|
Hürriyet'in köşelerini turluyoruz, bize
ne yapıyorlar, bakıyoruz
Köşeyazarı zararlıdır ilâveten
İki yazıdır sürdürdüğümüz "köşeyazarı"
tartışmasına bir örnek üzerinden devam edelim. (>
İLK YAZI, > İKİNCİ
YAZI.) Avrupa ınsan Hakları Mahkemesi'nin, Refah Partisi'nin
kapatılmasını doğru bulması, 1 Ağustos'ta bütün gazetelerin manşet
haberiydi. Bir gazetenin, Hürriyet'in, bu konuda yazmış belli başlı
yazarlarının köşelerini turlayalım. Ve bakalım, bu köşeyazıları
bize neler anlatıyor? Haberin ötesini berisini daha güzel anlamamızı
sağlayacak ek bilgiler mi veriyor? Olaya daha geniş bir perspektiften
bakmamızı sağlayacak görüş zenginlikleri mi getiriyor?
Birinci sayfadaki anonsları saymazsak, gazetede,
Refah Partisi'nin kapatılmasına ilişkin AıHM kararı üstüne ilk yazı,
Emin Çölaşan'ınki. Başlığı, "Din tüccarlarına geçit yok".
Şimdi Çölaşan'ın bu yazısındaki görüşleri özetliyor, araya da değerlendirmelerimi
katıyorum. Hürriyet köşeyazarlarından özetlediklerim italik, benim
laflarım düz.
Emin Çölaşan'ın buruk sevinci
Çölaşan, Avrupa ınsan Hakları Mahkemesi'nin Türkiye
lehine karar vermesini beklemezmiş. Çünkü Türkiye'de bölücülük ve
şeriatçılık gibi işlerle uğraşanlar "demokrasi", "ifade
özgürlüğü" gibi kavramları kendi çıkarları doğrultusunda saptırmayı
beceriyorlarmış.
Köşeyazarı burada ilginç bir denklem kuruyor. AıHM'ye,
daha önceki kararlarından ötürü çok kızdığı, ama tam da bu mahkeme
onun işine gelecek bir karar aldığı gün adamların karizmasını çizmek
istemediği için, "bizim lehimize karar vermelerini beklemezdim,
çünkü onlar zaten şöyle böyle" diyemiyor, Türkiye'deki bölücü
ve şeriatçı mihrakların mahkemeyi kandırabileceğini imâ ediyor.
Çölaşan'a göre, Erbakan ve arkadaşları, vaktiyle,
sığınacakları Batı kurumları yokken Batı'ya veryansın etmişler,
sonra "demokrasi, ifade özürlüğü, fikir özgürlüğü" kavramlarının
arkasına saklanıp Batı'dan destek istemişler. Oysa iktidara gelseler
ilk önce bu kavramları yok ederlermiş.
Buradan, Emin Çölaşan'ın bahsettiği kavramlarla
ilişkisi hakkında okurun edineceği izlenim, köşeyazarının bu kavramlara
pek düşkün olduğu. Bunun böyle olmadığını biliyoruz, ama işin bu
kısmına takılmayalım. Köşeyazarı, birileri hakkında spekalüsyon
yapıyor: Gelseler, önce bunları yok ederlerdi, diyor. Katılalım
katılmayalım, bu haliyle bu, sadece bir spekülatif görüştür. "Çünkü"sü
yoktur.
Çölaşan, AıHM kararını övemediği için, aleyhine
karar verilenlerin bunu ne kadar hak ettiği mevzuuna kayıyor ister
istemez. Din sömürüsü yaparak zengin olmuşlar. 80 bin dolarlık arabalar,
villalar, vs... Aslında şiddet de kullanacaklarmış. AıHM kararına
üzülmüş gibi yapan "Tayyip" aslında seviniyormuş. Karar
lehine çıksa Erbakan siyasete dönecekmiş, ama şimdi Batı'nın ne
mal olduğunu zaten bildiğini söyleyecekmiş. Yine de "Refah
kafası" ölmemiş, sadece birazcık bölünmüş.
Bunların da hiçbir şekilde "bilgi" sayılamayacağı,
kafamızı açmaya herhangi bir katkısının olmayacağı ortada. Çoğu
spekülatif. Yeri kahve sohbeti. Fırsat çıkmış, köşeyazarı bunu siyasî
hasım gördüğü birilerini karalamak için kullanıyor, o kadar.
Serdar Turgut: Ama onunki
de "bir" görüş..?
Bir sayfa çevirince, Serdar Turgut'un "ışte
demokrasi bu" yazısıyla karşılaşıyoruz.
Turgut, "dinî inançtan kamu politikası çıkarmaya
çalışanlar"ın AıHM kararını "siyasî" diye niteleyeceklerini,
ama karar onların lehine çıksaydı başka türlü konuşacak olduklarını
ileri sürüyor. Avrupa medeniyeti ve Amerika'nın tarihinin, demokrasiyi
yaratma tarihi olduğunu, bu tarihte her düzeyde pek çok tartışmanın,
ama pek çok acının da bulunduğunu anlatıyor. Sonra, demokrasiyi
yaratma sürecinde en önemli konulardan birinin, dinin kamu alanından
çıkarılması olduğuna dikkat çekiyor. Hıristiyan Demokrat partilerinin
varlığının, dinin siyasallaşmasına değil, dini siyasetten uzak tutmaya
yaradığını söylüyor. Sözü, dinle demokrasinin niçin uzlaşamayacağına
getiriyor.
Turgut'un yazısının, üzerine konuştuğu konuyu sahiden
araştırmış, bu konuda okumuş yazmış olduğu için, öbür köşeyazarlarınınkinden
çok farklı olduğunu hemen belirtmeliyim. Buradaki büyük sorun ise,
sahiden de Turgut'un belirttiği gibi, demokrasiyi yaratma tarihinde
pek çok hayatî tartışmanın yapılmış oluşu, ancak Turgut'un kendi
yaklaşımını bize bütün bunlardan çıkmış-çıkabilecek biricik mümkün
ve doğru yaklaşım gibi sunması. Hele, dinin bireye tanıdığı hayat
alanı, dayattığı davranış kuralları ile toplumca beraber yaşama
koşullarına dair bir "tarz" olan demokrasinin ilişkisi,
şüphesiz iki kısa paragrafta halledilebilecek cinsten bir hafif
mesele değilken, Turgut'un, kararlı ve etkili üslûbuyla, "bu
böyledir" yapması, bizzat "bireyin demokratik tavrı"
kapsamında ele alınabilecek bir sorun.
Ertuğrul Özkök "oh"
demiş
21. sayfada, gazetenin hem genel yayın yönetmeni
hem de başyazarı karşımıza çıkıyor. Genel yayın yönetmeninden başlayalım.
Ertuğrul Özkök'ün yazısı, "Hitler'in bıyığı,
Duçe'nin gömleği, Hoca'nın sarığı" başlığını taşıyor. Özkök,
AıHM kararının bu yönde olacağına dair Hürriyet'te daha önce yeralan
haber doğrulandığı için "oh" çektiklerini anlatıyor. Sonra
AıHM kararında rol oynayan, "çok hukukluluk" tartışmasına
değiniyor ve bunun ikiyüzlülük olduğunu, demokraside böyle şey olmayacağını
belirtiyor.
"Çok hukukluluk", elbette bir gazete
köşesinde üç-beş satırla geçiştirilebilecek bir konu değil. Çok
boyutlu bir tartışma. ıstelik, böyle bir kavramın ortaya atılması
ve böyle bir tartışmanın yapılması, durduk yerde birilerinin işgüzarlığı
yüzünden olmadı. Bu, tam da, Serdar Turgut'un bahsettiği, kesin
kurallara sahip dine bağlı insanların bunlara tâbî olmak istemeyenlerle
nasıl birarada yaşayacağı sorununa çözüm olur mu acaba, diye ortaya
atılmış bir kavram. Özkök, çok hukukluluk kavramını sadece birilerinin
aslında başka amaçları gizlemek için kullandığı bir taktiğin aracı,
bir "ikiyüzlülük" örneği olarak nitelerken, koskoca tartışmayı
bir çırpıda harcıyor, kendini de "bu işleri aşmış" biri
konumuna yükseltiyor. "Demokraside böyle şey olmaz" demeye
elbette hakkı var. Ancak o bunu, "pekâlâ olur" diyenlerin
hiç bulunmadığı, bulunamayacağı bir ortamda söylüyor. Yani aslında
okura, "ben tartışmayı biliyorum, bizim taraf haklı"nın
ötesinde bir şey söylemiyor.
Sözde demokrat bir aydın türünün terörü yüzünden
Refah Partisi ve onun devamcılarının demokrasiyla bağdaşmayan hareketlerine
ne zamandır ses çıkarılamadığından yakınan Özkök, şimdi herkesin
aynı toplumsal mukaveleye imza atacağını ve uymak zorunda kalacağını
vurguluyor.
"Sözde demokrat aydın terörü" diye
anlattığı şey, yine, Özkök'ün yönettiği hiçbir yayın organında sesini
duyuramayacak birilerinin görüşleri ve tavırları. Özkök, sözde falan
da olmayan, resmî kaynaklı "terör"ün bazı tartışmaları
acımasızca bastırmış oluşunun, bu bahsettiği manzaranın ortaya çıkışındaki
rolünden hiç sözetmiyor. Sonra, "toplumsal mukavele" gibi,
Türkiye'de "toplum"un hazırlanmasına hiçbir zaman hiçbir
şekilde katılma imkânı bulamadığı bir şeyi önümüze sürüyor. Böylelikle,
Türkiye'de "toplumsal" olana da devletin karar verdiği
bir ortamda yaşıyor oluşumuzu unutuyoruz. Toplumun, mukavele yapmak
olsun, kendi hayatı üzerine karar vermek olsun, her türlü siyasî-toplumsal
etkinlikten uzak tutulduğu gerçeğini bir kenara itiyoruz. Özkök,
"asker ne der?" etkenini şüphesiz en az benim kadar iyi
biliyor. Ama bugün öyle gerektiği için, sanki bir Avrupa ülkesiymişiz
gibi, bünyemize uygun olmayan ölçüler kullanıyor. Görüldüğü üzre,
burada açıkça bir siyasî-ideolojik tercih ve bir "duruş"
var.
Özkök'e göre artık Türkiye'de siyasî ıslâm defteri
kapanmış. "Kanlı mı kansız mı" diyenlerin önünde artık
sadece "kanlı yol" kalmış, o yolun da nereye çıkacağını
bilirlermiş. Yani, "Erbakan ve o mâlûm kafa parantezi"
kapanmış.
Burada da son derece spekülatif bir görüşle karşı
karşıyayız. Böyle bir görüşü ortaya sürenin, "çünkü"sünü
de yanına iliştirmesi kaçınılmazdır, eğer ciddiye alınmak istiyorsa.
Ama köşeyazarının kaygısı, bir "görüş" belirtmek değil.
Siyasî mesaj vermek.
Oktay Ekşi ve "Türkiye"si
Gelelim gazetenin başyazarına.
AıHM kararı, Oktay Ekşi'nin "Ve hukuk konuştu..."
başlıklı yazısına göre, Erbakan'ın 30 küsur yıldır izlediği, dini
kullanarak siyaset yapma çizgisinin hukuk karşısındaki iflasını
ilân etmiş.
"ıflas"tan kasıt ne burada? "Artık
kimse bu çizgiye itibar etmez" gibi bir durum mu yoksa teorik,
siyasî bir içeriği mi var bu sözün? Ekşi "hukuk karşısındaki
iflas"tan sözettiğine göre, bu çizginin bir tür hukukta yeri
olmadığını anlıyoruz. Olayımızda bu ancak, AıHM'nin esas saydığı
bir hukukî zemin olabilir. O halde Ekşi, bu mahkemenin başka konularda
da verdiği kararlara kesinlikle aynı muameleyi yapmak zorundadır.
Daha önemlisi, bize bu hukukun ne olduğunu açıklamalıdır.
Hürriyet başyazarına göre, kiliseyi üç yüzyıl önce
politikanın dışına çıkarmış Batılılara, camiyi iktidar yapmaya çalışan
zihniyetin tehlikelerini anlatamıyormuşuz, ama ıran'ın mollalarını,
Afganistan'ın Taliban'ını görünce uyanmışlar.
Batı'nın, siyasî ıslâm'a yaklaşımında ıran ve Afganistan'daki
rejimlerin uygulamalarının rol oynadığına dair kanıt nedir? Türkiye'de
siyasî ıslâm tartışması asıl olarak 1980'lerin sonuyla 1990'larda
alevlendi. Çünkü Refah Partisi bu dönemde güçlü bir odak haline
geldi. ıran Devrimi 1979'da oldu. O tarihten beri mollaların ne
mal olduğunu Batılıların da görmesini sağlayacak her türlü olgu
var ortada. "Yeşil Kuşak" teorileriyle komünizme karşı
siyasî ıslâm'ın desteklenmesi, asıl olarak ABD'nin işi. Dinin toplumsal
etkisini sol-sosyalizm aleyhine genişletmeye çalışmak da bir 12
Eylül politikası. "Avrupa bize Müslüman olduğumuz için dışlıyor"
mevzularını da buraya katın, bakın işler nasıl iyice karışıyor.
Bu durumda, Batılılar tehlikeyi görmüyordu, ıran ile Afganistan'ı
görünce uyandılar, demenin gerçeklik derecesi kaç arşındır?
Öte yandan, "camiyi iktidar yapmak" ne
demektir? Refah Partisi, cami hocalarının bir hareketi miydi? Hayır.
ıslâm'ı kalkan edip politika yapan siyasî önderlerin hareketiydi.
Pek çok nedenle, toplumsal katılım da bulabilmişti. Türkiye'deki
siyasî ıslâm'ı "camiyi iktidar yapma" diye tanımlamak,
ancak memleketimizde beş-on gün geçirmiş, kolaycı ve hazırlopçu
bir Batılı gazetecinin yapabileceği bir tariftir. Gerçek tarif bundan
daha da "tehlikeli" bir yönelime işaret edebilir ya da
belki daha masum bir görüntü verir, bu önemli değil. Önemli olan,
köşeyazarının, kararlılıkla mücadele ettiği konudaki... haydi kibar
olayım yine, "bilgi eksikliği".
Oktay Ekşi'nin en "flaş" lafına göre,
AıHM, Türkiye'de politika yapacak olanların alanını "tam Türkiye'nin
istediği gibi" sınırlamış. Demokrasiyi yıkmak istemenin demokratik
bir hak olmadığı artık kesinleşmiş.
En büyük problem burada. Köşeyazarının, "Türkiye'nin
istediği gibi" derken kastettiği "Türkiye" kimdir?
Size hiç soruldu mu, politikanın alanı ne genişlikte olsun, içinden
yol geçsin mi, çakıltaşı mı döşeyelim, falan diye? Şahsen bana sorulmadı.
Sorulmadığı halde lafa karışmaya kalktığımız için de başımıza gelmeyen
kalmadı. Köşeyazarının "Türkiye"si, kendisinin yakın durduğu
mâlûm iktidar odaklarıdır. Kime istiyorsa yakın durur, kendi bileceği
iş. Ama birilerinin bizim adımıza şunu veya bunu sınırladığı, bunu
da hepimizin "istediği" şey diye sunduğu bir ortamı pek
seviyorsanız, "demokrasiyi yıkmak isteyen hareketlere demokraside
yer var mı?" gibi bir tartışma zaten sizi ilgilendirmiyordur.
Hülâsa...
Bu maratonu, sadece, köşeyazarlarının nesnellikten
ve bize bilgi vermekten ne kadar uzak, ne kadar öznel olduğunu göstermek
için yapmadım. Köşeyazarının nasıl, ancak bir siyasî mücadeleye
angaje olduğu, ortadaki haberi birtakım amaçlar doğrultusunda eğip
büktüğü sürece yazabildiğini, hattâ yazdıklarının tamamen bundan
ibaret olduğunu somut örnekler üzerinde gösterebilirim umuduyla
yaptım.
Türkiye'de benim şimdi izah etmeye çalıştığım gibi
bir görüşü savunmanın ne büyük bahtsızlık, ne büyük saçmalık ve
gafillik olduğunu bilmiyor değilim. Başka çarem yok sadece. Bu yüzden
söyleyeyim: Köşeyazarı, günlük gazete denen bir yayın organında
yazıyor. Bu organın işi, bize haber vermek. Oysa köşeyazarı, haberle
aramıza giriyor. Belirli bir haberin gerektirdiği geri plan veya
çerçeve bilgilerini aktarmıyor bize. Tavır koyuyor. Haberi hangi
tavırla, neye hizmet ettiğini bilerek okumamızı istiyor. Köşeyazarı
bizi militan yapmaya çalışıyor.
Bu açıdan baktığınızda, bir PKK yayın organıyla
Hürriyet gazetesi arasında nitelik farkı kalmıyor. Sadece amaç farkı
var. Çünkü ikisi de siyasî mücadele organları. PKK organında muhtemelen
kimin hangi yazıyı yazacağını ve ne yazacağını birtakım sorumlular
belirliyordur, Hürriyet'te buna gerek kalmıyor, çünkü zaten herkes
nerede dans ettiğini biliyor.
Şöyle sorarak bitireyim: Biz, günlük gazetede,
ele aldıkları konular hakkında kendi önyargıları, kompleksleri,
maksatları dışında pek bir şey bilmeyen insanların hezeyanlarını
okumak zorunda mıyız? Değiliz. Ya da, kendi tercihlerini bize biricik
gerçek olarak dayatsınlar diye birtakım insanlara zihnimize el atma
hakkının verilmesi meşru mudur? Değildir.
Köşeyazarı, sadece gereksiz değil, zararlıdır da.
|