile anlaşırken, tarihî bir dönüşüm gerçekleştirdiğini, yukarıdakilerden ilkine, yani Denizli ile olmayacak olana yöneldiğini ilân etmişti.

Dolayısıyla, bugün "doku uyuşmazlığından" yakınmaya hiç hakları yoktur.

Buna karşılık, Mustafa Denizli de, PAF takımıyla çalışmaya yolladığı Johnson'un takımın belkemiği haline gelmesi öyküsünü her akşam yattığında bir defa zihninden geçirmeli ve bir büyük özeleştiri yapmalıydı. Aksine, Ali Akdeniz'in nasıl olduysa giyebildiği formayı Hakan Bayraktar ve Ceyhun'dan esirgemekteki ısrarını gördük. Sonuçta onları da oynatmaya başladı.

Yani bir yandan, kendine özgü hesapları, planları, "vizyonu" olan bir teknik adamdı; işine karışılması uygunsuzdu, vs. Bir yandan da, "Hakan'ı, Ceyhun'u, Ali Akdeniz'i aldın, niye oynatmıyorsun?" sorusunu cevaplamak o kadar kolay değildi.

Sonuç, verilemeyen cevabın soruyu ortadan kaldırarak gereksizleştirilmesiydi. Başka deyişle, Denizli'nin futbol kamuoyunda yükselen seslere göre karar ve tavır alması. Ama bunu burnundan kıl aldırmadan yapmaya çalışması.

Ve ne yazık ki bunun mümkün olmaması. Saklanabilecek şey var, ne yapsan saklanamayacak olan var.

Böylece bir "kurum" olarak Mustafa Denizli gözle görülür şekilde zayıfladı.

Denizli böylece "dokunulur" oldu.

Açıkta, korumasız bir heykel

Ben, bu sürecin az çok farkında olduğunu sanıyorum. Son aylarda hali tavrı değişmiş, süngüsü düşmüştü. "İnancın zaferi"nin sembolü olmak için fazla yorgun ve düşünceli görünüyordu. "Dış etki"ye kapılmış olmanın kompleksi, sürdürülmesi imkânsız hale gelmiş bir inattan vazgeçmeyi bir tür kişilik mücadelesi başarısızlığı gibi algılamak... bunlar da var mıdır işin içinde? Muhtemelen.

Aslında Mustafa Denizli'nin ikinci döneminin sonu üstüne konuşurken, "Geçen yıl Fenerbahçe nasıl bir futbol oynayarak şampiyon oldu?"yu da ele almak lâzım. Belki başka bir zaman. Ama şunu söylememek olmaz: Bu yıl Fenerbahçe, şu meşhur yıldızlarından mecburî sebeplerle yoksun kaldığı, ama asıl Mustafa Denizli nihayet inadından vazgeçtiği için, daha bir "takım gibi" oynamaya başlamıştı. Şampiyonlar Ligi felâketi, Mustafa Denizli dahil, herkese neyin olmayacağını göstermişti.

Olabilecek şeyi Mustafa Denizli becerebilir miydi? Bilmiyoruz. Çünkü hayatta her insan değişebilir.

Denizli'nin değişmesinin zor görünmesinin sebebi, Denizli "imajı"nın, 1980'lerin mesnetsiz özgüven harcıyla yoğurulmuş oluşu.

Onu o zaman o harçla yoğurup "inanç abidesi"dir diye karşımıza dikenlerin sonradan kendisini rüzgârın, yağmurun altında giderek aşınan bir heykel sûretinde yapayalnız bırakıvermesi de, tıpkı bizzat Denizli "olgusu" gibi, 1980'lerin ruhuna ve "vizyon"una pek uygundu.

Ne yazık ki, antrenman sahasının yanıbaşına böyle bir heykel dikerek Şampiyonlar Ligi'nde maç kazanılamıyor, hattâ berabere bile kalınamıyor, buna karşılık anca 17 sarı kart görerek ilk turun en hırçın takımları arasına girilebiliyordu. "İnanma"nın gücünden, azmin getirdiği hırstan değil; aciz kalışın öfkesinden.

Şimdi Fenerbahçe 90234057. defa silbaştan yapacak. Denizli de ilk defa yapabilecek mi? (24 Aralık 2001)

SAYFA BAŞI


      ÖZEL KONULAR  
  HEP
OFSAYT
GİRİŞ
SAYFASI
ÂLEM
BUYSA
BİZLER
NEYİZ?
GS KONGRESİ
MEDYA
SAVAŞI

BİZZAT
KONU:
FATİH
TERİM

INCIK
CINCIK
FUTBOL
MEDYASI