|
İsmet Berkan'la Kıbrıs tartışıyoruz
Kıbrıs yönünde ufuk açmak...
Radikal Genel Yayın Yönetmeni ısmet Berkan, 5 Kasım'daki
yazısında, "Nedir bu Kıbrıs celallenmeleri?" diye sordu:
"Gerçekten de bilmeye hakkımız yok mu, bayram değil seyran
değilken bütün hükümet yetkililerinin birer birer ortaya çıkıp,
'Gerekirse Kıbrıs için bedel öderiz, Avrupa Birliği'nden bile vazgeçeriz'
demeçlerini neden verdiklerini?"
Berkan, Afganistan'a asker yollayarak ABD nezdinde
toplanacak puanlara bel bağlayan hükümetin, Kıbrıs konusunda karşı
karşıya bulunduğu baskıları bu puanlarla aşmayı hesaplıyor olabileceğini
söylüyor.
Benim üstüne konuşmak istediğim, ısmet Berkan'ın
yazısının sonuna doğru Kıbrıs'a dair söyledikleri ve sordukları:
"Söylenen şu: Eğer AB Kıbrıs Rum Kesimi'ni
tek taraflı olarak tam üye yapacak olursa, Türkiye de Kuzey Kıbrıs'la
entegrasyonunu tamamlayacak? Nedir Allah aşkına 'entegrasyon' dediğimiz
şey? ılhak mı edeceğiz Kuzey Kıbrıs'ı? Son elli yılda kim kimin
toprağını ilhak etmiş de orası sonra onun olmaya devam etmiş? Peki,
diyelim ki 'entegrasyon' sembolik bir sözcük, gerçekte bugün yaptığımızdan
farklı bir şey yapacağımız yok. O zaman, Kıbrıs'ta çözümsüzlüğü
savunmak adına Türkiye'yi Avrupa Birliği hedefinden vazgeçirmek
doğru bir şey mi? Kimse Kıbrıs'ı satalım demiyor elbette ama acaba
gerçekten Kıbrıs'ta çözümü arıyor muyuz? Çözümü aradığımız halde
mi bulamıyoruz yoksa kaba tabiriyle 'mızıkçılık' mı yapıyoruz? Türk
milletinin bütün bunları bilmeye hakkı yok mu sanıyorsunuz?"
Berkan'ın, hepimiz için önemli kararların kapalı
kapılar ardında veriliyor oluşundan yakınırken samimi davrandığından
şüphem yok. Ancak bunlar bu şekilde konu edilince, Kıbrıs konusundaki
asıl "büyük hakikat" gözlerden saklanmış oluyor. Çünkü
"Türk milletinin bunları bilmeye hakkı" şimdiye kadar
da vardı, ama ne yazık ki, bilmiyordu.Bizzat Berkan'ın, meselenin
farkına varmış bir gazeteci olarak, ihtimallerden biri sayarak zikrettiği
üzre, Türkiye'nin Kıbrıs politikası "çözümsüzlük" kavramıyla
özetlenebilir. Adada şu anda mevcut durum, yani ekonomik-toplumsal
ve siyasî bakımlardan içi boşaltılmış, geleceği tamamen belirsiz
kılınmış, buna karşılık Türkiye'nin askerî-stratejik ihtiyaçlarına
cevap veren bir KKTC ile mâlûm nedenlerden ötürü hâlâ tam bir devlet
sayılamayan "Rum Kesimi"nin karşılıklı varlığı, Ankara'nın
resmî politikasına son derece uygundur. Bizim adımıza TC hükümetlerinin
bir tür saklı çözüm saydıkları şey, başkalarına çözümsüzlük olarak
görünen durumun tâ kendisi.
Kıbrıs'ta hüküm süren durumu çözümsüzlük sayanların
arasında ben de varım, ısmet Berkan da var, hayata sadece askerî
ihtiyaçlar açısından bakmayan herkes de var.
Kıbrıs konusundaki resmî Türkiye politikasını anlamanın
öteki anahtarını da ısmet Berkan anıyor aslında: "mızıkçılık"tan
sözederek. Evet, çözümsüzlük politikasının uygulanış tarzını en
güzel anlatan kelime de budur.
Yani şema şöyle: Herkesin sorun olarak gördüğü
durumu siz çözüm sayıyorsunuz. Ama bunu açıkça söyleyemediğiniz
için, çözüm bulma çabalarına katılıyormuş gibi yapıyorsunuz, ama
her fırsatta mızıkıyor ve çözüm bulunmasını engelliyorsunuz, böylece
başkalarının çözümsüzlük olarak gördüğü, sizin çözüm saydığımız
durum sürüyor. Sorun, başkaları için var, ama sizin için yok. Çünkü
sizin istediğiniz durum fiilen yürürlükte.
Bunların ışığında bakınca, ısmet Berkan'ın soru
cümlelerinde değnidiği gerçekleri o soru işaretlerinden kurtarıp,
basbayağı tesbitler halinde sıralamak gerektiği ortaya çıkıyor.
Bu daha büyük hizmet olurdu; "ufuk açmak"
bakımından.
Kıbrıs
konusu geleceğimizi belirleyecek, haberimiz yok
Acı gerçeği bilerek konuşalım
Kıbrıs konusunu, okur gözündeki bütün sıkıcılığına
rağmen işlemekten kaçınmayan Radikal Genel Yayın Yönetmeni ısmet
Berkan'ı bu sorumlu davranışından ötürü tebrik ederek başlayayım.
ısmet, konunun Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği açısından önemini,
bu yüzden Ankara'nın -eğer sahiden AB üyesi demokratik bir ülke
olma hedefi varsa- bu konuda şimdiye kadarki gibi davranamayacağını
kavramış bir kişi olarak, ısrarla, "çözümden kaçan taraf"
olmamak gerektiğini yazıp duruyor.
Şahsî macera ve izlenim
Gazetelerde çalıştığım dönemde, özel bir sebep
olmaksızın, sırf işbölümünün tesadüfî gereklerinden ötürü, Kıbrıs
mevzuuyla ilgilenmiş bir talihsiz kişiyim. Kıbrıs'a bir defa annem-babamla,
bir defa, fotoğrafçılık yaptığım dönemde (Marie-Claire dergisine
azıcık tarihî-turistik, azıcık genel toplum-manzara fotoğrafları
çekmek için), bir defa, Kıbrıs doğumlu şair Mehmet Yaşın'la, hem
hoşbeş hem dinlenme için, toplam üç defa gittim. Her seferinde üç-beş
gün, bir hafta kaldım. Pek çok insanla tanıştım, konuştum. Bol bol
dolaştım, baktım, gördüm. Doğal olarak uyanan merakımı, azıcık okuyarak,
ederek gidermeye çalıştım.
Geçen yıllar içerisinde, ister istemez, Kıbrıs
konusundaki haberlere duyarlı kaldım. Göz ucuyla da olsa, neler
oluyor, diye baktım.
Sonunda şuna kanaat getirdim: Kıbrıs'ta şu anda
varolan durum, Ankara ve haliyle KKTC denen serhat boyu örgütlenmesi
için aslında tam da amaçlanan statükodur. Dolayısıyla, "çözüm"
araması gereken, asla Ankara veya KKTC değil, Rumlar, Yunanistan
veya başkalarıdır.
Geçenlerde, ısmet'in büyük iyi niyetle yazdıklarının
aslında gerçeği algılamayı zorlaştırabileceği endişesiyle, bunları
anlatmaya çalıştım. ısterseniz göz atın: "Kıbrıs yönünde ufuk
açmak".
23 Kasım'ta ısmet Berkan yine Kıbrıs hakkında yazdı.
Özellikle MHP lideri Devlet Bahçeli'nin son hamasî çıkışının gayesini
doğru tesbit etmişti ve bu yüzden daha da telâşlanmıştı haklı olarak.
Bahçeli, Rauf Denktaş'ın eline, 4 Aralık'ta yeniden oturulacak görüşme
masasına bir yumruk çakıp kalkabilmesi için gerekli kozları tutuşturmakla
meşgûldü. Denktaş'ı bu yönde teşvik etmeye çalışıyordu.
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti devleti içerisinde birileri
-ve maalesef bu işlerde belirleyici rol oynayabilen birileri-, statükonun
Türkiye için en doğru durum olduğundan, "stratejik" sıfatıyla
kutsanan gereklerin, AB üyeliğinden de, memleketimizde demokrasinin
gelişmesinden de, 21. yüzyıl dünyasının görece itibarlı bir mensubu
olmaktan da, başka her şeyden de önemli olduğundan emindirler. Onlar
-şu bizim "derin devlet", canım!- adına da, genellikle
şehit olduğumuz üzre, MHP, yani Bahçeli konuşmaktadır.
Derinlerde öyle düşünülmüyor ki!
Şimdi ısmet Berkan'ın yazdıklarına geleyim. Berkan
diyor ki: "Kıbrıs'ta görüşmelerin yeniden kesilmesi ya da Güney
Kıbrıs'ın tek başına Avrupa Birliği'ne üye olarak alınması sadece
Türkiye'nin değil herkesin aleyhine olur."
Ben bu görüşün tamamen ısmet'in iyi niyetinden
kaynaklandığını düşünüyorum. Evet, maalesef üzücü, ama gerçek, bakın,
burası belirleyici, birileri için, bunun aksidir. ısmet'in temel
yanlışı şurada: Neyin "Türkiye'nin aleyhine" olduğu konusunda,
Kıbrıs politikasını tayin edenlerin de kendisiyle aynı fikirde olduğunu
sanıyor/umuyor. Oysa onlar tamamen aksini düşünüyorlar.
Onlar için, demokrasiden uzak kalsa da, uluslararası
toplumda sorunlu bir pozisyonda bulunsa da, stratejik bakımdan kendini
sağlama almış, "ulusal güvenlik" gereklerini büyük ölçüde
yerine getirebilen bir Türkiye, asıl hedef. Dolayısıyla, Kıbrıs
konusunda, gerekirse Rum kesiminin kendi başına AB üyeliğine varacak
gelişmeler, şu anda Ankara'nın adanın kuzey kesimindeki pozisyonu
korunabildiği sürece, pek o kadar önemli değil. Veya en azından,
tercihi belirleyecek kadar önemli değil.
Taviz vermeden anlaşma...
Belki ısmet Berkan da bu durumu sezdiğinden, "Taviz
verilsin diyen yok..." gibi ifadeler kullanabiliyor. Oysa bunu
dediğinizde, zaten aslında anlaşma istemediğinizi de bildirmiş oluyorsunuz.
Basitçe düşünelim: ıki taraf ve bunların karşılıklı beşer talepleri
var.
Anlaşacaklarsa, meselâ bir tarafın üç, bir tarafın
iki talebi kabul edilebilir. Bu durumda biri daha çok, öbürü daha
az, ama ikisi de biraz "taviz vermiş" olur. Anlaşma ancak,
taraflar, "ben şu talebimden vazgeçiyorum, buna karşılık sen
de şundan vazgeç" diyebilirlerse olur. Dolayısıyla, Kıbrıs
konusunda iki (veya dört -Türkiye ile Yunanistan da sayılmalı-,
hattâ beş, hattâ altı -AB ile ABD de işin içinde sayılabilir pekâlâ)
taraf anlaşacaksa, sonuçta bütün bu taraflarda birileri açısından
"taviz" sayılabilecek düzenlemeler olması kaçınılmaz.
Nasıl olacak da, Türkiye hiç taviz vermeden anlaşmaya varılabilecek?
ısmet Berkan şüphesiz bu basit mantığı kuramıyor
değil. Onu böyle demeye iten, Kıbrıs konusunda "icabında taviz
verilebilir" gibi bir cümleyi kurduğunuz anda hemen "vatan
haini" damgası yiyebilmeniz, ama bundan da önemlisi -artık
ayağa düşmüş bu damgadan kimsenin korkusu da kalmadı- lafınıza kulak
verilme ihtimalinin ortadan kalkması.
"Zarar"ın dayanılmaz izafîliği
ısmet'e bir temel itirazımı da, yukarıda imâ ettim
ama azıcık açmam gerekiyor. Kıbrıs'ta çözümsüzlüğün, Türkiye dışındaki
tarafların da zararına olduğunu söylüyor ısmet Berkan. Bu özellikle
izaha muhtaç bir tesbittir. Zira, Kıbrıs konusundaki mevcut TC politikasının
sonuçlarından hiç kimse, Türkiye kadar ve Türkiye gibi zarar görmeyecektir.
Başka herkes için, bir tarafta varolan bir pürüz, bir gerilim mevzuu
vs. olacaktır Kıbrıs'ın kuzeyindeki TC varlığı.
Oysa Türkiye için, iş, bir hayat tarzı tercihine
kadar varabilecektir. Görülecek zararın ne düzeyi ne çerçevesi ne
miktarı aynıdır.
Gelgelelim, Türkiye'de belirleyici mevkideki birileri
için bu zarar, zarardan sayılmamaktadır.
Bütün bunları niye sorun ettiğim yeterince açık
mı? Gayet sorumlu davranıp, okur ilgisi uyandırmayacağını bile bile
konunun üzerine giden ısmet Berkan'ı eleştirmeyi niye gerekli gördüğüm
açık mı?
Tartışmada ilk veri alınacaklar
Bunu bir defa daha izah ederek bitireyim. Kıbrıs
konusunda "çözüm" isteyen ve adaya ilişkin gelişmelerin
Türkiye'nin ebediyen AB dışında kalmasına yolaçmasından korkanların
şunları veri alması şarttır:
* Mevcut "çözümsüzlük" vaziyeti, aslında
Ankara'nın "çözüm" olarak gördüğü durumun ta kendisidir.
* Kıbrıs'ta bugünkünden farklı bir vaziyet yaratılamazsa
bundan Türkiye'nin göreceği zarar, asla Yunanistan veya AB'nin göreceği
zararla karşılaştırılamaz. Çok daha büyük boyutlu ve kalıcı olacaktır.
* Ben de dahil kimilerimizin "zarar"
dediği şey, resmî TC politikalarını belirleyenler için "zarar"
değil, sadece ve sadece "riziko"dur ve "ulusal güvenlik"
ve "strateji" öncelikleri karşısında göze alınabilirdir.
Eğer Kıbrıs konusunda, sadece Türkiye ile Yunanistan'ın,
Denktaş ile Klerides'in vs. değil, Türkiye için demokratik, insanca
bir gelecek isteyenlerle derin devletin de karşılıklı taraflar olduğunu
her an hesaba katmazsak, yazacaklarımızın anlamı kalmayabilir. Bunları
bilerek ve zikrederek konuşmazsak, hattâ, söylediklerimiz yanıltıcı
olabilir.
|