|
KONUMUZ,
YENİ TÜRK KADIN DÜŞÜNÜRLERİ
VE GAZETENİN "ŞAHSİYETİ"
DıKKAT! Sayfada iki yazı var, alttakini
özellikle önemsiyorum! Nur Çintay hanımefendinin canını
sıkan ve kendisini "yoran" çiftler -yani
her şeye rağmen çok uzun süre birarada kalmayı
başaran kadın ve erkekler- üzerine kalkıştığı
aşağılama denemesinden ("Nur
Çintay sıkıldı, ayrılın çabuk!")
haberdar olmak isterseniz BURAYA
TIKLAYIN.
Radikal'in yeni köşesi, okurların tepkisiyle
karşılaştı
Hangi hayat, ne bağları?
Nihayet iş aleniyete döküldü. Radikal'in çiçeği
burnunda köşeyazarı Nur Çintay A., okurlardan gördüğü tepkilere
açık açık cevap verdi. Cesaretli bir davranıştı, tebrik ederim.
Aynı zamanda, umut kırıcıydı, endişe ederim.
Nur Çintay A. o köşede yazmaya başladığından beri
sıkıntı içerisindeyim. Çünkü burada yaptığım iş itibarıyla, yeni
bir köşeyi görmezden gelemem. Ayrıca "Hayat Bağları" köşesi,
bir başka önemli konuyu ele alma vesilesi yarattı: Gazetenin "şahsiyeti"
sorunu. Bu yeni köşenin okurdan gördüğü beklenmedik tepki ise, okur-gazete
ilişkisi üstüne konuşmaya fırsat. Sıkıntı niye peki? Şunu söylemenin
kolay olmayışından: Nur Çintay A.'nın köşesiyle ilgili temel sorun
şu ki, o köşenin o gazetede yeri yok.
Ayağımıza dolanabilecek bir mevzuu baştan halledelim:
Radikal'de yeri olmayan şey, magazin değil elbette. Aksine, farklı
bir yaklaşımla magazin yapmak, Radikal'in görevleri arasında, bana
sorarsanız. Ve bunu yeterince yapmıyor. Bunun gibi, "üçüncü
sayfa" haberciliğine vicdanlı, dürüst ve soğukkanlı bir gazeteci
yaklaşımı getirmek de Radikal'e -ve Cumhuriyet'e- düşer. Yani itiraz,
Nur Çintay A.'nın moda ve magazin haberimsilerine değil.
Elbette bunların da Radikal'in ikinci sayfasında
ne aradığı sorulabilir, ama bunu en azından ilkesel sorun sayamayız.
O halde itiraz niye?
Yeni kadın düşünürlerimiz
Basitçe şudur: 1980'lerin havası ve suyu, ülkemize,
bilgisi, otoritesi kendinden menkul bazı düşünürler kazandırdı.
Orta sınıf üstü hayatlar yaşayan veya daha üstüne zaman zaman karışabilen,
donanımı itibarıyla herhangi birimizden bir farkı olmayan, gayet
sıradan hayat tecrübelerini teşhir derecesinde ortaya saçan, yaşadığı
her şeyin sırf o yaşadığı için çok önemli olduğuna inanan, her konuda
meseleyi çözmüş edâsıyla konuşan, iyi niyetli olduğu zaman bile
hiç "iyi" olamayan, çünkü özellikle kadınların ak, erkeklerin
kara ciğerini bildiğini sanan, bazen her şeyin boş, bazen divanda
ayağında çorapla sevişmenin büyük bir doruk olduğunu, ama aynı anda
kadınların da erkeklerin de zaten hep numara yaptığını düşünen,
bazen hayatın anlamının don seçmekte yattığına kanaat getiren, ama
her zaman şişmanlama-zayıflama vesair orta sınıf kadın sorunlarını
hayatın temel sorunsalı olarak gören, hayatta bunlardan başka herhangi
bir şeye önem verip vermediği fazlasıyla şüpheli olan... bir kadın
düşünür tipi çıktı ortaya.
Aktüel ve Tempo'nun şişirme-dayama haberleriyle,
aslında hiç de o kadar lafı edilecek bir zenginliğe sahip olmayan
cinsel evrenimiz hayatımızın ekseni haline getirildiğinden, bir,
bu kadın düşünürlerin en fazla kafa yordukları ve üstüne laf edebilecekleri
mevzu bu olduğundan, iki, bu düşünürler de ister istemez kadın-erkek
ilişkileri hususunda uzman ilân ettiler kendilerini.
Bu düşünürlerin en bi uzman olduklarını sandıkları
alandaki hakiki durumlarını anlamak için anahtar kavram "evlilik"tir.
Meselâ Ayşe Arman'ın, bir erkeği evlenecek kadar kendilerine bağlamayı
beceremeyen, onun bunun sevgilisini, kocasını ayartma peşindeki
"kısa saçlı" -niyeyse?- kadınlar hakkında bir baş eseri
vardır; Nur Çintay A.'nın o "A"yı oraya titizlikle, mutfak
penceresinin pervazına bir minik kaktüs saksısı yerleştirir gibi
özenle koymasının derinindeki anlamlara vâkıf olmamızı sağlayan.
Öbür anahtar kavram da "ben"dir; boyumla,
kilomla, saçımın rengiyle, meşruiyetini sadece bürünmek istediğim
rolden alan tercihlerimle "ben"...
(Şimdi, sırf eşitlik sağlamak ve laf yememek için
bunların erkek versiyonlarını konu etmeyeceğim. Bunların erkek versiyonları
aslında daha çok, yaşıtları arasından değil, iki kuşak öncesinden
çıktı. Dönüşmüş, bıyık kesmiş vs. olarak. Şimdilik sadece gazete
genel yayın yönetmenlerinin aşk üstüne yazılarını ve "aşk"
konusunda "Siyaset Meydanı" düzenlenebilmiş oluşunu hatırlatarak
geçiyorum. Çerçevemi dağıtmayacağım. Başka bir zaman da onları ele
alırız.)
Perihan mevzuu
Dönelim "Hayat Bağları" köşesine. Ve
bir konuyu daha aradan çıkaralım. Nur Çintay A.'nın Radikal okurlarından
gördüğü tepkinin kaynaklarından biri, kendisinin Perihan Mağden'den
sonra bu sayfaya yerleşmesi. Okurlar, Perihan'ın çizgisinde birini
beklerken onunla karşılaşınca şoka uğradılar.
Bu elbette bir yönüyle haksızlık. Nur Çintay A.'nın
"yeni Perihan" olma beklentisini karşılaması beklenemezdi.
Aralarındaki fark, sadece bir yazarlık kıratı meselesi değil. Aynı
yere baktıklarında neyi ne kadar görebildikleriyle ilgili fasıl
daha önemli. Perihan'ın hafriyat alanına çevirdiği bir arazide,
Nur Çintay A., ufak plastik küreğiyle bir minik çukur açmaya çalışan
muzip kız çocuğunu andırır.
Ancak, Radikal okurlarının bunca tepkisine yolaçan,
Nur Çintay A.'nın yetersiz bir Perihan olması değil. Çünkü zaten
Radikal'in yeni köşeyazarı bu değil. Bu kıyaslama yanlış. O bambaşka
biri.
"Hayat Bağları", Radikal okuruna,
yukarıda özelliklerine değindiğim yeni kadın düşünür tipinin -işte,
sonunda!- gazeteye sızması olarak göründü. Evet, bu bir televoleci
beyaz Türk saldırısı olarak algılandı, kaba konuşacak olursak. Çünkü,
o düşünür zümresinin ortak mesaj hattında, Radikal okurunun Radikal
okumasına yolaçan güdüler, ilgi ve ihtiyaçlar ya kendilerine yer
bulamaz ya da aşağılanır, "gelecek" deyince sadece gelecek
cumartesi gecesi anlaşılır.
Bu bakımdan, Nur Çintay A.'nın ilk yazılarıyla
yarattığı tepkinin gayet sağlıklı olduğunu düşünüyorum.
Çıkış yolu olabilir mi?
Şimdi hem dediğimi daha fazla açıklayabilmek hem
de belki bir çıkış yolu gösterebilmek umuduyla devam edeyim.
Nur Çintay A. sadece bir gün, farklı bir yazı yazdı.
Bütün köşeyi tek yazıya ayırdı ve "Ne bu şiddet, bu celâl?"
diye sorarak bize bir Deniz Akkaya anlattı. "Hayat Bağları"
yazarının özellikle magazin konularında epey bilgi ve tecrübesi
olduğu belli. Bu konulara girildiğinde kendini gayet rahat hissediyor
ve -burası önemli!- herhangi bir magazincinin içinde dolaşacağı
çerçeveden daha geniş biryerlere uzanabiliyor, bize daha fazla birşeyler
söyleyebiliyor. Meselâ o Deniz Akkaya yazısı, Radikal'de bulunması
yadırganamayacak bir türün örneğiydi. Hattâ, yadırgamamak da değil,
bulunması istenecek bir yazıydı. Çünkü belirli bir gazetecilik dalında
bir zaman çalışmış, bilgi ve tecrübe sahibi, olan bitene belirli
bir mesafeyle de bakabilen birinin, rahat okunur bir üslûpla kaleme
aldığı bir metindi o. Bilgi de veriyordu hüküm de. "Hayat Bağları"nda
sahici hayat hakkında verilmeye çalışılan hükümler gibi, bazen hezeyan,
bazen hoşluk-ilginçlik tayyarelerinden atılmış bildiriler değildi
bunlar.
Nur Çintay A. şunu görebilmeli: Başlıkta moda dünyasında
"savaş rüzgârlarının son bulduğunu" iddia edip, kamuflaj
kıyafetleri, askerî ceketler vs.'nin gözden düştüğünü anlattığı
yazısının ikinci kısmında, bunların yerini Amerikan bayraklı veya
bu bayrağın unsurlarının kullanıldığı kılıkların aldığını anlatıyor,
ama böylelikle attığı başlığı ne kadar saçma hale getirdiğini fark
etmiyor. Veya, erkeğin kadına "Sen benim dualarımın kabul olduğunun
işaretisin" gibi bir laf etmesi, "...ancak muhatabı Belgin
doruk ya da Türkan Şoray olan bir Cüneyt Arkın veya Eşref Kolçak
için geçerlidir" diye yazabiliyor, oysa "kadınların"
bu tür laflar eden erkeklerin "üç günde tepesine çıkacağını",
"sonra da bir faşistin peşinde heba olacağını" ileri sürebiliyor,
bu durumda Belgin Doruk veya Türkan Şoray'ın canlandırdığı tiplerin
gerçek hayatta varolmadığını kabul etmemizi istiyor veya onların
"kadınlar"dan sayılmaması gerektiğini akıl edemiyor, bütün
"kadınlar"ın aynı olduğuna inanmamızı ve kendisini ciddiye
almamızı bekleyebiliyor. Nur Çintay A.'nın da bir temsilcisi olduğu
eğilime sahip insanlar müthiş bir rahatlıkla, "kadınlar",
"erkekler" gibi öznelerle konuşurlar. Dayanakları ve kasıtları,
çevrelerindeki beş-on insandır. Ne iyi ki, Radikal okurlarının çoğu,
bu eş-dost takılmacası felsefesine rağbet etmeyen, muhtemeldir ki,
bu gazeteyi bu nedenle de okuyan insanlar. Düşünün ki aralarında
özel olarak Radikal ıki için bu gazeteyi ısrarla ve şevkle alan
ne kadar çok kişi var. Nur Çintay A., biraz da, Radikal ıki'nin
zıttı gibi duruyor. Cumartesi ekinin başına gelenlere bu açıdan
bakılırsa, okur tepkisinin niye bu kadar ateşli olduğu, niye biraz
da korku yüklü olduğu herhalde anlaşılır. (Cumartesi ekinde hemen
ikinci hafta yapılan değişiklikler, nitekim, okurların mesajının
gazete yönetimine ulaştığını gösteriyor.)
"Pis cadı" değil ki, mesele burada
Nur Çintay A., 13 Kasım günü okur tepkilerini cevapladığı
yazısına "Pis cadının itirafları" başlığını atmıştı. Mesele
biraz da burada galiba. "Bu pis cadı, taklitçi maymun, oportünist
kaltak, röfleli televole fettanı muamelesinden bırazcık sıkılmaya
başladım," diyordu. Yani okurların kendisinden niye rahatsız
olduğunu hiç anlamamışa benziyordu. Saydığı sıfatların hiçbiri değil
ki asıl sorun. Estağfurullah. Mesele hiç de kendisinin sandığı gibi
bir "pis cadı" olmayışında. Tamam, bazı kadınlar böyle
anılmaya bayılır. Ama bunlar arkadaş arasında falan olur. Gazete
köşesinde "pis cadı" olabilmek için her şeyden önce sıkı
bir muhalif olmak gerekir. Belki de her şeye muhalif.
Oysa Nur Çintay A.'nın temel sorunu, daha çok muhalif
insanların okuduğu bir gazetede, yerleşik düzen tarafından gelerek
onlara karşı bir "muhalefet" odağı gibi durması. Bunun
için Nur Çintay A.'ya ihtiyaç yok ki. Kendini dev bir magazin fabrikasına
dönüştürmüş olan gazeteler, televizyon kanalları bu işi zaten yapıyor.
Ve bunlardan yaka silken insanların çoğu Radikal okuyor.
Ben bütün iyi niyetimle, Nur Çintay A.'nın, meselenin
saç rengiyle falan ilgisi olmadığını anlamasını, İsmet Berkan'ın
yapılan vahim yanlışlığı fark edip bir çözüm aramasını, bu doğrultuda,
beraberce, Nur Çintay A.'nın bahsettiğim Deniz Akkaya yazısına bir
daha göz atmalarını öneriyorum.
Bu yazıyı ıkına sıkına yazdım, çünkü bir insanın
yeni açılmış köşesi için "o oraya olmamış" yargısına varmak
ve bunu ilân etmek tuhaf bir iş. Ama mecburdum. Dediğim gibi, yarın,
bu olay vesilesiyle gazete-okur ilişkisi ve gazetenin şahsiyeti
mevzuuna da girelim.
Radikal
okurlarının tepkisi, unutulmuş bir konuyu hatırlattı
Gazetenin "şahsiyeti" olur
Kırk yaşını geçmiş olanlar, çocukluklarında etraflarındaki
yetişkinlerin gazeteleriyle nasıl bir ilişki kurduğunu hatırlayacaklardır.
Her okurun bir "gazetesi" olurdu. O insan hakkında bilgi
verme amacıyla, "şu gazeteyi okur" diyebilirdiniz.
Bu ayrışmayı sağlayan, gazetelerin sahiden de ayrı
ayrı karakterleri ve şahsiyetlerinin olmasıydı.
1980 sonrasında basının geçirdiği değişim, öncelikle
bu hayatî konuda büyük erozyona yolaçtı. Zamanla, Milliyet, Hürriyet
ve Sabah birbirlerine epeyce benzediler. Daha doğrusu, ilk ikisi
Sabah'ın açtığı yola saptı. Tabiî ki aralarında farklar vardı, ama
bunlar benzer şahsiyetler arasındaki farklardı artık.
ıçerik olarak, tutum olarak birbirinden epeyce
ayrışan gazeteler de, aynı süreç içerisinde, görünüş bakımından
birbirlerine benzemeye başladılar. Devâsa puntolarla atılan sekiz
sütunluk manşetler sıradanlaştı. Sayfa düzenleri, gazeteyi olabildiğince
bağırtacak şekilde yapıldı. Milliyet'in uzunlamasına tıkıştırmaya
dayalı mizanpaj mantığının ciddî ilkeleri, sınırları vardı bir zamanlar.
Bunlar ortadan kalktı. Hürriyet, Sabah'tan da yüz bularak, tamamen
kişiiksiz bir sayfa düzenine geçti.
Cumhuriyet'in meşhur "ofsete geçme" atılımı,
Türkiye'nin en özgün gazetesinin doğmasına yolaçmıştı. Zaten Cumhuriyet'in
o sıradaki içeriği de gayet okkalıydı, belirli grafik ilkelere dayanan,
güzel çözümlenmiş bir mizanpaj bunu tamamlamıştı.
Yeni Yüzyıl da, içeriği ve görünüşüyle şahsiyet
sahibi bir gazete olarak ortaya çıktı. Haberleri, konuları temiz-beyaz
şehirli orta sınıf üstüne göreydi, görünüşü de böyle oldu; temiz-pak,
hattâ bu gazete için en çok kullanılan tâbirle "steril".
Gazetenin, ağırlık verdiği konularıyla, kullandığı
dille, köşeyazarlarıyla, görünüşüyle özgün bir şahsiyetinin olması
gereği, öncelikle, bulduğu her şeye el atan ve bin benzemezi aynı
kazanda karıştırarak telâş ve gürültü içerisinde üstümüze boca eden
televizyonlarla rekabete girme şuursuzluğu yüzünden bir kenara atıldı.
Sürecin temelinde, elbette, doğru dürüst gazetecilik
yapma amacından uzaklaşılmış oluşu, gazetelerin, âdetâ, daha geniş
bir malî-iktisadî yapının bültenleri haline getirilmesi, propaganda
gazeteciliği ve angaje gazeteciliğin mesleğin hareket alanını belirlemesi
vs. vardı.
Radikal'in şahsiyeti ve okuru
Sadece Cumhuriyet'in kendine özgü şahsiyetini koruyabildiği
bir dönemin ardından, Radikal ortaya çıktı. O da birkaç değişim
geçirdi. Nihayet, bir süredir gazeteyi yöneten ısmet Berkan'ın deyişiyle,
"Türkiye'nin en kül yutmaz okuru"nun gazetesi oldu.
ısmet'in gazeteyi "normal bir gazete"
yapma yönündeki çabası, şu ana kadar başarılı sonuçlar verdi. Gereğinde
tavır koyabilen, ama asıl olarak "işin gerçeği" ile ilgilenen
bir gazeteciliğin Türkiye'de kaçınılmaz olarak muhalifler safında
yeralması, güzel bir bileşim yarattı. Özellikle Radikal ıki kaynaklı
okur, gazetesine de daha büyük yakınlık hissetti bu süreçte.
Ama ne yalan söyleyeyim, bütün bu işlerin Doğan
Grubu bünyesinde yapılıyor olmasından ileri gelen, "fazla bağlanmayalım,
her an kaybedebiliriz" hissinin, Radikal okuruyla gazetesi
arasında aşılmaz bir duvar oluşturduğunu, okurun gazeteye meselâ
Cumhuriyet okurununki gibi bir bağlılık göstermeyeceğini varsayıyorduk
hep.
Nur Çintay A.'nın "Hayat Bağları" köşesinin
yayımlanmaya başlamasıyla birlikte, kime rastlasam bundan yakındığını
gördüm. Yakınmaların pek telaffuz edilmeyen ortak noktası şuydu
aslında: Bizim gazetemizde niye onlar da yazıyor? Devamı da şu:
Onlar zaten her yerde, bizim gazetemizde ne arıyorlar?
Okur tepkisi - veya bağnazlığı...
Ben Cumhuriyet'te çalıştım. Sağlıklı okur tepkisi
kadar, okur bağnazlığını da biliyorum ve bunun bir gazete için epeyce
zararlı sonuçları olabildiğini, en azından epeyce sıkıntı yaratabileceğini
gördüm. Örnekleyeyim: Ofsete geçişten bir-iki gün sonra, sabah saat
sekizde (08.00!) -hangi nedenle hatırlamıyorum, çok erken gitmiştim-
telefon çaldı. Arayan okurumuz, bizim gazetenin köşeyazarlarının
yazılarında kullanılan harf karakterinin Tercüman'dakiyle aynı oluşuna
öfkelenmiş, sayıp döküyordu. Oysa o harf karakteri "condensed"
(ince-uzun) olduğu için seçilmiş, aynı alana hem daha çok yazı sığsın
hem de kolay okunsun diye uygun görülmüştü. Zaten, aklın yolu bir
olduğu için Tercüman'da da bu harf karakteri kullanılıyordu. Sözkonusu
Cumhuriyet okuru, evrensel bir tipografi gerçeğini, Tercüman'a benzeme
kaygısı karşısında ikinci plana atabiliyordu.
Fakat, sağlıklı okur tepkisi de, bir gazetenin
-eğer kendini denetlemek istiyorsa- biricik güvencesidir. Eğer bizim
burada yaptığımız işe benzer işler doğru dürüst sürdürülürse bir
güvence de sürekli, sistemli medya eleştirisi olabilir. Ama bu,
herhalde kabul edilecektir ki, okur tepkisinin yerini tutmaz, asla
o kadar etkili olmaz. Bizim eleştirilerimiz, uyarılarımız daha çok
mutfak-içi temaslar. Oysa okur sahada...
Radikal okurlarının "Hayat Bağları" köşesine
tepkisi, sağlıklı okur tepkisinin çok güzel bir örneği. Çünkü bu
tepkinin temelinde bir tesbit yatıyor: Bu köşenin içeriği ve yazarının
tavrı bizim gazetemize uymuyor. Hemen şuna bakmalıyız: Radikal okurunun,
"bizim gazetemiz" tarifi, Radikal'i çıkaranların tarifine
uyuyor mu? Şüphesiz uyuyor.
Demek ki okur en azından tartışılmaya muhtaç bir
sorunu ortaya getiriyor. Ne nimettir bu bir gazete yönetimi için...
Konuyu burada kapatıyorum. Bitirirken görüşümü
özetlemeye çalışayım.
1980'ler mahsûlü kendinden menkul benmerkezci kadın
(gündelik-)düşünür tipine Radikal'in ihtiyacı yok. Nur Çintay A.
da bir düşünür olmak zorunda değil. Değişik bir magazin gazeteciliği
yapabileceği anlaşılıyor. ısmet Berkan'ın "Hayat Bağları"
köşesinin "konsepti" konusunda yanlış yaptıklarını kabul
etmesi doğru olacaktır.
Keşke her gazetenin okuru gazetesinin şahsiyetini
bu kadar korumaya çalışsa.
Nur Çintay hanımefendinin canını sıkan
ve kendisini "yoran" çiftler -yani her şeye
rağmen çok uzun süre birarada kalmayı başaran
kadın ve erkekler- üzerine kalkıştığı
aşağılama denemesinden ("Nur
Çintay sıkıldı, ayrılın çabuk!")
haberdar olmak isterseniz BURAYA
TIKLAYIN.
|