|
M U H A T
A B I M I Z MS E R D A RMT
U R G U T . . .
11
Eylül sonrası mitoslar
'Sahte tablo' çizen ressam
Serdar
Turgut Medyakronik eleştirisi: Biraz ayıp olmadı
mı?
Özkök'ün elektrikli testeresi
Medyakronik'ler falan
olmasın, âlemin kralları rencide edilmesin
Şimdi de ikiyüzlü ilân
edildik
Medyakronik'ler falan
olmasın, âlemin kralları rencide edilmesin
Şimdi de ikiyüzlü ilân edildik
Sevgili okurlar, bir süre önce, Hürriyet
gazetesi köşeyazarlarından Serdar Turgut'un Medyakronik
hakkında yazdığı, hakaretler ve izan eşiğini
aşmış suçlamalar içeren yazısına
ayrıntılı bir cevap verdim. Kendisine niçin
Hürriyet gazetesi ve Ertuğrul Özkök'ün
Medyakronik'te -ve özellikle benim tarafımdan, Haysiyet'te-
sıkça konu edildiğini izah ettim (>
"Özkök'ün elektrikli testeresi").
Tahmin edebileceğiniz gibi, Serdar Turgut bunu yok saydı.
Çünkü her mâkûl insanın rahatlıkla
ayırt edebileceği üzre, Hürriyet'e ilişkin
tutumumuzun nedeni, herhangi bir kompleks, "kin" vs. değil,
bu gazetenin özel önemi ve genel yayın yönetmeninin
özel tavrıydı. Siz de okursanız ikna olacağınızı
sanıyorum.
Şurası önemlidir -ve bunları
hatırlatmamın sebebidir-: Uzun cevabımda da belirttim
ki, Serdar Turgut aslında benim ona cevap verirken söylediklerimin
çoğunu bilmeyen ya da akıl edemeyecek biri değildir.
O halde niye öyle yazmıştı? Bunu kurcalamadım.
Çünkü böyle bir kurcalama, onun niyetleri hakkında
ahkâm kesmeye girerdi artık.
Lâkin bu köşeyazarı, Medyakronik
hakkındaki bu bahsettiğim yazısında yaptığı
şeyi 16 Ocak günü de sürdürdü ve bu
sefer de bize "ikiyüzlü" dedi. Sabah yazarı
Gülay Göktürk'ün sübyancılığı
savunan yazısına Medyakronik'te tepki gösterilmemiş
oluşundan ve Hürriyet'e yönelik bir eleştirimizden
sonra gazetenin telâfi girişimini değerlendirmemiş
olmamızdan hareketle. Ve Göktürk'ün kayırılmasının
nedenini de açıkladı: Medyakronik'çilerin Göktürk'ün
politik tavrını "kendilerine yakın görmesi".
Böylece, kendisinin ilk yazısında
bizi suçlarken ürettiği "karakter suikastı"
kavramının hakkını bir daha vermiş oldu.
Sübyancılık, Göktürk,
vs. meselelerine kısaca değineceğim. Ama önce
Turgut'un en çok merakımı uyandıran tavrından
sözedeceğim.
Eleştiri ile "yok sayma" aynı
şey midir?
Serdar Turgut'un iki konuda da haklı olduğu
Medyakronik'in giriş sayfasında kabul edildi, gereken
açıklama orada var. Yani: (1) Medyakronik günlük
gazetede sübyancılığın savunulmasına
yeterli tepki göstermemiştir; (2) Hürriyet'in çocuk
pornosu fotoğrafı bastıktan sonra kendince özür
dilemiş oluşu değerlendirilmemiştir.
Serdar Turgut veya herhangi bir insan, biz bu hataları
yaptığımız anda da çıkıp Medyakronik'i
eleştirebilir, "yanlış" yaptığımızı,
"çok yanlış" yaptığımızı,
"çok çok yanlış" yaptığımızı,
bunun "çok çok kötü" olduğunu
söyleyebilirdi, söyleyebilir. Temellendirebildiği
sürece, bu tür iddiaları çeşitli sertlik
derecelerinde ortaya atabilir.
Peki, Serdar Turgut ne yaptı?
Önce, hiç sesini çıkarmadı.
Yani Medyakronik'in bu hataları yapmış olması
ona göre sözü edilmeye değer bir sorun değildi.
Sonra, ilk yazısına verilen cevaba bir karşılık
verme gereğini duydu ve dolaylı yolu seçti: "Ama
siz de şöyle şöylesiniz!" Bunu yaparken
Medyakronik editörlerinin "politik tavır" bakımından
özdeş olduğu uydurmasını ortaya sürdü,
hepimize topluca art niyet atfetti. Ve ikiyüzlü olduğumuzu
söyledi. Ardından, böylelikle "objektif kalabilme
özelliğimizi tamamen yitirmiş" bulunduğumuzu
ilân etti. Sonra da sayfamızı artık okumayacağını
bildirdi.
Niye bütün bu dolambaç ve abartma?
Sakın daha önce ortaya attığı
temelsiz iddiaların boşluğu kendisine sükûnetle,
birer birer gösterildiği için olmasın? Yoksa,
internetin yazı uzunluğu ölçülerini berhava
etmeyi göze alarak kendisine verilmiş bir cevabı
niçin son harfine kadar yok saysın ki? Değil mi?
Onun da söyleyecek iki şeyi olmalıydı herhalde
onca lafa karşılık.
Cevap veremediği için bizim hatalarımızı
öne sürdü.
Ben Serdar Turgut'un tavrını hiç
samimi bulmuyorum, bir. Büyük haksızlık ettiğini
düşünüyorum, iki. Ve Türkiye'deki köşeyazarları
dışında kimsenin kendisinde hak göremeyeceği
bir işi, başka insanlara hakaret etme, onları şu
bu ilân etme işini herhangi bir iç rahatsızlığı
duymadan yapmaya başladığını düşünüyorum,
üç.
Çünkü aslında her şey
o kadar basit ki. Serdar Turgut'un şunu biliyor olması
yetmez mi: Medyakronik'in Gülay Göktürk veya herhangi
bir konudaki yanlışını eleştiren bir şey
yazıp yollasa, bu ânında "Medyakronik'e eleştiri"
başlığı altında sayfaya konur. Nitekim,
onun yazısı üstüne hemen düşünüp
taşınıp kendisinin eleştirilerinin haklı
olduğunu ilk sayfanın tepesinden ilân etme yoluna
gidildi. Serdar Turgut istese her zaman bizi tam da burada, bizim
"mahallemizde" eleştirebilirdi. Bizi uyarsa, ihmalimize
dikkat çekse, hemen ilgilenilirdi. Kanıtı, Medyakronik'in
bugünkü ilk sayfasında.
Şunu düşünmek gerekmez
mi: Turgut niye bizi uyarmak, doğru dürüst muhatap
alıp eleştirmek yerine gazete köşesinden hakaret
etme ve hakkımızda şaibe yaratma yolunu seçiyor?
Cevabı yine kurcalamayayım; köşeyazarının
genel yayın yönetmeniyle ilişkisi ve karakter meseleleri
hakkında Turgut'vari spekülasyon kulvarına girmeyeyim.
"Politik tavır" meselesi
Kendi hesabıma, Göktürk'ün
yazısı yayımlandığından beri, "ne
yapsam" diye düşünüyordum. Ancak Serdar
Turgut'un her türlü gazetecilik rezaletinin bahanesi gibi
öne sürdüğü "gündelik trafik"
bizim için de geçerli. Sübyancılık gibi
bir konunun internette, günlük medya eleştirisinin
tozu dumanı arasında ve öyle bir tempoda nasıl
tartışılabileceğini canlandıramadım
zihnimde. Yolunu bulamadım. Sadece geçen gün, Engin
Ardıç'ın bir yazısı üzerine yazdığım
küçük bir yazıda, Ardıç'ın Göktürk'ü
"haklı olarak" eleştirdiğini araya sıkıştırabilmiştim.
Dolayısıyla, Turgut'un bu eleştirisi
haklı. Çünkü Göktürk'ün yazısı,
Medyakronik'te olduğu gibi, Haysiyet'te de ciddî bir şekilde
konu edilmeliydi. Eksik kaldı. Eleştirilmeliyiz.
Ama tabiî ben de dönüp Serdar Turgut'a,
Gülay Göktürk ile benim "politik tavır"
bakımından nasıl bir yakınlığımız
olduğunu sormalıyım. Özellikle de, kendisini,
Göktürk'ü ve beni yanyana dizse, kimin kime daha
"yakın" duracağına ilişkin görüşünü
merak ediyorum.
Sübyancılık konusunda iç rahatlatalım
Eğer çok merak ediyorsa, Serdar Turgut'a
sübyancılık konusundaki görüşümü
kısaca söylemeye çalışayım:
Cinsellik âleminde biricik ölçünün
karşılıklı rıza olması gerektiğine
inananlardanım. Bu, içgüdüsel yönelimlerini,
duygularını anlamlandırabileceği, düşünce
yoluyla varılmış kararlar verebileceği, insan
ilişkilerine dair çeşitli değerleri gözetebileceği
varsayılan -"yetişkin" olsa olsa bu anlama
gelmelidir- insanların, eğer isterlerse her türlü
cinsel macerayı yaşamalarının meşru sayılmasıdır.
Ancak "insan" denen gelişmiş hayvan topluluğunun
bir kısmını "çocuk" diye ayırt
ediyorsak bunun bir sebebi olmalı. İnsanın hangi
ölçütlere göre "çocuk" veya "yetişkin"
sayılabileceğini tartışabilir, bu işin
içinden sadece yaş sınırı belirlemekle
çıkamayacağımızı kabul edebiliriz.
Ama muhakkak, "karşılıklı rıza"nın
varlığından şüphe duyulmayacak birtakım
eşikler belirlemek zorunda kalacağızdır.
Bu açıdan, sübyancılık,
genel olarak, "çocukların istismarı"na
yolaçabileceği için reddedilmelidir.
Özel olarak, bizimki gibi, ortak yaşama
terbiyesinin pek az gelişmiş olduğu, kendine özgü
bir denge içinde sürdürülebilen halinin de epeyce
bozulup dejenere edilmiş bulunduğu bir toplumda "sübyancılık
serbest olsun" demenin yolaçabileceği sonuçlar,
hiçbir masabaşı liberalinin altından kalkamayacağı
boyutlarda olabilir. Bu da işin ayrı bir boyutu.
Ayrıca, bugünün Türkiye'sinde
bir gündelik gazetede sübyancılık "özgürlüğünün"
savunulması konusunda şahsen ben, meselenin özünden
önce, "Ha, tek eksiğimiz buydu!" diye düşünüyorum.
Medyakronik'in yaptığı yanlışlar
Yine Turgut'a ve Medyakronik meselesine dönelim.
"Medya eleştirisi" elbette pek zor bir iş. Üstelik,
herkesin herkeste art niyet aramaya, başkasının kayırıldığını
düşünmeye bu kadar eğilimli olduğu bir
ülkede. Biz uzun zaman Sabah'ı kayırmakla suçlandık.
Sonra Milliyet'i düşman bellemekle. Şimdi de Hürriyet'e
kin bilemekle suçlanıyoruz. Akit'e sorsanız gizli
28 Şubat'çı, Cumhuriyet'e sorsanız gizli şeriatçıyız.
Şimdi de Gülay Göktürk'e politik yakınlık
duyduğumuz iddia ediliyor.
Bir kere, Medyakronik'in -bugün de gördüğünüz
üzre- tek bir tavrı yok, çoğu zaman. Editörlerin
farklı görüşleri sık sık ayırt
edilebilir, eğer görülmek istenirse.
Bu işin en başında, şöyle
birkaç ilke saptadık, şu andaki gibi problemleri
aşmak için: (1) Eğer farklı görüşlerdeysek
ille bir ortak tavır oluşturmaya çalışmamak,
bunu açık etmek; (2) Bize yönelik eleştirileri
teşvik etmek, hakaret içermedikleri sürece sayfamızda
yer vermek; (3) Eleştirdiğimiz kişi veya kuruluşlardan
gelen cevapları, eleştirileri muhakkak değerlendirmek;
ya doğrudan yayımlamak ya da aktarmak.
Hele basında çalışan insanlardan
geliyorsa, bütün eleştirileri yayımlamaya, e-postalara
cevap vermeye, telefonlarda yaptıklarımızı uzun
uzun açıklamaya özen gösterdik. Bu işin,
basında çalışanlarla iletişim kurulmaksızın
başarılı olabileceğini düşünmediğimizden,
çoğu zaman muhabirleri, haber merkezlerini arayıp,
yazmadan önce sormayı denedik. (Bunda da yetersiziz, eleştirilmeliyiz.)
Dolayısıyla, Serdar Turgut'un iki yazısında
hakkımızda yaratmaya çalıştığı
izlenim tamamen yanlıştır. Aslında kendisi de
öyle olmadığını bildiği için,
bunu maksatlı olarak yaptığını ileri sürmek
haksızlık olmaz.
Bitirirken, kendisini, biraz vakit ayırıp
Medyakronik arşivini karıştırmaya davet ediyorum
bütün iyi niyetimle -çünkü başka
çarem yok. Sırf bu işler için, Haysiyet arşivini
sıkı sıkı düzenledim, gayet düzgün
tasnifli, orada da dolaşabilir. Kendisine ve onun iddialarını
ciddîye alanlara kolaylık olsun diye, 15 Ocak gecesi oturup,
16 Ocak'ta onun yine bizim hakkımızda yazacağını
hissetmiş gibi, Hürriyet ve Ertuğrul Özkök
ile ilgili yazıların linklerini de ayrı bir sayfaya
topladım: > "Hürriyet
ve Özkök - Bunca eleştiri niye?".
Buraya da bakabilir, "objektif kalma özelliğimizi
yitirmiş" olup olmadığımızı sınamak
için.
Sonuç:
(1) Gülay Göktürk'ün sübyancılık
yazısına gerekli tepkiyi gösteremedik. Eleştirilmeliyiz.
(2) Hürriyet'in çocuk pornosu fotoğrafından
ötürü kendince özür dilemesini yeterince
değerlendirmedik. Eleştirilmeliyiz.
(3) Bunların nedeni, Göktürk'e politik
yakınlık veya kişisel ihtiraslar değildir. Serdar
Turgut haksızlık ediyor.
(4) Serdar Turgut aslında burada nasıl
bir kafayla çalışıldığını
bildiği halde okurlarına başka bir tablo sunuyor.
Ayıp.
(5) Serdar Turgut durmadan bize hakaret ediyor.
O da hak ediyor, ama biz yapmıyoruz. Belki bir defalığına,
ben de yapsam nasıl olur, göstermek için deneyebilirim.
Birlikte epeyce seviye kaybederiz. Kötü olur.
(6) Şu Medyakronik falan da olmasa, genel
yayın yönetmenleri ve köşeyazarlarının
âlemin kralı pozisyonuna halel gelmese ne rahat olurdu...
(16 Ocak 2002)
|