M
U H A T A B I M I Z MH I N C A LMU
L U Ç . . .
Hıncal Uluç ve medyanın
"çıkar ilişkileri"
Hıncal
Uluç vizyonu
Ayrıcalıklılar
zümresinin fikir savaşçıları olarak köşeyazarları
Kaka Ankara'ya karşı cici
Laila
İki
Hıncal Uluç vakası
Hıncal Uluç ve medyanın
"çıkar ilişkileri"
Gazete sütunlarında genellikle sözü
edilmeyen bir olgu: Devlet adamlarının ve medya mensuplarının
işadamlarıyla çıkar ilişkileri. Hıncal
Uluç, "Paraşüt Operasyonu" dolayısıyla
şaibe altında bulunan Kilis Valisi Güner Özmen'i
savunduğu yazısında bu konuya ortayerinden daldı.
Uluç, önce, Özmen'in "vali"
sıfatıyla, "cumhurbaşkanından üstün
hizmet madalyası almış bir yatırımcı"
ile iyi ilişkiler içinde olmasının doğallığına
dikkat çekti. Ardından devlet yetkililerinin çıkar
ilişkileri alanına girerek şu soruları ortaya
attı: "Bu devletin tüm büyükleri, bütün
büyük işadamlarıyla, Koçlarla, Sabancılarla,
Haslarla, daha aklınıza kim geliyorsa onlarla iyi ilişkiler
içinde değiller mi? Aile fotoğrafları çekilmiyor
mu? Geçiniz... Mafya babalarının cenazelerinde bu
ülkenin hem de İçişleri Bakanları başta
çeşitli bakanlarının, milletvekillerinin çelenklerini
görmedik mi?"
"Yargısız infazda en baştayız!.."
başlıklı yazısının devamında,
Uluç, görevden alınan Kilis Valisi'nin, "işadamı"
Yasin Altınbaş'ın parasıyla tatil yapmış
olabileceğini, ama bunun valinin "satıldığını"
göstermeyeceğini ileri sürdü. Medyadan örnek
vererek: "Medya mensupları olarak, hangimiz işadamlarının
davetlisi olarak dünyanın bin yerinden birine gitmedik,
orada ağırlanmadık? Ufak tefek yığınla
hediye almadık mı?.. Gazetelere gelen çukulata paketlerinin
sayısı mı var?.."
Uluç'un yazısındaki en kritik soru
bu satırları izliyordu. Yani şu soru: "Peki
satıldık mı?
Hıncal Uluç'un yazısının
kuruluş mantığından, bu soruya "hayır"
cevabı verdiğini anlıyoruz.
Sabah köşeyazarı, ayrıca, "Millet
Meclisi'nin yarısı"nın, "hem de Galatasaray
gibi maddî batak içinde bir kulüp" tarafından
"Danimarka'lara taşınıp ağırlandığına"
dikkat çekerek, "Bugün Güner'in kellesini isteyen
kalemler"in niçin "Danimarka gezginlerinin listesini
manşetten vermediklerini" sordu.
Uluç'un girdiği konuda derinlemesine
ve genişlemesine bir tartışma açılması,
medyanın temizlenip arınması bakımından
pek hayırlı sonuçlar yaratabilirdi. Böyle bir
tartışmanın açılacağına, açılırsa
da sürmesine göz yumulacağına ihtimal veremiyoruz
ne yazık ki.
Zaten Uluç da, pek verimli ve hayırlı
olabilecek bu tartışmayı baştan boğacak
bir noktaya getiriyor işi. "Peki, satıldık mı?"
diye soruyor. E, kimsenin çıkıp, "Tabiî
satıldık!" demesi beklenemeyeceğine göre,
bu noktada tartışma mümkün değil demek
ki. Dolayısıyla, varılacak sonuç, girilen konunun
gerektirdiğinin tam tersi olabilir. Tıpkı Uluç'un
önerdiği gibi, valinin işadamının parasıyla
tatil yapması da olağan karşılanır. Çünkü,
işadamı parasıyla şunu şunu yapan gazeteciler
satılmamıştır, demek ki hem hediyeler ("çukulata")
alıp hem satılmamak mümkündür.
Oysa medyamız "çukulata sendromu"
üstüne bir iç hesaplaşmaya girse bundan hepimiz
ne kadar büyük yarar görürdük. (13
Haziran 2000)
Hıncal Uluç vizyonu
Baba bu sefer köy özlemlerini Country tarzında dile
getirmeyi bırakmış, yine çağdaş, modern, dinamik, ileri görüşlü
şehir insanı kimliğine bürünmüş. ınlü orkestra şefi Zubin Mehta'nın
bir lafı üzerine düğün salonu inşaatını konser salonu inşaatına
çeviren Bedrettin Dalan'a şimdi bir defa daha hayran olmuş.
Sebep?
Aslında gerekmez, ama var: "Yeditepe ıniversitesi'nin,
Kayışdağı'nda doğan, çağdaşlık, uygarlık ve Atatürkçülük anıtının
konser salonu..."
Bir akustik harikasıymış bu salon. Biri sahneye
geçmiş, öteki en arka sırada çapraz oturmuş, fısıldasalar bile duyuluyormuş.
Yani en cahil Amerikalı turistin bile "akustik" denince
aklına gelen deneyi yapmışlar. Antik kentlerin tiyatro kalıntılarında
sık sık görürüz ya, biri sahneye geçer, öteki arkada oturur, fısıldaşırlar
ve hayran olurlar. Genç bir çiftse bu deneyi yapan, sonrasında öpüşebilirler
de. Ama Hıncal Uluç ile Bedrettin Dalan böyle bir şey yapmamış tabiî.
Uluç'un gözünün önüne, "New York'ta Carnegie
Hall'un açılışı" gelmiş. "Biletler 2500 dolar". Ama...
Uluç oraya gidememiş, TV'den seyretmiş açılışı. Çünkü: "Bende
ne gezer o devirler... 200 dolarla Amerika'da bir hafta geçirmeye
çalışıyoruz." Neyse ki o devirler geride kaldı...
Hıncal Uluç anlatıyor:
"Perde açıldı... Dev sahnede iki
orkestra... Sağda Zubin Mehta yönetiminde New York Filarmoni...
Solda, Herbert von Karajan yönetiminde Berlin Filarmoni. Dünyanın
en büyük iki orkestrası, en ünlü iki şefi... En dev rakipler birarada...
Amerikan Millî Marşını iki orkestra birlikte çalıyorlar... Dünya
böyle konser gördü mü acaba?"
Bunlar sırf hava olsun diye anlatılmıyor, tahmin
edebileceğiniz gibi. Baba vizyon sahibidir herhalde. Devamı şöyle:
"...'Bak başkan' diyorum. 'Şuraya
Zubin ve orkestrasını yerleştiririz... Şuraya da Gürer Aykal yönetiminde
bizim Cumhurbaşkanlığı Senfoni'yi... ıstiklâl Marşını çalarak başlarız'..."
Şahsen ben, Uluç'un aktardığına göre tam iki defa
"neden olmasın" diyen Dalan'ın bu öneriye sıcak bakabileceğini
düşünüyorum, artık devir o devir olmadığına göre. Böylece belki
de Hıncal Uluç vizyonu yavaş yavaş uygulama alanı bulacak, Zubin
Mehta gelecek, ıstiklâl Marşı çalacak.
Ve konser sonrasında, "Bak Hıncal," diyecek,
"sen hep yazarsın ya, doğruymuş. Bu hayatımın en anlamlı konseriydi."
Ayrıcalıklılar zümresinin
fikir savaşçıları olarak köşeyazarları
Kaka Ankara'ya karşı cici Laila
Laila tartışmasına nihayet Hıncal Uluç ile Murat
Birsel de el attı (Sabah, 25 Temmuz). Her bakımdan hiyerarşi icabı,
Uluç'tan başlayacağız.
Uluç, ıstanbul'daki gelir dağılımı adaletsizliğinin
New York Times sayfalarına taşınması karşısında gösterdiğimiz tepkileri
yersiz bulduğunu açıkladı, aynı yazıyı kendisinin New York veya
Los Angeles için "misli ile" yazabileceğini ileri sürdü.
ıstanbul, "uçurum" konusunda dünyanın başka şehirlerine
göre çok daha iyi durumda, Uluç'a göre.
Hıncal Uluç'un hayli uzun yazısının ana fikri,
başlıkta özetlenmişti: "Her gün 'Batıyoruz' dersek batarız!"
Bu yazı, Uluç'un başka konularda düşündüklerini anlamak için de
yararlı ipuçları içeriyor. (Meselâ: "zaman zaman ikinci hükümet
gibi davranan cumhurbaşkanı".)
Uluç, bir örnekten hareketle, kriz psikolojisi
yüzünden insanlar tüketmediği için üreticilerin nasıl zor durumda
kaldığını, ekonominin nasıl durakladığını anlatıyor ve, "Krizden
çıkmanın ilk yolu," diyor, "insanların güven içinde paralarını
ihtiyaçları için günü gününe harcamaktan çekinmemeleridir."
Yani: Tüketirsek krizden çıkarız.
Şöyle olacakmış:
"Bütçemiz içinde çarşıya çıkmalı, alışveriş
yapmalı, sinemaya, tiyatroya, konsere, şova gitmeli, dışarıda yemek
yemei, Laila'ya da uğramalıyız, hattâ. O neredeyse hedef gösterilen
Laila, kaç ailenin ekmek kapısı, kapanırsa, kaç yüz kişi işsiz ve
aç kalacak, düşünen var mı? Bunlar aslında ucuz popülizmi bile bilmiyorlar
ya."
Hıncal Uluç, krizden çıkışta en büyük görevin medyaya
düştüğünü ekliyor. Eğer medya "moral ve güven" verirse,
krizden öyle bir çıkarmışız ki, "dünya ekonomistleri bile şaşar
kalır"mış:
"Moral ve güven. Mucize bu iki sözcükte
gizli," Uluç'a göre.
Haydi, "krizden çıkmak için tüketelim"
görüşünü bir an için ciddiye aldık diyelim. Görüşleri, ilgi alanları,
hayatın neresinde durmayı seçtiği bir yana, Hıncal Uluç yılların
gazetecisi. Tüketmek için moral ve güven dışında bir şeye daha ihtiyaç
olduğunu bilmez mi? Hani böyle, madenîsi de kağıdı da olan, değişik
ülkelerde değişik birimlerle anılan, bir şey alırken verdiğimiz..?
Hani böyle, işi olanlar aybaşlarında bir vezne, banko veya masanın
karşısında durur, bir şey imzalarlar da onlara o verilir... Hani
böyle, tek kelime canım, yerlisi de var yabancısı da...
Ben şundan eminim, muhterem okurlar, Hıncal Uluç'u
da başka bazı gazetecileri de, toplumdan bu kadar kopuk gazetecilik
yapmak mahvetti. Türkiye'de milyonlarca insanın, çıkıp alışveriş
edemeyecek, şuraya buraya gidemeyecek durumda olduğunu anlayamıyorlar.
Buna gerçekten inanmıyorlar. Bir gazeteci, okurlarına, "çıktığımızda
hattâ Laila'ya da uğrayalım" diye seslenebiliyorsa, onun hepimizle
alay ediyor olması dışında bir ihtimal düşünebilir miyiz?
Nitekim açıkça ediyor da... Bu yazının altında,
Bodrum Günay'da Aşkın Nur Yengi'nin ne kadar başarılı bir program
yaptığını anlattığı bir çerçeve vardı. Ama düşünmemiz gereken bir
ihtimal daha var. Onu da aşağıda anlatmaya çalışacağım kısaca.
Murat Birsel yine karıştı bu işlere
Laila'ya, üstelik New York Times gibi medyamızın
pek gak guk edemeyeceği bir gazetede gelir-tüketim adaletsizliği
sembolü olarak yer verilmesi, hayat tarzını tehdit altında gören
medya mensuplarının haklı tepkisine yolaçtı. Ben Hıncal Uluç'un
yazısıyla uğraşırken bir de fark ettim ki, Murat Birsel de mevzua
el atmış. Hem de, bundan haftalarca önce Medyakronik/Haftasonu'na
attığımız başlığın tıpkısını atarak: "Bas bas paraları Laila'ya...!"
(Hıncal Uluç'un bir türlü vazgeçmediği iki noktaya
karşılık, Birsel de üç nokta ve ardından ünlem ile Türkçe'nin yazım
imkânlarını genişletmeye katkıda bulunuyor.) Biz o başlığı, Laila'nın
açılışını, çok geniş yerler ayırarak, âdetâ kutlayan medyaya kılçık
olsun diye atmıştık, ardına "bi daha mı gelcez dünyaya"sını
da ekleyerek. Birsel niye atmış, belli değil. Galiba sahiden böyle
yapın diyor, çünkü Türkiye'nin ne büyük "potansiyeli"
olduğunu anlatırken Laila'ya merkezî bir yer veriyor.
Ve yine bildik terane: Ankara verimsizdir, önümüzdeki
başlıca engeldir, halbuki Laila'da simgelenen müteşebbis ruhumuz
ve potansiyelimizle geleceğimiz çok parlaktır, falan.
Bu ne kadar klasikleşmiş bir denklem oldu artık,
farkında mısınız? "Ankara"nın ifade ettiği bütün olumsuzların
alternatifi, nedense, ellerine kalsak bizi Ankara'nın ettiğinden
beter edecek birilerinin hayat tarzı. Çünkü "toplum" kavramının
ne anlama geldiğini ancak torunlarımız anlayacak...
Böyle konuların ortaya gelmesini şahsen çok faydalı
buluyorum. Başka durumlarda gizlenebilen, geride, alttan alta çalışan
zihinsel mekanizmalar, önyargılar, korkular, savunma içgüdüleri
mecburen su yüzüne çıkıyor, daha bir görünür oluyor.
Bütün bunların işaret ettiği vahim gerçekse şu:
Medyanın bazı köşelerinde, ayrıcalıklıların zümre bilinci geliştiriliyor.
Kendi sınıf davranışlarını bile doğru dürüst, kararlılıkla, uzun
vadeli düşünüşle ayarlayamayan bir burjuvazinin ülkesinde, bölük
pörçük düşünce yapılarıyla köşeyazarlarının neredeyse birer teorisyen
haline gelmesini belki normal karşılamalıyız. Ama bu durumda, memleketimizin
"potansiyelinden" bahsederken, meselâ Hıncal Uluç ile
Murat Birsel'in toplumsal konularda ciddî ciddî fikir beyan edebildiği
bir ülke olduğumuzu hesaba katmamız gerekecek.
Medyanın üst düzeyini artık yerleşik bir
parçası saymamız gereken ayrıcalıklılar zümresinin fikir savaşçıları,
şüphesiz, bu zümrenin "potansiyeline" dair bir ölçüdür.
İki Hıncal Uluç
vakası
Hıncal Uluç, Sabah'taki köşesinde,
9 ve 12 Ocak tarihlerinde yazdığı iki yazıda,
Filler ve Çimen filmiyle İkinci Bahar dizisini konu aldı.
Bu iki yazıda ortaya koyduğu yaklaşım, ciddî
ciddî, bu köşeyazarını zihin yapısı
ve ruh hali bakımından sorgulamayı gerektiriyor.
Biraz da başka bakımlardan...
İlk vaka, Uluç'un Filler ve Çimen
filmi hakkındaki yazısı. Uluç, adını
"...Çimenler" diye yanlış aktardığı
filmi "balon" olarak nitelendiriyor, özetle, "bir
avuç aydın kendi aralarında filmler yapıp bunlara
ödüller veriyor, bu filmin ödüllük bir
yanı yok" diyor. Derviş Zaim'in filmi, Uluç'un
"hayatında gördüğü en kötü
filmlerden biri"ymiş.
(Uluç bu yazısında bir tarafa kaydedilmesi
gereken bir hoşluk da yapıyor ve şöyle diyor:
"Ben devlet, sistem, düzen eleştirisine karşı
değilim. Yeri geldiğinde en ağırını
da yaparım.")
Uluç'un bu yazısının bir bölümü,
filmi gördükten sonra zihnimizde kritik bir soru doğurdu.
Önce yazının bu bölümünü okuyalım:
"Efendim Ali Sürmeli iki rol oynamış?
Hangi iki rol, anlayamazsınız. Niye iki rol? Oyuncu kıtlığı
mı var, yapımcının parası yok da tasarruf
mu ediyor? Yoksa Sürmeli fena sıkıntıda... 'İki
rol oyna da iki para al' mı denmiş? Bir filmde bir oyuncu
iki rol oynarsa anlamı olmalı... Ne Peki?"
Filmi görmemiş ama görecek olanların
keyfini kaçırmayı göze alarak şunları
anlatmak zorundayız:
Filmde, bahsedilen oyuncu, bakanın kirli işlerini
yürüten, kendi adına uyuşturucu kaçakçılığı
yapan azılı bir tetikçi rolünde; bu bir. Ayrıca,
bir otel sahibinin öldürülmesini üstlensin diye
parayla tutulan gariban rolünde; bu da iki. Yıllardır
aranan, dergilere kapak olan -bir nevi "Yeşil"
yani- o tetikçiyle benzerliği nedeniyle, büyük
bir entrikada kullanılıyor, o öldürülüp
tetikçi öldürüldü deniyor, hattâ cenaze
töreni bile yapılıyor. Bir defa daha tekrarlayalım:
O gariban, o tetikçiye tıpatıp benzediği için
filmde birşeyler oluyor. Bu benzerlik olmasa, bunlar da olamaz.
Hıncal Uluç'un bunu anlamaması mümkün
değil. Beğenmeyebilir, başka. Ama, iki rolü
aynı oyuncunun oynayışının nedenini anlamaması
mümkün değil. Peki o zaman niye böyle yazıyor?
Cevabı bulabilmek için Uluç'un şu
sözünü de hatırlayalım: "Hangi iki
rol, anlayamazsınız." Bu da pek tuhaf, çünkü
her iki rolde de Sürmeli'yi teşhis etmeyi engelleyen hiçbir
gizleyici-saklayıcı unsur yok. Gariban rolünde
yüzü azıcık deforme edilmiş, o da başka
bir ifade takınmış, o kadar. Karıştırılması
mümkün değil.
Tekrar soralım: O zaman Uluç niye böyle
yazıyor?
Aklımıza gelen tek ihtimal, Uluç'un
filmi görmeden o şiddetli eleştiri yazısını
kaleme almış olması. Zaten yazıda film hakkında
hemen hiçbir ayrıntı yok. Filmde "anlatım
diye bir şey yok", "insanı sıkıntıdan
patlatan, kâbus gibi bir film, bir üste karmakarışık"
ifadeleri dışında. Bunların ardına eklenmiş
"Enteller anlasın diye" cümlesiyse, yazının
asıl nefret hedefinin Derviş Zaim değil, daha geniş
bir topluluk olduğunu ortaya koyuyor.
Evet, ne dersiniz? Hıncal Uluç bu filmi
gördü de mi o yazıyı yazdı?
İkinci Bahar'ı kimler yaratmış?
Hıncal Uluç'la ilgili ikinci vaka, İkinci
Bahar dizisiyle ilgili. Uluç, bu dizinin bitişini anlamsız
buluyor ve eleştiriyor. Olabilir. Karışamayız.
Ancak, Uluç'un şu sözleri ne anlama
geliyor:
"Başarının sırrı
mı? Böyle bir sır yok. Türkan Şoray ve
Şener Şen olmasa, İkinci Bahar olurdu, diyen varsa,
böyle buyursun! Gerisi yapımcının doğru
insanları, doğru zamanda, doğru yerde buluşturması."
Yapımcı, Uluç'un "Mustafa"sı;
yani Mustafa Oğuz.
Bir köşeyazarı niçin okurlarına,
bu kadar tutmuş bir dizinin başarısının
o dizinin hikâyesini geliştiren, senaryosunu, diyaloglarını
yazan, çekimleri yöneten, kurgulayan insanlara ait olmadığını
anlatma ihtiyacı hisseder? Yapımcı, bir proje için
uygun koşulları biraraya getirerek ve "yaratıcı
ekibe" uygun çalışma koşulları sağlayarak
başarı göstermiş olabilir. Sonuca bakılırsa
göstermiş de. Oyuncular, çok iyi oynamış
olabilirler. Bir oyuncunun iyi veya kötü oyununa senaryonun,
özellikle yönetmenin ne kadar etki edebileceğini,
film seyrederken kadın oyuncunun geçen filme göre
ne kadar kilo aldığına falan dikkat edenler dışında
sinemayla ilgilenen herkes bilir.
Yine, Hıncal Uluç'un bu dizinin nasıl
yaratıldığını bilmediğini, düşünemeyeceğini
sanmıyoruz. O halde şu soru doğuyor: Uluç niye
"bu dizinin başarısında yaratıcı ekibin
katkısı yok" diye bir yazı yazıyor?
Biz, Uluç'un etkili bir köşeyazarı
olması dolayısıyla, her iki vakada da gazetecilik
ahlâkı açısından problemler olduğunu
düşünüyoruz. Eğer böyle değilse,
Hıncal Uluç'un film, dizi gibi herhangi bir yaratıcılık
ürünü hakkında yazması meşru mudur,
diye sormamız gerekir. (12 Ocak 2001)
|