|
Canı sağolsun, ama bir-ikisi hariç
Galatasaray'ın bu yılki Avrupa macerası
bitti. Söylenebilecek pek fazla bir şey yok. Cimbom'un
buraya kadar hakkıyla geldiği zaten tartışmasızdı.
Bugüne kadar Avrupa maçlarında oynadığı
futbol hem zevkli hem şahsiyetli hem de kendine özgüydü.
Bu da tartışılmaz. Sarı-kırmızılıların
başarısının en büyük kanıtı,
Real Madrid kalitesinde bir takımın, 3-0 öndeyken
bile açıkça görünen tedirginliğiydi.
Belki aklımıza takılabilecek tek konu, Galatasaray'ın
İspanya'daki rövanş maçında niye Galatasaray
gibi oynayamadığı. Onu da 'futbol bu...' diye cevaplayarak
geçmemizde hiçbir sakınca yok.
Galatasaray'ın bu yılki macerasından
kalan güzellikler konusunu uzatmayacağım. Bu konularda
herkesin güzel laflar etmesi ve anlaşması kolay.
Ben epeyce netameli bir başka konuyu ortaya süreceğim.
Yalnız... konunun başlığını toparlamakta
zorlanıyorum. Galatasaraylı futbolcuların bir kısmının
çocukça şımarıklığı, küstahlığı,
gaddarlığı... desem? Bir çeşit disiplinsizlik...
desem? Başlığı atamayacağım, doğrudan
konuya geçelim.
Galatasaray şu anda sadece Türkiye'nin
değil, dünyanın önemli futbol takımlarından
biri. Takım olarak bir kişiliği, oturmuş oyun
düzeni var. Maç nasıl gidiyor olursa olsun 90 dakika
mücadeleyi bırakmayan oyuncuları var. Sıkı
bir seyircisi var.
Fakat Türkiye'nin 'bazı konularda' en
aşırıya kaçan futbolcuları da bu takımda.
Ne yazık ki, Taffarel gibi, Ergün gibi, insan' kalite,
efendilik, ama aynı zamanda (hilebazlık değil görev
bilinci anlamında) profesyonellik bakımından adları
futbol tarihinin en güzel sayfalarına şimdiden yazılmış
futbolcularla aynı takımda. Suat gibi, Popescu gibi topçularla
aynı takımda.
Benim en çok gözüme batanlar, başta
bir yeşil saha canavarı olmaya aday genç Emre olmak
üzere, Emre Aşık, Arif ve Vedat. Aslında doğru
düzgün bir insan olduğu belliyken bu sınıfa
geçmek için anlamsız bir şekilde uğraşan
Okan'ın ve her türlü itip kakmaya, tekmeye rağmen
'işine bakan' bir futbolcuyken bazen birden acayip işler
yapan Hasan Şaş'ın bu haleti ruhiye değişimlerini
de 'çevre etkisi'ne bağlayabiliriz sanıyorum.
Kendi arkadaşları dahil mümkün
herkesle dövüşmeye hazır Vedat'ı geçiyorum.
Aklı fikri sahte penaltı yaptırmakta, elle top almada
falan olan, her türlü saha içi karışıklıkta
punduna getirip rakiplerden birine bir 'pislik' yapma peşindeki
Arif'i de.
Emre Aşık, bir futbolcu olarak muhatap
alınması sahiden zor bir genç adam. Daha önce
oynadığı takımlarda da aynıydı. Hangi
hırs, hangi kin, onu meslektaşlarına karşı
böyle davranmaya itiyor, bunu maçları izleyerek anlamamız
mümkün değil. Bu genç adam niye her an rakiplerine
yumruk atmaya hazırdır, bilemiyoruz.
Onu da geçip 'esas' Emre'ye geleyim. Emre
Belözoğlu'nun kırk yılda bir yetişen cinsten,
özel yeteneklere sahip bir futbolcu olduğunu kimse tartışamaz.
Buna karşılık, onun bu genç yaşta niye
bu kadar 'kötü ruhlu' oynadığını tartışmak
gerektiğini de kimse inkâr edemez. Futbol içi itiş
kakışta, dirsek, zaten kirli bir araçtır. Bazı
futbolcular, hafif geriden kendilerine müdahale etmeye çalışan
rakibi ekarte etmek için dirseğini kullanır. Ama
şiddetli dirsek darbesi, yine de pek teamül sınırları
içinde sayılan bir hareket değildir. Galatasaray'ın
'genç Emre'si, karna, göğse de değil, surata
dirsek vurmayı meşru bir mücadele aracı sayıyor.
Antalyasporlu Attila ile Real Madridli Figo'ya kısa süre
arayla reva gördüğü bu 'operasyon', bir futbolsever
olarak benim kanımı dondurdu.
Emre'nin saha içi tavırları uzunca
bir inceleme konusu olabilir. Topla oynarkenki yeteneği hepimiz
için tartışmasız olan bu genç futbolcunun
tekme atarkenki ustalığı pek konu edilmiyor. Öyle
kritik tekmeler atıyor ki, genellikle tam sakatlamacasına.
Onun içindeki kinin ve acımasızlığın
kaynağının da futbol sahasında olduğunu
sanmıyorum.
Emre'ninki gibi bir futbolculuk ve insanlık
anlayışının, başarıdan başka
hiçbir şeyi gözü görmeyen Galatasaray camiasından
tepki görmemesini galiba artık garipsememek gerekiyor
(bunu, başka camialar daha farklı, anlamında söylemiyorum;
genel durum bu). Ama futbol basını, bütün angajeliğine
rağmen, Figo'nun burnunun ñEmre'nin dirsek darbesiyle-
kırılmış oluşundan şöyle mi sözetmeli:
'...Emre'nin dirseğiyle nakavt olan Luis Figo'nun burnunun
iki yerden kırıldığı belirtildi' (Sabah,
20 Nisan).
Diyeceğim, tecessüm etmiş bir futbol
güzelliği ñİslâm Abi'nin ruhu şâd
olsun- olabilecekken bir ruh çirkinliği numûnesi
haline gelmeye aday bir gencin, ne yaparsa yapsın, sırtını
sıvazlamakla hep beraber kötülük yapıyoruz.
Kendi kulübü, başarıyı getirdiği sürece
Emre'nin her türlü çirkinliğini ödüllendirecek,
belli. Futbol basınının da hiçbir çirkinlik
umurunda değil ki, bu meseleyle uğraşsın. Olan
Emre'ye ve tabiî ki futbola olacak böylelikle.
Bir başka kötü ihtimal de var: Şimdi
Emre belki İtalya'ya gidecek. Orada bu haince ustalıklı
tekmelerini, dirseklerini atacak bir-iki... Sonra bu işlerde
ondan daha tecrübeli birileri çıkıp 'öyle
olmaz böyle olur' diyecek...
Galatasaray takımını bu yılki
Avrupa başarısından ötürü tebrik ediyor,
Emre'leri ve futbol basınını bahsettiğim konu
nedeniyle bir daha kınıyorum. (20
Nisan 2001)
SAYFA BAŞI
Çirkin, kötü
ve iyi
Haşin taraftar, şımarık
genç yıldız,
şan olsun diye oynayan küçük takım...
Bizdeki alışılmış futbol
gazeteciliğinin dışına taşmak, sahici gazetecilik
yapmak isteyen meslektaşlara yardımcı olmak amacıyla,
kendimi bir 'gündem toplantısı'nda sayıyor ve
üç konu öneriyorum.
Taraftar zihniyeti değişecek mi?
İlki, o muhteşem Gaziantepspor-Fenerbahçe
maçı dolayısıyla çok öne çıkarılan
'taraftar kazandı' mevzuuyla ilgili. Fenerbahçe taraftarı,
şimdiye kadar görülmemiş bir iş yaparak,
ikinci yarı için sahaya (3-0 yenik) çıkan
takımı ayrı ayrı tribünlere çağırdı
ve alkışladı. Bundan etkilenmeyecek futbolcu zor
bulunur. Nitekim bu tavır fazlasıyla işe yaradı.
Fener seyircisinin bu tavrı şüphesiz
birdenbire ortaya çıkmadı. Bir süredir taraftarlar,
yenilip dönen takımlarını alkışlarla
karşılıyor, 'yensen de yenilsen de...' muhabbeti
yapıyor. Bu işlerin kulüple ilişkisini bilemiyoruz
haliyle, ama sonuç itibarıyla çok da önemli
değil. Taraftar protesto edecek olsa kulüp durduramazdı.
Aynı şeyi Yimpaş Yozgatspor yenilgisinden
dönen Galatasaraylılara Cimbom taraftarları yapmıştı.
Beşiktaş seyircisiyse zaten arasıra böyle davranır.
Şimdi... bu konuda sağlam bir tesbit
yapıyoruz iddiasıyla ortaya çıkmadan önce
elbette ligin sonunu, şu anda yenilgilerden sonra takımını
bağrına basan taraftarların meselâ kötü
bir yenilgiyle şampiyonluk kaybedildiğinde ne yapacağını
beklemeliyiz. Veya her şeye rağmen Fener Gaziantep'e yenilseydi
ne olacağını görmeliydik.
Yine de, özellikle Fenerbahçe-Gaziantepspor
maçındaki taraftar davranışının 'galibiyet
getirmiş' oluşunun ñbunun sahiden böyle olup
olmadığı önemli değil, taraftarın
buna inandığı kesin ve bu önemli-, etkileri
geleceğe uzanabilir. Taraftarda, 'kendi takımımı
harcamazsam kazanma şansımız artıyor' inancı
oluşabilir. Bu da futbol âlemimizin en büyük
sorunu olan linççiliğin zayıflaması anlamına
gelebilir.
Acaba sahiden böyle bir eğilim, böyle
bir gidişat var mı? Işık güçleniyor
mu, geçici bir parlama mı izliyoruz? Cevapları araştırmaya
değmez mi? En azından, böyle bir araştırma
için zaman çok uygun değil mi?
Emre'yi ne kışkırtıyor ne durduruyor?
'Sürekli Ofsayt'ı takip edenler bilir,
Galatasaraylı Emre'nin saha içi pislikleri, sakatlamacasına
attığı kast' tekmeler, en çok takıldığım
şeyler arasında. Fakat 22 Nisan'daki Rizespor maçında,
bunlara hiç kalkışmayan, sadece çok çalışan
ve her zamanki kadar gösterişli değil, ama çok
yararlı şekilde oynayan, tekme yediğinde en fazla,
'Abi olmaz ki ya...' sızlanmalarında bulunan, bambaşka
bir Emre izledik.
Bu durumda, Emre'nin saha içi pisliklerinin
onun kişiliğinin ayrılmaz parçası olduğunu
düşünemeyiz. Ya da ñbazı futbolcular
sahiden böyledir- saldırganlığı sınırlandığında
bunun oyununa da olumsuz şekilde yansıdığını
düşünemeyiz.
Demek ki, araştırmalıyız: Emre
kendisini sadece futbolculuktan değil insanlıktan uzaklaştıran
haince ve şımarıkça hareketleri niçin yapıyor?
Veya: Rize maçında onu bunlardan uzak tutan neydi? Yoksa
oyuna katacağı 'pislik' düzeyini duruma göre,
maçına göre ayarlıyor mu bu genç adam?
Birileri yardımcı oluyor mu ona bu konuda? İki yönde
de!
Emre çok yetenekli ve gelecek vaat eden bir
futbolcu olduğu için bu sorular her futbolseveri yakından
ilgilendirir.
Siirt Jet-Pa niye hâlâ oynuyor?
Alışılmıştır; küme
düştüğü belli olan takım dağılır.
Bir kısım futbolcu hiç oynamaz, bir kısmı
sahada dolaşır, bazen oynamaya niyetlenseler de, yedikleri
ilk golde işi bırakırlar, motivasyonları kalmamıştır,
vs... Adana örneği ortada.
Ancak Siirt Jet-Pa takımı, yenik
durumdayız, anlamı yok, düştük, ettik,
bakmadan oynuyor. Yiyor, yılmıyor, gidip atıyor.
90 dakika koşuyor. Yenilmezlik havasındaki Kocaeli'yi
ata yiye, yiye ata yenmek kolay iş mi?
Siirt Jet-Pa'lı futbolcuları motive
eden nedir? Prim mi? Elbette hayır. Bütün menecerler,
kulüplerin transfer sorumluları gelip Siirt Jet-Pa
maçlarını mı izliyor? Yoo.
Burada sahiden futbolun bir oyun olduğunu
yeniden keşfetmemizi sağlayacak birşeyler mi var
acaba? Bir tür 'insanlık onuru' durumu mu var?
Eğer Siirt Jet-Pa bundan sonraki haftalarda
da aynı takım ruhunu ve oyunu sürdürürse,
araştırmaya değmez mi?
...
Evet, biraz da spekülatif, ama üstüne
gidilse bize 'artık önümüzdeki maçlara
bakıcaz' dışında birşeyler okuma şansı
verecek konular... (23 Nisan 2001)
SAYFA BAŞI
Gençlerbirliği'nin
niye 'canı istemiyor'?
Ve Gençlerbirliği kendi sahasında
Denizlispor'a da yenildi: 4-2. Adı genellikle 'iyi futbol',
'güzel mücadele' vs. ile özdeşleştirilen
ve her yıl üç büyüklerden birinin ya da
öbürünün başına belâ olan bu
takım, Türkiye Kupası finalisti oluşundan bu
yana, pek az zaman, pek az ülkede görülecek tarzda
düşüşe geçti. Ama ne düşüş...
Geçenlerde hem meslektaşlara hizmet olsun
diye hem de 'spor basını niye yüzeyin biraz altına
inmez?' sorusunu bir daha sormak için, üç konu önermiştim.
Bunlardan biri, 'Siirt Jet-Pa niye hâlâ oynuyor'du.
Bununla aynı çalışma içerisinde, Gençlerbirliği'nin
durumu da ele alınabilir.
'E, şampiyon olacak halleri zaten yoktu, düşme
tehlikesi içinde de değiller, niye oynasınlar?' gibi
bir açıklama başlangıçta vaziyeti izaha
yeterli gibi görünüyorsa da, bu açıklamayı
kabul ettiğimiz takdirde, başta Gençlerbirliği,
pek çok takımın şimdiye kadar niye 'oynadığı'nı
anlamak zorlaşır. Ben dahil pek çok insana Gençlerbirliği'ni
sevdiren, genelgeçer ölçütlere göre harb'
başarı sayılabilecek hiçbir hedef ortada yokken
bu takımın canını dişine takıp oynaması,
üstelik güzel oynamasıydı. Buna 'zevk için
oynamak' denebilir pekâlâ. Şimdi aksini görüyoruz.
Siirt Jet-Pa'nın, küme düştüğü
kesinleşmesine rağmen hâlâ 90 dakika top oynuyor
oluşu, attığı gollerden sonra sahiden seviniyor
oluşu, 2000'ler Türkiye'si için nasıl bir yüz
akıysa, Gençlerbirliği'nin durumu da üstünde
o kadar düşünülmesi ve kaygılanılması
gereken bir acayiplik.
Üstüste bu kadar maç kaybeden,
başka herhangi bir takım olsaydı, sorun daha hafif
sayılırdı. Ama Gençlerbirliği tam da, ortada
meselâ futbol basınının 'motivasyon' sayacağı
şeyler yokken oynayıp maç kazanarak kazanmıştı
karakterini. Bunun yanısıra, aynı takım, muhteşem
bir futbolla büyüklerden birini devirdiğinin haftasında,
sahada sürünerek olmadık birilerine yenilebilirdi.
Bu da onun karakter özelliğiydi. Yani bu takım, taraftar
tabiriyle, 'canı isterse oynuyor'du.
Şimdi gördüğümüz,
kupada finale kalışından bu yana Gençlerbirliği
takımının canı futbol oynamak istemiyor. İşte
cidd' sorun saymamız gereken şey bu. Çünkü
bu durumda kırmızı-siyahlı futbolcular,
hem 'zevk için' oynama duygularını ve güdülerini
kaybetmiş görünüyorlar hem de aslında yapmayacakları
bir işi yapacakmış vaadiyle ortaya çıkmış
oluyorlar. Hani Başkan İlhan Cavcav gelip, 'Nasıl
olsa yerimiz belli, çekilelim ligden,' dese, pek itiraz olmayacak
sanki.
Türkiye ligi için önemli bir unsurdur
Gençlerbirliği takımı. Eksilirse eksikliği
hissedilir. Tıpkı şimdi olduğu gibi.
Bunlar bir yana, Gençlerbirliği'nin birkaç
aydır gözlenen durumu, 'başarı' kontenjanı
doldurulduğunda artık çalışmak gerekmediği
yollu bir hayat felsefesinin tezahürü. Ki bu felsefenin
Türk toplum hayatına, özellikle de çalışma
hayatına yön verdiğini biliyoruz.
Gençlerbirliği, bu sezonun ikinci yarısındaki
ñTürkiye Kupalı!- performansıyla, davranış
alışkanlıklarımızın öyle kısa
sürede ve kolayca değişemeyeceğini gösteriyor.
Kaldı ki, bu alışkanlıkları aşabildiği,
'gereğini yapabildiği' için bunca başarıyı
kazanan Galatasaray'ın bile, Adanaspor'dan artakalan karşısında
nasıl toplumsal bünyemize uygun bir 'motivasyonsuzluk'
pozisyonuna geçtiği ortada.
Velhâsıl; bu yıl, şaka maka
değil, Türkiye Kupası'nı kazanan Gençlerbirliği
takımının mecburen sahaya çıkar halde bulunuşu,
meselelerin derinine inmeye niyetli bir futbol basınında
'motivasyon' konusunda akıllar fikirler yürütme vesilesi
yapılabilirdi.
Beklediğimden değil, öylesine söyledim...
(30 Nisan 2001)
SAYFA
BAŞI
|