|
M U H A T
A B I M I Z MM E H M E T MA
L İMK I Ş L A L I . . .
Muhabir
dediğin, yarı-resmî görevlidir
Orduya
laf eden, karşısında bir kısım köşeyazarını bulur
Köşeyazarı
çocuk kandırıyor
Mehmet
Ali Kışlalı, sayfa komşusu Hakkı Devrim'e cevap verdi
Köşeyazarının
ordu ile ilişkisi
Kışlalı
ve ordunun "piar"ı
Niye
hep gazeteci olduğunu vurguluyor?
Muhabir dediğin,
yarı-resmî görevlidir
Mehmet Ali Kışlalı, Radikal'deki
köşesinde (23 Ocak) mesleği gazetecilik olan veya
ileride bu işi yapmayı düşünen herkesin
mutlaka okuması, tartışması gereken bir yazı
yazdı. ("Gazeteci olsaydım!")
Yazıya, kesip çerçeveleterek duvara
asmak gereken bir cümle ile başlıyor Kışlalı:
"Gazetecilik 'muhabirlik' demek olduğundan, şimdi
kendimi pek gazeteci saymıyorum." Ancak bu sözle
bizi umutlandırdıktan sonra yazdıklarıyla duvarı
başımıza yıkıyor. Gazeteciliğin temel
ilkeleriyle birlikte...
Öncelik yarı-resmî görevde
Kışlalı, hangi konular üzerine
haber yapmak için çalışacağını
anlatıyor bize. "Günün öncelikli konusu
'sözde Ermeni soykırımı' üzerinde duracağını"
söylüyor öncelikle. Bu tercih, Kışlalı'nın
kurduğu gazetecilik=muhabirlik denklemindeki muhabirliğin
öyle sıradan bir şey olmadığını
belli ediyor. Kışlalı'ya göre gazeteci, önceliği
en azından hükümet düzeyindeki konulara veren
biridir. Eğer gazeteci olsaymış, Kışlalı'nın
"en çok" yanıt arayacağı soru, "Neden
bugüne kadar Türk hükümetleri hareketsiz kaldılar?"
sorusuymuş. "Bundan sonra atılacak en uygun adımın
ne olabileceği hususunda, bilgi, görüş ve sağduyularına
güvendiği kişilere başvurur"muş Kışlalı.
Çıkaracağımız ilk
ders: Gazeteci, bir devlet-hükümet politikası
sorununu iş edinir, tarihî gerçekler üzerine
bir tartışmanın konusu olan "soykırım
iddiaları"nın eğriliği doğruluğu
onun meselesi değildir, o, hükümetlerimizin bugüne
kadar hareketsiz kaldığı tesbitini yapmıştır,
bu niye böyle olmuş, ona bakar, şimdi en iyi millî
politika nasıl izlenir, bunu araştırıp bulmaya
çalışır. Yani gazeteci bir nevi yarı-resmî
devlet görevlisidir.
Nerede yayımlanacaktı?
Devam edelim. Kışlalı, soykırım
iddiaları konusundan sonra enerji alanında sürüp
giden "suistimaller zinciri"yle ilgilenirmiş. Bu
konu geniş, dallı budaklı olduğundan, bir başlık
seçermiş kendine, bu da "nükleer enerji santralı"
olurmuş. Bu konuda daha önceden edinilmiş bilgileri
de varmış, dolayısıyla işi kolaylaşırmış.
Ankara'da "ciddî birkaç ek araştırma"
yürüterek, işin içinde varolduğunu sezdiği
"ciddî rüşvet girişimleri"ne ilişkin,
"ilgiyle okunabilir bir haber" çıkarabilirmiş.
Bir köşeyazarı olarak, bilgisi bulunan
bu konuyla niye ilgilenmediği ve "ciddî araştırmalar"
yapsınlar diye yazdığı gazetedeki muhabirlere
niye yol göstermediği bir yana, Kışlalı
rüşvet haberlerinin niye çoğu zaman ulaşıldığı
halde yazılamadığını da pekâlâ
bilmektedir. Sorumuz şudur: "Ankara'da yapılacak
birkaç ciddi ek araştırma" sonucu oluşturulacak
haber hangi gazetede veya TV kanalında yayımlanacaktır?
Özellikle "enerji" işi sözkonusu olduğunda.
Araştırmasına gerek yok ki
Kışlalı'nın tercih listesinde
üçüncü sırayı, emekli başsavcı
Vural Savaş'ın açıklamaları arasında
geçen, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile ilgili
bölümler alıyor. Bunları araştırırmış
Kışlalı. İfadelerine bakılırsa, araştırmasına
bile gerek yok, çünkü zaten kararını araştırmadan
önce vermiş bulunuyor: "Vural Savaş'ın
eski görevine yeniden seçilmemesinin Cumhurbaşkanı'nın
bir kişisel tercihi neticesi olup olmadığı üzerinde
dururdum. Sezer'in bu kararının, cumhurbaşkanı
seçilmeden önce ifade ettiği, cumhurbaşkanı
yetkileri arasında olmaması gereken bir hususla ilgisi
olup olmadığını araştırırdım."
Buradan da, gazetecinin, siyasî tercihlerine
göre vardığı hükümleri doğrulamak
için haber peşine düşmesi gerekliliğine
ulaşıyoruz. Yani Türkiye'de gazeteciliğin neredeyse
yok olmasına yolaçan başlıca çarpıklıklardan
birine. Bu özel durumda, cumhurbaşkanının zaten
yanlış davrandığını biliyor, bunu
bize izah etmesinin aracı olacak, "haber" denen şey.
Kışlalı'nın dördüncü
tercihi, Türkiye'de insanlara kendilerini öldürme
hakkı (ötenazi) tanınmadığı için
cezaevlerinde ölüm orucu yapan mahkûmlara devletin
müdahale etmeye hakkı olduğunu kanıtlamak. O
böyle ifade etmiyor tabiî. "Araştırırdım"
diyor. Ama neyi nasıl araştıracağını
öyle bir söylüyor ki, araştırma yine gereksizleşiyor,
çünkü hüküm araştırma öncesinde
verilmiş oluyor.
"Haber", politika önermek mi?
Beşinci konu, Avrupa Birliği'ne girmek
için Türkiye'nin neler yapması gerektiği hususu...
Bu hususta "haber yazabilmek" için... diye devam
ediyor Kışlalı. Bizzat bu ifade, "haber"
kavramına çok ilginç bir yeni tarif getiriyor. Daha
doğrusu, eski tarif. Bizim basınımızın
haberin yerine geçirdiği şeyin tarifi. "Türkiye'nin
neler yapması gerektiğine" ilişkin "haber"
olmaz. "Öneriler" olur, "tavsiyeler" olur,
"kararlar" olur. Ama asla "haber" olmaz. Haber,
birileri bir şey yapmaya karar verdiğinde bunun bildirilmesi,
yaptığında bunun aktarılmasıdır.
Kışlalı'nın altıncı
maddesi, Türkiye'nin 28 Şubat'a geliş sürecini
izah ederek, bu tarihin "postmodern darbe" nitelemesiyle
birlikte anılmasını önlemek. Yine: O tabiî
ki bunu böyle ifade etmiyor. Şöyle diyor meselâ:
"28 Şubat'ın ülkede şimdiye kadar hiç
görülmemiş biçimde ve yöntemlerle nasıl
adım adım geldiğini hatırlatırdım."
Kışlalı'nın, bütün
bu konularda, "ülkenin, otoriteleri geniş çevrelerce
kabul edilmiş, tanınmış hukuk uzmanlarının"
görüşlerine başvuracağını, bunları
"haber"lerine ekleyeceğini söylediğini
belirtelim; bir eksiklik yaratmayalım.
O şeften nerede bulunuyor?
Mehmet Ali Kışlalı, yazısına
nasıl bizi umutlandıran muhteşem bir özlü
cümle ile başladıysa, arada yarattığı
yıkıntıdan sonra yine bu çizgiye dönüyor
ve hazırlayacağı haberlerin "gazete okurlarınca
bir defa okunduklarında anlaşılabilmeleri için"
gayret sarf etmekten, bunları yeterli görmeyebileceğinden
bahsediyor ve haberini teslim ettiği şefinden şunu
rica edeceğini belirtiyor: "Haberim kolay anlaşılmıyorsa,
eksiklikleri varsa lütfen söyleyin, yeniden yazayım."
Evet, burada önerdiği muhabir davranışına
da diyecek yok.
Yalnız, muhabir Kışlalı'nın
karşısında bulacağı hangi şef bütün
bu konularda yeterliliğinden kaynaklanan bir özgüvenle
davranabilecek? Yoksa, yazıişleri muhabir Kışlalı'ya,
"Bu haberde hiç magazin unsuru yok, bir-iki manken
bişey ekle" mi diyecek? Bunu da bir kenara bırakalım.
Sonuç: Haber diye bir şey yoktur
Mehmet Ali Kışlalı'nın, ilk
ve son cümlesi hariç, bu yazısında "muhabir"
diye tarif ettiği kimse, kendini kafadan devlet hizmetinde
sayan biridir. İlgilenmeyi seçtiği konular, "suiistimaller"
dışında, hep, bir siyasetin parçaları olarak
kamuoyu oluşturmada yararlanılacak metinler üretmeye
elverişlidir. Ve ne tesadüf, buradaki siyaset, "resmî
politika" ile örtüşmektedir.
Kışlalı, sadece yorumculukla, köşeyazarlığıyla
muhabirliği tehlikeli bir şekilde karıştırmakla
kalmıyor, burada yaptığı "haber" tarifiyle
bizim basınımıza yol gösteren ve onu sahici
gazetecilikten uzaklaştıran yaklaşımı da
ifade ediyor.
Şöyle diyebiliriz: Gazetecilik
ve haber, geniş araştırma, uzman kişilerden
bilgi alma vs. gibi teknik ayrıntılar dışında,
Mehmet Ali Kışlalı'nın bu yazısında
tasvir ettiği şeyin tam zıttıdır. (23
Ocak 2001)
Orduya
laf eden, karşısında bir kısım köşeyazarını bulur
Köşeyazarı çocuk kandırıyor
Şu "köşeyazarımızı tanıyalım" kampanyasına
geri dönüyorum bugün. Mehmet Ali Kışlalı'nın Radikal'deki (9 Ağustos)
yazısı dolayısıyla. Kışlalı, birbirinden "flaş", "çarpıcı",
"yürek hoplatıcı", "gözlerinize inanamayacağınız"
vs. vaziyetleri yazısına sığdırmayı becermiş.
Köşeyazarımızın öncelikli iddiası, "Türkiye'de
konuşulmayacak ya da yazılmayacak konu bulunmadığı". Her konuda
konuşabilir ve yazabilirmişiz.
Kışlalı "ışte," diyor, "Kürt, Ermeni
konuları. Yazılmıyor mu? Tartışılmıyor mu?"
Karşılık olarak aynı soruyu soralım biz de ona:
"Yazılıyor mu? Tartışılıyor mu?"
Küçük bir soruyu da ekleyelim: "Fazla konuşup
tartışana ne oluyor?"
ıkinci olarak Kışlalı, "Türk Silahlı Kuvvetleri
ile ilgili konuların da 'tabu' olduğunu iddia etmenin hiç inandırıcı
olmadığını" ilân ediyor. Dolayısıyla, herkes TSK "ile
ilgili" konularda istediğini söyler, yazar, başına da bir iş
gelmez, demek istiyor. Etti ikinci acayiplik.
Mehmet Ali Kışlalı, "Kim TSK'nın eleştirilemeyeceğini
söylüyorsa doğru konuşmuyordur," diyerek, bizi yaşadığımız
yerden şüphe duymaya sürüklemeye uğraşıyor.
Ancak bunun için kanıtı da var: Kendisi kaç defa
eleştiriler yapmış, "ülkenin en sayıdeğer ve önemli kurumlarının
başında geldiğini düşündüğü" TSK üstüne, "ne camiadan
ne de komutanlardan olumsuz tepki gördüğünü hatırlamıyor"muş.
Buradaki "camia"yı müthiş merak ettim,
ama konuyu dağıtmamak için geçiyorum mecburen. Soracağım soru şu:
Hangi konularda eleştirdi acaba Kışlalı TSK'yı, şöyle eleştiriler
mi yaptı meselâ: "Komutanım, o tankı aldınız, hata ettiniz,
Almanlarınki hem daha ucuz hem daha uzağa mermi atıyordu, onu almalıydınız."
Mehmet Ali Kışlalı, bizim "bilgi sahibi olmadan
fikir sahibi olan" kimi siyasetçilerimiz ve yazarlarımızı ciddiye
almanın mümkün olmadığını söylüyor. Meselâ, "SSCB dağıldıktan
sonra herkesin savunma harcamaları azaldı, bizimki çoğaldı,"
diyecekseniz, "birçok bilgiye ve bunları birleştirip değerlendirme
yapabilecek kafaya gereksinimiz var", köşeyazarına göre. Nitekim,
köşeyazarı, kendisinde bulunan, "TSK'yı" eleştirenlerde
bulunmayan bilgilerden azıcık çıtlatıyor: "Türkiye'nin kara,
hava ve deniz alanlarının büyüklüğü hakkında bilginiz var mı? Bunlara
yönelik olası tehdit boyutlarının ne olduğunu biliyor musunuz?"
ışte, gördünüz mü, basit vatandaşın hiçbir zaman
öğrenemeyeceği "bilgiler" sözkonusu. E, bu bilgilere sahip
olmadan eleştiri de yapılamayacağına göre...
Ancak, bunlara da öyle "bilgi" deyip
geçmeyelim. "Kara, hava ve deniz alanlarının büyüklüğü",
meselâ, devletin gizli bir kasasında saklanan önemli bir sırdır.
Bunu ancak bilen bilir (köşeyazarı dahil). Hele, "bunlara yönelik
tehdit", uzun bilimsel çalışmalar sonucunda ortaya konmuş,
karışık formüllerden oluşan bir denklemdir ki, Fen Lisesi mezunları
bile kolay kolay çözemez.
Bu "tehdit" teorisi Türkiye'de çok can
yaktı ve yakmaya devam edecek. Çünkü, köşeyazarının pekâlâ bildiği
üzre, "tehdit" tesbitleri, yorum ve tercihlere dayalıdır,
bunlar tesbit edildikten sonra ne yapılacağına da işleri yönetenler
karar verir. Bunların nesnelliği pek azdır. Çünkü "tehdit"
karşısındaki politika, silah almak olabileceği gibi, dostane ilişkiler
de olabilir, pek çok şey olabilir.
Tabiî bu işlere askerler değil siyasetçiler (sahici
siyasetçiler!) karar verebildiğinde.
Ama bizim köşeyazarımız, bu işlerin kimin inisiyatifinde
olduğunu ve olması gerektiğini biliyor, bundan şüphe duymuyor. Duymaya
kalkana da, "Oğlum öğren de gel," diyor. Yani: Öğren ve
benim gibi ol.
Mehmet Ali Kışlalı, Mesut Yılmaz'ın "çıkışını"
(futbolcular, takımlar, pop yıldızları ve politikacıları buluşturan
bu kavrama bayılıyorum) eleştirdiği yazısını, bu konuları "şuradan
buradan edinilmiş bilgi ve fikir kırıntılarıyla değil ciddî araştırmalarla
edinilmiş bilgilere dayanarak" tartışmayı öneriyor.
Yani, "ülkenin en saygıdeğer ve önemli kurumu"
ile ilgili konularda tartışabilirmişiz. Sağolsun. Ancak bunun için,
o kurumda bulunan, bizde bulunmayan bilgilerden edinmemiz şart.
E, bu bilgiler de kimde bulunurlarsa ona aynı şeyleri düşündürdüğüne
göre... tartışmamız gerekmeyecek, ne güzel...
Mehmet Ali Kışlalı'yı biliyoruz. Söylediğinin içeriğini
tartışmak üzere de konu etmiyoruz.
Niye ediyoruz? Köşeyazarı tarifimizi zenginleştirmek
için. Hem de iki ayrı yönden.
Kışlalı'nın bu yazısı ışığında köşeyazarı tarifimize
ekleyebileceklerimiz şunlar:
Bir: Köşeyazarı, ordunun ülke yönetimindeki belirleyici
konumunu savunmak üzere kendini görevli sayabilir.
ıki: Bu maksatla, kendi söylediğine kendi inanmasa
da, çocuk kandırma dalında rekorlara koşan yazılar yazabilir.
Mehmet
Ali Kışlalı, sayfa komşusu Hakkı Devrim'e cevap verdi
Köşeyazarının ordu ile ilişkisi
Kendini hemen her durumda bize Türk Silahlı
Kuvvetleri'nin hassasiyetlerini bildirmekle görevli sayan Radikal
köşeyazarı Mehmet Ali Kışlalı, dün, beklenmedik bir şekilde, sayfa
komşusu Hakkı Devrim'in tacizine uğradı. Devrim, kabaca, Kışlalı'nın
da savunduğu orduperver görüşlerin demokrasi ile bağdaşmazlığına işaret
etti. Geri planda, ordunun ayrıcalıklı konumunun demokrasi sözlüğündeki
terimlerle izah edilemeyeceği, bu konumu savunanların da buna göre
değerlendirilmesi gerektiği okunabiliyordu.
Mehmet Ali Kışlalı, 23 Ağustos'ta, buna cevap niteliğinde
bir yazı yazdı ve kendi yaptığı işi şöyle açıkladı: "...yapmak
istediğim, gazetecilik çabası çerçevesinde, Türkiye'nin yaşamsal
bir kurumunu anayasal işlevi içerisinde izlemek ve bir kısım da
olsa, okurun ilgisini çekeceğini düşündüğüm haber ve bilgiye dayanan
yazılar yazmaktır."
Kışlalı, "nedense" Türkiye'de "güvenlik
alanına" meslektaşlarının ilgi göstermediğini, bunun da kendisi
için "itici güç" olduğunu belirtti.
Fakat "nedense", şu "güvenlik alanıyla
ilgilenmek" dediği şeyin içeriğini bir sonraki paragrafta şöyle
izah etti:
"Türk Silahlı Kuvvetleri ve bu camianın
Türk demokrasisi içerisindeki yeri hakkında edindiğim bilgilere
dayalı görüşlerimi, yeri geldiğinde ortaya koymayı görev sayıyorum."
Böylece anlamış olduk ki, Kışlalı, baştan dediği
gibi, "güvenlik" konusnda "haber ve bilgiye dayalı
görüşler"in ötesine geçmekte, TSK "camiasının" (dikkat
ediniz: "kurum"dan da "camia"ya doğru genişledi
iş) "Türk demokrasisi içerisindeki yeri" hakkında konuşmaktadır.
Bunun, yukarıda sözü geçen "anayasal işlev"
ile irtibatlandırılması da bizi hoş bir sonuca götürecektir. Kışlalı'nın,
az ileride, "Anayasa'da açıkça belirtildiği gibi, Cumhuriyet'in
temel vasıflarıyla korunması da TSK'ya verilmiş bir görevdir"
sözleriyle açıkladığı şeye yani.
Ara sıcak olayına girersek: Köşeyazarı diyor ki,
"Türk demokrasisi"nde TSK "camiasının" özel
bir yeri vardır. Bu, darbelerin "yasal" zeminini oluşturan
meşhur "anayasal işlev"le de ("koruma-kollama")
resmîleştirilmiş bir yerdir. Ben bu çerçevede, TSK'nın "yeri"
ile ilgili yazılar yazarım.
Bu çerçevenin köküne kadar "siyasî" olduğu,
buna "güvenlik" alanı demenin zaten ordunun tercihini
paylaşmak olduğu, kanıtlama gerektirmeyecek kadar açık. Dolayısıyla,
örnekteki köşeyazarımızı, meselâ ABD'de güvenlik politikası veya
silahlanma teknolojileri üzerine uzmanlaşmış yazarlarla aynı kefeye
koyamayacağımız da açık.
Kışlalı, yazısının devamında, askerlerin görevlerinin
"Millî Güvenlik Siyaseti Vesikası'nda yeraldığını", bunu
da "askerin değil hükümetin hazırladığını" belirtiyor.
Tabiî ki, en azından, doğruyu söylemiyor. Çünkü, hangi hükümetse
o, askere göre "Cumhuriyet'in temel vasıflarıyla korunması-kollanması"
ile çelişen bir adım atmaya kalktığında askerin "anayasal işlev"ine
tosladığına göre, bu temel hedefleri hükümetin hazırladığını söylemek,
Kışlalı'nın çoğu zaman yaptığı gibi, yine çocuk kandırmak oluyor.
Hele, "hükümet"in, askerin siyaset yapmasına izin verdiği,
yaptığında da içinde davranacağı çerçeveyi belirlediği siyasetçilerden
oluştuğunu gözönüne alırsak...
Köşeyazarı, hükümetlerin icabında Genelkurmay'ın
önerilerini dikkate almayabileceğini, sırf ileride sorumluluk almamak
için askerlerin her dediğini politikacıların kabul ettiğini ileri
sürerek devam ediyor. Politikacıların sorumluluktan ve askerle itişmekten
kaçmasının "Türk demokrasisinin" en büyük sorunlarından
biri olduğu doğru. Ancak Kışlalı'nın onca "bilgi"sine
dayanarak konuşması gereken konu, hükümet askere rağmen bir iş yapmaya
kalktığında ne olacağıdır. O bu alanın uzağından geçiyor. Eğer yaklaşsa,
TSK'nın "Türk demokrasisi içerisindeki yeri" hakkında
daha açık konuşmak zorunda kalacak. Bu da onun bir köşeyazarı olarak
kamuoyu oluşturucular arasındaki "yeri" hakkında şüpheye
yer bırakmayacak.
Size Kışlalı'nın yazısının son paragrafını aktaracağım:
"TSK başarılı mensuplarının başarılarının
kamuoyuna yansımasını pek tasvip etmez. Bunu bildiğim için de, yakinen
tanıma ve takdir ile saygı duyma yanlarını görme olanağına kavuştuğum
değerli komutanlar hakkında açıkça görüş bildirmemenin daha yararlı
olduğunu öğrenmişimdir."
"Camia" ile ilişkisinin Kışlalı'ya
çok şey öğrettiği anlaşılıyor. Köşeyazarı olarak onun işlevini şöyle
tanımlayabiliriz galiba: O da bunları bize öğretmeye çalışıyor.
|