|
Yavuz Baydar bizi çocuk mu sanıyor,
aptal yerine mi koyuyor?
N'ayır yavrum, ağlamıyorum...
Yavuz Baydar'ın kibarlık ederek "Medya
eleştirisini henüz bilmiyoruz" başlığı
attığı ama tabiî aslında "...bilmiyorsunuz"
demek istediği yazısını hak ettiği dille
ele alacağım. Baştan söyleyeyim: bu hiç
hoşuma gitmiyor. Çünkü Yavuz Baydar bu memlekette
okur temsilciliği diye bir müessesenin varolmasını
sağlayan insanlardan, ayrıca CNN-Türk'teki Soru-Cevap
programı gayet kıyak, Baydar'ın pek çok başarılı
gazetecilik çalışması var ve Medyakronik gibi
bir yerde bulunması pekâlâ pek güzel sonuçlar
yaratabilirdi, oysa... (burada müzik girer.) Belirtmeye gerek
yok ki, Baydar'ın yazısını okuduğunuzu
varsayıyorum. Medyakronik adına kendisine verilen cevabı
da.
Baydar, yazısının girişinden,
"derdini sükûnetle ve net bir dille anlatmaya"
çalışacağını söyleyerek, nasıl
diyeyim, ilginç bir atmosfer yaratıyor. "Meslektaşlarına
ve diğer Medyakronik takipçilerine ... uzun süredir
anlatamadığı sorun", nasıl bir şeyse,
"sükûnetle" anlatılamaması ihtimali
de var galiba. Yoksa buradaki "sükûnetle", kamyon
arkasında yazılı "selâmetle" gibi
bir şey mi? Peki ya "net bir dille"? O da "sollama
üzerim"in muadili olmalı.
Neyse, Baydar bize "korkma küçüğüm,
üzmem çizmem" güvencesi verdiğine göre
bize uzattığı büyük lokmayı yutmaya
hazırlanabiliriz:
"Ama biz Türkiye'de medya eleştirisini
nasıl yapacağımızı maalesef henüz
bilmiyoruz."
Hmm.. Acı lokma bu. Ve şahıstaki
tevazua bakın ki, zembili kapıp "lan anlamıyonuz
o'lum bi halttan!" ucuzluğuna koşmuyor, yol kenarından
azıcık çamur alıp kendi pantolon paçalarına
da buluyor. Önümüzü iliklemeliyiz. Zira bunun
hemen ardından, medya eleştirisinin "normlarının
oluşturulması"ndan sözediyor en ombudsman Yavuz
Baydar.
Lâkin kendisinin tamamen insanlık adına
sürdürdüğü faaliyet de burada sona eriyor.
Çünkü "biz" belki medya eleştirisini
nasıl yapacağımızı bilmiyoruz, ama aynı
"biz" bu memlekette epeyce kaşarlanmış
olduğumuz için, "kardeşim biz bilmiyoruz"un,
kaybedilmiş maçtan sonra "ben bu taraftar için
üzülüyorum" diyen futbolcununki gibi bir tavır
olduğunu anlayabiliyoruz.
Diyorum ki, adını koymayayım ben
bu tavrın! Siz bulun. Hani böyle şeysi var üstünde...
Yine bir Gülnihal...
Yavuz Baydar kendisiyle, Uzan'lar, Nokia, Motorola,
mahkeme, bunun haberlerini kim verdi kim vermedi, vs. meselelerini
tartışmamızı istiyor. "Konuştuğum
pek çok meslektaşımda, ne yazık ki, tam bir
zihin karışıklığı görüyorum,"
diyor. O meslektaşlar kimse, bilemiyoruz, ben de bir görüşmek
isterdim, ne bakımdan karışmış zihinleri.
Baydar bize bunu tam açıklamıyor.
Yine de karışıklığı
gidermek için, Uzan'lara karşı davalar açılmasının
ne kadar önemli bir olay olduğunu anlamamızı
sağlayacak veriler sıralıyor. Zihni açık
ve sorunun farkında bir kimse olarak, bizim gibilere dönüyor
sonra. Böyle durumlarda ilk müsait yere fırlatılması
çok daha dürüstçe olacak olan kibarlığı
elden bırakmadan, "birlikte sesli veya yazılı
düşünelim dileğiyle..." notunu iliştirdiği
şu soruyu soruyor:
Bu olan bitenin "...haber değeri var
mıdır, yok mudur?"
Ama galiba o not başkasına yollanan çiçekten
düşmüş, Çünkü Baydar bizi salak
yerine koyarak şu soruyu ekliyor:
"Varsa, medya bu gelişmeyi mercek altına
almalı mıdır, almamalı mıdır?"
Güçlü mantık diye buna dendiğini
bilmenizi isterim. Biz "evet, haber değeri var" diyeceğiz,
o da, "işte, bizim grubun gazeteleri bunları bunun
için büyütüyor" diyecek. Ben sevdim bu
âlemi birden. Kalayım diyorum gelmişken...
Kıskanırım seni ben...
Neyse, devam edeyim. Yavuz Baydar'ın sonraki
sorusu, şantaj mevzuuna ilişkin. Diyor ki: hazır
Amerikan savcıları falan da Uzan'lar için "sahip
oldukları gazeteleri, TV kanallarını şantaj
amacıyla kullanıyorlar" diye iddia atmış
ortaya, e, bu adamlar böyle yapmıyor mu, niye biz de "elhak
doğrudur" diye destek çıkmıyoruz?
E haklı tabiî. Hele bize bunu sorması
gayet mâkûl. Çünkü biz sık sık,
"Uzan'ların medya yoluyla şantaj yapması pek
münasiptir" diye yayın yaptık. Çünkü...
ne bileyim... seviyoruz işte biz şantaj olayını.
Yahu bu memleket Özal'dan bu yana basın
yoluyla yapılan ne şantajlar, ne manipülasyonlar,
ne dayama-gazlamalar, ne galeyana getirmeler gördü.
Bunları sırf Uzan'lar mı yaptı? Onlarınki,
her işlerinde olduğu gibi, çok daha açık,
çok daha pervâsız, çok daha hunharca.
Şunu sormalı değil miyiz Yavuz
Baydar'a: Mensubu bulunduğun grubun birtakım yayın
organlarının daha mülayim, daha dolaylı da olsa,
çıkar amacıyla tehditkâr yayın yapması
(basın yoluyla şantaj aşağı yukarı
böyle tanımlanabilir herhalde) halinde sen gıkını
çıkarabilecek misin? Yoksa şunu mu diyorsun: Hayır,
Doğan grubu gazete ve TV'lerinin şantaja yönelik
herhangi bir yayını asla olmamıştır. Yoksa
şunu da mı diyorsun: Benim patronum asla öyle yapmaz.
Yarabbim feryadımı...
Şu soruya bakın hele:
"Tarihte eşine öyle her gün
rastlanmayan çapta bir para istemini gündeme getiren,
onun da ötesinde uluslararası ilişkiler ve siyaset
boyutlarına da taşan davanın suçlanan tarafı,
bazı yayın organlarına sahip olduğuna göre,
bu önemli gelişmeyi o yayın organlarının
nasıl aktardığını, bunu yaparken yayın
ilkelerine ne ölçüde riayet edildiğini inceleyip,
serinkanlı bir dille, başta Medyakronik olmak üzere,
sitelere yansıtmak gibi bir görevle karşı karşıya
değil miyiz?"
Bu soru paragrafının başlangıcındaki,
"tarihte..."den "taşan..."a kadarki kısmın
bu soruyla ilgisi varsa ben de Uzan grubundanım. Baydar bize
olayın "haber değerini" -bayılıyorum
bu lafın bazı ağızlardan dökülüşüne-,
geçerken de kanıtlamaya çalışıyor
hesapta. Uyanık gazeteci. Helâl! Haydi buradan çıkıp
biryerlere gidelim...
Gerçi Medyakronik'te cevap verilmiş,
ama ben de iki laf ekleyeyim müsaade ederseniz. Baydar diyor
ki yani: Uzan'lar aleyhine açılan davalarla ilgili haberleri
Star'ın falan nasıl verdiği/vermediği yazılmalıymış
Medyakronik'te. Hayır Yavuz Baydar, zâtıâliniz
öyle münasip gördüğünüz için
"serinkanlı bir dille ... sitelere yansıtmak"
gibi bir "görevle" karşı karşıya
olduğumuzu hiç sanmıyorum. Gazetenin faaliyet alanları
ve tercihleri bakımından "görev" ile "haber
değeri" kavramlarının ilişkisini tartışmak
gibi bir görevi kabul edebilirim ama. Bunu son MGK kararları
ışığında bir ele alsak. "Siteler"den
çok istek var bu konuda. Olmaz mı? Niye olmaz?
Madem olmazmış, geçiyorum mecburen.
Ve Baydar'ın işaret parmağıyla karşılaşıyorum:
"Hepimiz bu soruların üzerinde düşünmek,
yanıtlarını açıkça vermek zorundayız."
Donnngg!..
Kimseye etmem şikâyet...
Ya, allahaşkına "hepimiz" diye
konuşmasın. Biz Milliyet'te, okur temsilciliği gibi
bir kurumun içini boşaltmakla, onu neredeyse karşıtına
dönüştürmekle uğraşmıyoruz şu
anda. Pek çok eksiğimiz gediğimiz olabilir, ama en
azından niyetimiz ve konumumuz, herhangi bir eksiğimizi
fark ettiğimizde gidermemize elverişli. Doğru bildiğimiz
bir şeyi yapmamıza herhangi bir engel yok. Şimdi
kibarlık edip tam burada kesmesem ne olacak? Ha? Ne olacak?
En son "...zorundayız"da kalmıştık.
Bakın, niye zorundaymışız:
"Çünkü, Zaman gazetesi Genel
Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı'nın açık
anlatımıyla, mesele artık 'medya kavgalarının
ötesine geçti'..."
Gördünüz mü şimdi? E,
Zaman gazetesinin genel yayın yönetmeni de böyle
demişse, artık bize laf düşer mi? Yahu bu nasıl
referans? Yani Uzan'lar mevzuu ve Doğan grubunun bunu fırsat
bilip bir rakibi daha -zaten başka kaldı mı?-
yeryüzünden silmek için harekete geçmesi "gibi
hadiselerde" Ekrem Bey'e mi başvuruluyor?
Konunun Ekrem Dumanlı ile alâkası
olmadığını herhalde fark etmişsinizdir,
lütfen kendisi de okursa üstüne alınmasın.
Baydar başka birini referans gösterseydi onun için
de aynı şeyleri diyecektim. Baydar, meselelere hâkim,
"serinkanlı" ve zarif baba edâsıyla takılırken
"açık anlatım"da gerekli puanı tutturamayıp
açıkta kaldı diye ceremesini Ekrem Bey çekmesin.
Nalân... Nalân!..
Acıklı bir bölüme geldik:
"Sermaye yoğunlaşmasının,
tekelleşmenin başta İtalya olmak üzere pek çok
ülkede gazetecilik mesleğini tökezlettiğini,
bu konunun yıllardır her yerde harıl harıl tartışıldığını
biliyorum; bizdeki sorunlarda bunun önemini küçümseyecek
kadar da saf değilim. Ayrıca, ombudsman olarak okurların
bu konudaki kaygılarını geçen üç yıl
boyunca zaman zaman hem Milliyet?teki sayfamda işledim, hem
de yöneticilere aynı kaygıları yansıttım.
Zaman zaman buna ilişkin eksiklikleri (örneğin bir
zamanlar POAŞ'taki bazı iş uyuşmazlıkları
ile ilgili haberlerin nasıl verilmesi gerektiğini) sertliğe
varacak bir üslupla da okurlarla paylaştım."
Önce şu POAŞ meselesini aradan
çıkaralım. Bu tartışmanın uzayacağından
emin olduğum için acele etmiyorum. Sonra bulur çıkarır,
yayımlarız. Yavuz Baydar, patronu kızdırmama
refleksiyle POAŞ'ı görmezden gelen yazıişlerini
eleştiri salvosuna tutmuş olan okurlara destek çıkmıştı.
Kendisi de bir başka yerden destek alarak: Doğan Grubu
ilkeleri miydi, Aydın Doğan'ın bir yerde yaptığı
konuşma mıydı, hatırlamıyorum, dediğim
gibi, bulurum size de sunarım gerekirse. Yani şöyle
bir manzara çıkıyordu: Patron bir şey demiyor
ki canım aslında; oradaki gazeteciler koymamış
o haberleri. Bu arada: Böyle bir durum sahiden de zaman zaman
olur. O olayda öyle miydi, bilmiyorum. Ama şunu biliyorum:
patronun hassas olduğu konuda, öbür gazeteler ortalığı
inletiyorken gazeteye haber konmamasını eleştirmek
için "okur temsilcisi" patronun elinden çıkmış
veya altına imza attığı bir metni referans göstermeyi
tek yol olarak seçebiliyorsa oradaki temsilcilik işi biraz
bizimle milletvekillerimiz arasındaki ilişkiye dönmüş
demektir. Onları biz seçeriz, onlar bizi temsil edeceklerdir,
oysa devleti bize karşı temsil ederler.
Yavuz Baydar'ın "sertliğe varacak
bir üslûpla" diyerek ne kasdettiğini ise anlamak
mümkün değil. POAŞ tartışmasını
da hatırlıyoruz... Ama "varacak" dediğine
göre, belki de devam etseydi varacaktı yani. Herhalde
böyledir, evet. Evet!
Bir insan böyle bir şeyi deme gereğini
niçin duyar? "Hey ahbap, bana güvenebilirsiniz,"
demek için mi?
Müdür beyin yeşil kürkü...
Merakım tükenmiyor. Bakınız
Yavuz Baydar "yöneticilere" de hangi "kaygıları
yansıtmış":
Yukarıdaki alıntı paragrafa bir
daha göz atın. Oradaki mesele ne? Şu: Başta
İtalya olmak üzere tekelleşmenin basını
ne hale getirdiği vs. Bu her yerde harıl harıl tartışılıyormuş.
Baydar okurların "bu konudaki" kaygılarını
hem sayfasında işlemiş hem de "yöneticilere
yansıtmış".
Nasıl yapmış bunu? Meselâ Doğan
Grubu Genel Koordinatörü'ne gidip, "Efendim, daha
az tekelleşelim, okurlar rahatsız oluyor" mu demiş?
Adam ne cevap vermiş?
"Abesle iştigal etme, devam et!"
diyeceksiniz, ama devamına uzanmaya elim varmıyor. Çünkü
devamında Yavuz Baydar bize çocuk veya aptal muamelesi
yapıyor. Gazeteler bu haberi nasıl değerlendirmiş,
onu ele alıp karşılaştırıyor, "Haberi
ayrıntıyla, üstelik dengeleri de gözeterek veren
gazeteler, söz konusu şirketin gazetesi Star'ın hedefi
oldu," diyor, Star ile muhayyel bir gerekçe üzerinden
tartışmaya girişiyor. Şöyle ceketli-kravatlı
ifadeler kullanıyor tabiî arada: "Oysa, gazeteci
başka olasılıklara da aynı gözle bakmalıydı:
Diyelim, sözkonusu davanın hedefi Çukurova, İhlas,
Doğan, Doğuş veya başkaları olsaydı..."
Ben kişilik bunalımına düşmek
üzereyim: sahiden mi hepimiz bu kadar salak görünüyoruz?
Yahu, bu sorunun dönüp dolaşıp kendisine kırk
defa sorulabileceğini Yavuz Baydar göremiyor mu? "Gazeteci...
bakmalıydı" diye bahsettiği "şey",
Star gazetesi! Yavuz Baydar çok meşgûl olabilir;
okurları yöneticilere yansıt, medya eleştirisi
sitesinde gazeteni-grubunu temsil et, bir oraya bir buraya,
kolay değil. Lâkin bizim Star'da neyin nasıl yürüdüğünü
anlayacak kadar vaktimiz oldu mecburen. Baydar'a da anlatabiliriz
haddimiz olmayarak.
Bir de küçük yardımda bulunalım.
Milliyet'te neyin nasıl yürüdüğünü
canlandırsın hayalinde, sonra iskonto yapa yapa bulur.
Senin annen bir...
Yavuz Baydar'ın en çok şu cümlesini
sevdim: "Bu bir haberdi, nokta." Sanki bir ölünün
ardından söylenir gibi. Metanetle. Öyle sulugöz
sulugöz değil. Gözleri mezardan ufka çevirip...
Niyeyse aklıma cenaze töreni geldi. Saçma. Devam
edeyim Baydar'ı dinlemeye gözlerim kapalı:
"Bu kadar kapsamlı bir dava ... Doğuş,
Doğan, İhlas, Sabah, Çukurova vs vs... herhangi bir
başka Türk şirketi hakkında da açılmış
olsaydı, yine haberdi. Ve, biz, medya kuruluşu sahibi
bu şirketlerin nasıl davrandığını
gayet doğal olarak yine gözlem altına alacaktık."
Baydar buna sahiden inanıyor olabilir mi acaba?
İnanıyorsa mı daha vahim, inanmıyor da söylüyorsa
mı? Evet, doğru, alacaktık; "biz". Ama
sözkonusu olan Doğan Grubu'ysa, aramızda Yavuz Baydar
olmayacaktı. Olamayacaktı.
Oysa bunu hiç dikkate almadan bizi sorgulamaya
girişiyor. Büyük bir tevazu göstererek: "Ben
şunları bilirsem benim için yeterli" diyor.
Aa, lütfen ama!.. Daha alsanıza! Eltim eliyle yaptı
valla...
Tutamıyorum kendimi, ne yapayım.
Şunları bilse yeterliymiş
(hemen getirsinler!):
Star bu konuda ne halt etmiş? Doğan ve
Sabah gruplarının gazeteleri "temel gazetecilik ilkeleri"
açısından doğru mu davranmışlar? Öbür
gazeteler hadiseyi niçin "geçiştirmiş"?
Hayıflanıyor Baydar: "Bunları
öğrenemiyoruz. Öğrenemedik." (Bakışlar
yerde. Mezarlıktan çıkılı... Hay Allahım
niye boyuna mezarlık sahnesi geliyor gözümün
önüne yahu!)
Belki de şu dinî nasihat faslından:
"...Medya eleştirisinin, az önce
söyledim, şakaya veya taraflılığa gelir
yanı yoktur. Gazetecilik, çok iyi biliyoruz ki, parti
veya takım tutar gibi yapılmaz. Medya eleştirisi
de parti veya takım tutar gibi yapılmaz. (...) bunun doğrusunu
yapmak isteyen bizler, şu veya bu nedenle, politik veya kişisel
duruşumuzun niteliğine göre en temel gazetecilik
ilkelerini gözardı edemeyiz. Böyle bir lüksümüz
yok..."
Valla helâl olsun. İşte böyle,
bilen birinden dinleyince insan bugüne kadar ne büyük
suçlar işlediğini anlıyor. Hiç politik
veya kişisel "duruşumuzun niteliğine" göre
gazetecilik ilkeleri gözardı edilir mi? Edilecekse, grubumuzun
çıkarları uğruna edilir. Ya da ne bileyim, genel
yayın yönetmeni kızıyor diye edilir. Yani geçerli,
güncel, çağdaş, 2000'li yıllara, globalleşmeye
filan uygun bir sebebi olur.
Yavuz Baydar'dan öğrenmeye devam edeyim:
"Washington Post'tan meslektaşım
Michael Getler, 'okurun her öfkesine hak verip, yazı işlerinin
ve muhabirin sözlerine tümüyle kulak tıkayan
ombudsman gazeteci tarafından ciddiye alınmaz' diyor.
Eleştirinin ruhunu anlatıyor."
Ay! İşte, gördünüz mü?
Zülfü Livaneli'nin Alvin Toffler'ı gibi biri çıktı
Yavuz Baydar'ın telefon defterinden de. İşte şimdi
diyecek sözümüz kalmadı. Hangimizin Washington
Post'tan meslektaşı var?
Yavuz Baydar'a göre "eleştirinin
ruhu" neymiş, okudunuz. Ama lütfen dikkat buyurun:
"Eleştirmenin mutlaka dikkate alması gereken bir
kural" falan da değil; Baydar söylüyor ya, "ruhu"ndan
aşağısı kurtarmıyor. Şu ruha bakın
hele: okurun "her" öfkesine hak vermeyecekmişsiniz,
gazetecinin sözlerine de "tümüyle" kulak
tıkamayacakmışsınız. Şu dünyada
tek kişi bulabilir misiniz, "hayır efendim, ötekinin
her öfkesine hak verilir, berikinin her sözüne tümüyle
kulak tıkanır, doğrusu budur" diyecek?
Yavuz Baydar yüksek yerlerden büyük
laflar ettiğini zannediyor. Ama ortada tamamen fizik kurallarına
bağlı bir yanılsama var. Ortaya koydukları,
sadece kendi gözüne o kadar büyük görünüyor.
Bu laf ağır mı kaçtı?
Şununla karşılaştırınca
da mı: "Medya eleştirisini bir kayıkçı
dövüşü olmaktan çıkarmalı..."
Ellerin adını ezberledin de...
Biz "kayıkçı dövüşü"
mü yapıyoruz yani gece gündüz uğraşarak,
Türkiye'nin pek çok bakımdan en tehlikeli kesimini
kendimize düşman etmeyi, mesleğimizi yapamaz hale
gelmeyi göze alarak?
Şu laf ne demektir allahaşkına:
"...selektif olmak yerine olgulara, sadece mesleğimizi
ilgilendiren hem negatif, hem de pozitif olgulara odaklanmalıyız."
Ne demek? Seçici olmayalım, demek. Bu
ne demek? Herkese eşit muamele edilsin, demek. E, ne güzel.
Zaten ben de tam bu görüşteyim. Yavuz Baydar'ın,
başka pek çok takdire şayan icraatından ötürü,
meselâ, hepimizce bunca zaman kayırılıp, Milliyet'teki
okur temsilciliği skandalının yeterince teşhir
edilemeyişi de bu kapsamda ele alınabilir ve biz eleştirilebiliriz,
güzel olmaz mı?
Yavuz Baydar'ın bir mühim özlü
sözünü buraya almadan edemeyeceğim: "Kısacası,
yapacaksak, bu işi iyi yapmalıyız." Bence yazar
burada benliğinin dehlizlerinde kaybolmuş bireyin büyük
şehir insanı olarak portresini çizerken... Neyse,
yine saçmaladım, ama hiç değilse mezarlık
sahnesinden kurtuldum.
Baydar'ın şu muhteşem lafını
da küçük bir katkıyla aktarıyorum, sonuna
imza ekleyerek - öyle yapınca, baktım, çok
güzel durdu:
"Sizi bilmiyorum, ama ben konuyu ilkeleriyle
işlemeye devam edeceğim. - Yavuz Baydar."
(Bir de tarih koysa mıydım acaba?)
Buradan ne anlamış oluyoruz? İlkelerin
bekçisi odur. Biz, ne yapacağı belli olmayan, bugün
ilkeli, yarın kıymalı, öbür gün kavurmalı
olabiliriz. Lâkin âlemin ombudsmanı, her an görev
başındadır ve karanlığın gücünü
yenecektir.
"Bazı yazdıklarım okuyanların
hoşuna gitmeyebilir, ama içim rahat," diyor Baydar.
İşte bunu cıvıklığa vurup geçiştiremiyorum.
Üzücü çünkü. Yine de bir teselli bulabilirim.
Yavuz Baydar'ın Medyakronik'te böyle bir yazı kaleme
alarak büründüğü farklı rolleri biraraya
getirince ortaya bir tek sonuç çıkıyor: Yavuz
Baydar'ın o yazısını yazan, şu ya da bu
özellikleriyle tanıdığımız bildiğimiz
bir somut kişi değil, bir imaj.
Çünkü kimsenin öyle bir
durumda içi rahat olamaz. Sahiden rahatsa, dalar içeri
bağırırım: "Durun! O senin kardeşin!"
derim.
|