ÂLEM BUYSA BİZ NECİLİĞİZ?

Her şey güzel, sen çirkin!

 

Bu öyle çok karmaşık bir hikâye değil. Uzun zamandır, 'Fenerbahçe kulübü yönetimi' dendiğinde futbolu futbol için seven herkesin yüzü asılır, midesi kasılırdı. Sebeplerini anlatmama gerek mi var? Bu konuda hepimizin ruhunda silinmez sandığımız izleri son olarak Ali Şen bırakmıştı. Yine çok özlenmiş bir şampiyonluğun hemen ardından takımın -hem futbol bakımından hem insan' bakımdan- en klas iki futbolcusunu 'kafaları bana uymuyor' diyerek takımdan uzaklaştırarak, Fenerbahçe seyircisinin tükenmek bilmeyen bir gerilim ve endişe içerisinde yaşamasının âdetâ bir kader olduğunu da ilân etmişti bu zat. Taraftara sadece hem en basit hem en kirli anlamında 'güç' vaat ediyor, 'iktidar'ı temsil ediyor, 'her yol mübah'ın filozofluğunu yapıyordu.

Bu sezon, ilk olarak, futbol âleminin en karanlık bölgesinde ne aradığını uzun süre düşündüğümüz, dolayısıyla, itiraf etmek gerekir ki, bir zaman, 'göründüğü gibi değildir' şüphesiyle yaklaştığımız Attila Kıyat çıktı ortaya. Tuhaf kaçacak, ama başka türlü anlatamayacağım, oturmasını kalkmasını bilen, söylediği lafı önce kendi kulağı duyan, Fenerbahçe kulübü yöneticiliğinin nasıl bir sosyal sorumluluk işi olduğunu zaten kavramış, ortaya ilâve kirlilik saçmadığı gibi haliyle tavrıyla basbayağı temizliğe hizmet eden bir beyefendi... Fenerbahçe kulübünün, izan sahibi Fenerlileri bile utandıran manzarası değişiyor muydu yoksa?

Bu kadar abartmayalım. Ama başından beri hiç gereksiz konuşmalar yapmayan, yaptığında da, ortalığı germek için değil, 'Teknik direktörümüzün arkasındayız' falan demek için ağzını açan başkan Aziz Yıldırım'ın, konuşurken, rakipler, özellikle Galatasaray hakkında sarf ettiği sözlere hep çok dikkat eden -ve birazdan 20 Mayıs'taki konuşması için ayrıca tebrik edeceğim- Uğur Dündar'ın, alıştığımız ve bıktığımız Fenerbahçe görüntüsünden farklı bir görüntü yarattıklarını teslim etmeliyiz.

Buna eklenmesi gereken, Fenerbahçe takımının sahadaki görüntüsü ve yaydığı 'hava'dır. Geçen sezona kadar Galatasaray nasıl, ona buna bulaşmayan, işine bakan bir takım manzarası içerisinde 'topunu oynuyor' idiyse, bu yıl da Fener de bir tuhaf 'futbola kilitlenmişlik' var. Abdullah'ın bileğe çalışmaları, Lazetiç'in ne yaparsa yapsın öfke saçan yüzü, Mustafa Doğan'ın beklenmedik zamanlarda yaptığı birkaç lüzumsuz sert hareket vs. durumu değiştirmiyor. Fenerbahçe genellikle temiz oynuyor, gol atmaya çalışıyor. Üstelik orta sahası neredeyse yok gibi. Hocası, futbolda meşakkati, örgütlülüğü, kolektif davranışı fazla önemsemeyen, macerayı seven, tercih şansı ona bırakılsa, bütün maçları 1-0, 2-0 yerine 8-5, 13-7 falan kazanmak isteyecek bir kişi; bu da takımı âdetâ birkaç programı birden açık bir Windows 98 işletim sistemi gibi her an çökmeye hazır, istikrarsız tutuyor. Bu da futbolcuların ilâveten gerilmesine zemin hazırlayabilecek bir etken.

Bunlara rağmen Fenerbahçe'nin yaydığı hava hiç olumsuz değil. Rakiple dalaşmıyorlar. Topla ilgililer. Bunu (bu sezon için), Fenerbahçe'den aslında çok daha üstün bir takım olan Galatasaray'ın sahaya çıkar çıkmaz yarattığı gerilim ve kavga-dövüş ortamıyla kıyaslayın.

Bu manzara, üstelik, maç kaybedildiğinde taraftarın 'ruhsuzlar!' diye ayağa kalkmasına yolaçabilirdi. Rizikoluydu. Ama sanıyorum kulüp yöneticilerinin davranışlarının da etkisiyle, Fenerbahçe taraftarı bu sezon, 'yensen de yenilsen de...' ekolüne geçti. Hem de büyük gösterişle. (Tabi' bunun sahiden yeni bir zihniyet olup olmadığını, kalıcı olup olmayacağını şimdi anlayamayız. Çünkü Fener muhtemelen şampiyon olacak. Emin olabilmek için takımın kaybettiği zamanları görmek lâzım.)

Taraftar davranışları bahsinde, elbette Fenerbahçelilerin özellikle son maçta Galatasaray teknik heyetine yönelik terörize etme girişimlerini vs. bunlardan iskonto etmek gerek. Ama bu câni ruhluluk, sadece Fener seyircisine özgü değil ki. İmkân ve fırsat bulabilen her kalabalık, rakip gördüğü birilerine böyle davranıyor bizim memleketimizde.

Evet, sonuç olarak bu sezon Fenerbahçe'nin hayli temiz bir görüntü verdiğini tekrarlıyorum. (Bu vesileyle, şampiyonluk düğümünün çözülmesinin son haftaya kaldığı maçın ardından demeç verirken, ilk konu olarak, bu yıl ligde bütün takımların sonuna kadar mücadele etmelerini övmeyi tercih eden Uğur Dündar'a tebriklerimi sunuyorum.)

Ve özellikle Star gazetesi ve televizyonunun karalama, suçlama, fitne fesat, gerilim, kavga vs. ihtiyaçlarını karşılayan, kulübün 'kötü adamı' rolündeki yönetici tipinin bu görüntüye hiç mi hiç yakışmadığını, Faruk Süren nasıl Galatasaray yönetimini az kalsın Ali Şen Fener'i durumuna düşürüyor idiyse, bu yönetici tipinin de her ortaya çıktığında hepimize mâlûm şahısları ve dönemleri ve davranış tarzlarını hatırlattığını, Fenerlilerin bu yılki çabalarını kısmen boşa çıkardığını belirtmek istiyorum.

Allah aşkınıza, Antep-Galatasaray ve Fener-Bursa maçları bittikten sonra, çıkıp, Gaziantepspor başkanı Celâl Doğan'ın bir süre önce 'Galatasaray şampiyon olur' dediğini hatırlatıp, 'Antep Cimbom'a yattı' şaibeleri yaratmaya bir insanı yönelten, nasıl bir güdüdür? Veya: hangi karanlık güdülerdir? Hangi tatminsizliktir? Nedir Mahmut Uslu gibi insanların istediği? Şimdiye kadar kaç defa çıktı, böyle laflar etti. En affedilmezini hatırlatayım: Gaziantep Kamil Ocak Stadı şeref tribünündeki bir olayı evirip çevirip Fenerlilerin silahlı saldırıya uğradığı yalanını hepimize sokuşturmaya kalkan Star'ın başlıca dayanağı oldu, meselâ.

Uzatmayacağım. Ümidim, transfer sezonunda şöyle paralı maralı bir adamın çıkıp, Ali Şen ile Faruk Süren'i dönüşümlü başkanlar olarak transfer etmesi, yanlarına da Ergun Gürsoy, Ömer Çavuşoğlu ekolünden kim varsa hepsini katması, Mahmut Uslu'yu da basın sözcüsü yaparak yepyeni bir 'büyük kulüp' oluşturmasıdır.

Böylece biz de kime düşman olacağımızı, kimin ne pahasına olursa olsun yenilmesini isteyeceğimizi biliriz, Popescu'nun hayat kurtaran bir müdahalesini, Hasan Şaş'ın üç-beş kişinin başını döndürerek ilerleyişini, Revivo'nun, Rapaiç'in olmayacak güzellikteki gollerini, Ogün ile Johnson'un cansiparâne koşuşmalarını izlerken, Taffarel'i, Rüştü'yü her koşulda takdir ederken gözümüz kararmaz, midemiz bulanmaz, futbolla sahiden ne gibi bir ilişkileri bulunduğunu bir türlü anlayamadığımız adamlar yüzünden. (21 Mayıs 2001)

SAYFA BAŞI


Bir kaçış hikâyesi

 

Şu 'ezel' rekabet' denen durum, ya da bir bakıma 'Fenerbahçe-Galatasaray beraberliği', çoktandır 'hoş ve seviyeli bir ilişki' olmaktan çıktı. Zaten işin 'ezel'' tarafına takılan da pek kalmadı. Turgay Şeren'in Galatasaraylılığını tartışma konusu yapabilen genç kuşaklar sürdürüyor rekabeti.

Ligin son haftasında maçları seyretmedim. Çünkü sahada oynanacak futbolla ilgilenen kimse kalmamıştı. Maç sonrasına dair hiçbir şeyi de merak etmedim. Televizyon kanalları ve gazeteler kendilerini Fenerbahçe'nin şampiyonluğuna hazırlamış, bundan en büyük faydayı sağlama peşindeydi.

Bu noktadan sonra Fener şampiyon olamazsa doğacak durumu düşünmek bile istemiyordum. Hem bunun memleketimizde yaratacağı genel moral çöküntüsü (Fenerbahçe seyircisi 'genel' bir durum yaratabilecek bir topluluk) hem de bu haliyle de şampiyon olmuş bir Galatasaray'ın ne kadar kötü huyu varsa ikiye katlanmış olarak karşımızda bulunacak oluşu, adama mide krampı geçirtecek ihtimallerdi.

Her neyse, 'öncesi' faslını uzatmayayım. Fener Samsun'u yenip şampiyonluğunu ilân ettikten sonra yaşadığım bir olay, içten gelen tepkilerimin hiç de temelsiz olmadığını gösterdi bana. Müsaade ederseniz bugünlük gazetelerin spor sayfalarına bakmama hakkımı kullanayım ve bu olayı aktarayım kısaca.

Bütün sarı-lâcivertli taraftarlar gibi şampiyonluk özlemiyle ve haklı bir kıskançlıkla bu sezonun sonunu bekleyen, gönülden Fenerli bir yakınım maçtan sonra telefon etti. Ben onu arayıp tebrik edecektim, ama geç kalmıştım. Neyse, o sevinçli haliyle bunu önemsememişti. Ben, 'Bu sene hakkınızdı, başka bakımlardan da iyi oldu zaten' falan bâbında birkaç kelime etmeye çabalarken o, 'Gördün mü Trabzon'u, nasıl yattı Galatasaray'a!' diye tam gaz verip veriştirmekle meşgûldü. Kaleci Metin Aktaş toplara uzanmamış, Hami oynamamış, hepsi giren gollere bakmışlardı, zaten Fener'i sevmezdi onlar, vs...

Ben ısrarla, 'Yahu, bırakın artık bunları, bak şampiyon oldunuz, üstelik giderek seyredilmesi zevkli bir takım da oldunuz, sevinin işte, niye hâlâ uğraşıyorsunuz kim kime yattıyla falan...' demeye çalıştım. Ama o dinlemiyordu bile. Ona göre, Trabzonlu futbolcuların çıkıp bile bile, üstelik Galatasaray'ı şampiyon yapmaya yetecek kadar gol yiyerek yenilmeleri pekâlâ mümkündü. Hattâ, aksi mümkün değildi.

Ve bütün bunlar, 'müthiş özlem'in bittiği gece konuşuluyordu!

Bu nasıl bir gerginlik? Nasıl bir karşı tarafa endekslilik? Bu da bir mill' özelliğimiz mi yoksa? Bizim sevinebilmemiz için illâ kendimize hasım gördüğümüz birilerinin ezilmesi mi gerekli?

Böyle çok daha zevkli olmadı mı, ligin son haftasına kadar şampiyonun belli olmayışı? Üstelik, şampiyon adaylarının karşısına çıkan takımların genellikle canlarını dişlerine takıp oynamaları? Son hafta Samsunspor'un Fenerbahçe'yi yenebilme ihtimalinin varsayılabilmesi? Hele, Galatasaray'ın da kendine yetecek kadar golü atması, ama Fener'in buna rağmen, galibiyetle, işi averaja maveraja bırakmadan ipi önde göğüslemesi? Böyle çok daha güzel olmadı mı?

Ve tabiî, işin bitmesine birkaç hafta kalana kadar Gaziantep'in de adı anılmayarak unutturulmaya çalışılan bir hayalet gibi 'ezel' rakipler'in arasında dolaşması...

Çok daha güzel olmadı mı?

'Ezel' rekabet' ile anlatılmak istenen şeyin bir bölümü elbette epeyce meşru, üstelik de futbol âlemimize ayrı bir zevk katıyor. Ama iş Fenerlilerle Galatasaraylıların başka herkesi mecburiyetten kadroda saymasına dönüşünce pek tatsızlaşıyor.

Evet. Ben ligden alabileceğim zevki aldım. Futbol oynandı. 'Büyük' takımlar, her zaman birilerine yenilebilecekleri endişesiyle geçirdiler haftaları. Yenildiler de. 'Fener kaybetti' değil, Denizli Fener'i yendi. 'Galatasaray takıldı' değil, Ankaragücü Cimbom'u yendi.

Ama son hafta, Samsun yenseydi 'Samsun Fener'i yendi" olmayacaktı. 'Galatasaray şampiyon oldu' olacaktı. Tıpkı o yakınıma göre 'Galatasaray yendi' değil 'Trabzon yattı' olması gibi. İki şampiyon adayının rakipleri 'özne' olmaktan çıkarılmışlardı elbirliğiyle.

Bu vesileyle, futbol dünyasında en fazla kızdığım tutumlardan birine de değinmek isterim: 'Bu ne hırs ya, şampiyon mu olacaksınız!' tavrı. Ligin orta sıralarında yeralan, düşmeyecek kalkmayacak durumdaki bir takım herhangi bir sebeple iddialı bir büyük takıma karşı canını dişine takıp mücadele ederse, bu 'engel'e takılma ihtimali karşısında infiale kapılan büyük takım taraftarları takınır bu tutumu.

Ligin son haftasında Samsun da Trabzon da ne yapsalar birine ya da ötekine göre kabahat sayılacak hale düşürülmüşlerdi.

Evet, Fener'i tebrik ederek bitireyim. Kötü bir yaz geliyor. Dünya Kupası da yok, Avrupa Şampiyonası da. (28 Mayıs 2001)

SAYFA BAŞI


      ÖZEL KONULAR  
  HEP
OFSAYT
GİRİŞ
SAYFASI
ÂLEM
BUYSA
BİZLER
NEYİZ?
GS KONGRESİ
MEDYA
SAVAŞI

BİZZAT
KONU:
FATİH
TERİM

INCIK
CINCIK
FUTBOL
MEDYASI