ALTINCI BÖLÜM

1 EYLÜL 2001
Özel hayata saygı
- pardon, duyamadım...

Ombudsman, hem günümüz gazetecilik etiğinin en önemli meselelerinden olan hem de günümüzde gazetecilerin yarattığı en önemli meselelerden olan "özel hayata saygı" konusunda hayli geniş bir kabul salonuna ve hoşgörü yelpazesine sahiptir. Hele gazetesi sözkonusu olunca. İşte bir okurun eleştirisi ve ombudsmanın okura ağzının payını verişi:

Kırşehir'den yazan M. Duran Sönmez, R. Tayyip Erdoğan ve ailesini tatilde görüntüleyen Milliyet'in birinci sayfadan yayımladığı fotoğrafları sert bir dille eleştiriyor:

"Bu fotoğrafın üst başlığı ve alt yazısı 'Yine Milliyet yakaladı - Tatil için Ekinlik adasına giden Erdoğan'ın eşi Emine Hanım ve kızları Sümeyye ile Esra, bu kez balkonda objektifimize yakalandı. Erdoğan ailesi, muhabirimizi fark edince içeri kaçtı' biçimindeydi. Peki, nasıl yakalanmış Erdoğan ailesi; başlarında türbanla. Bir de 'Muhabirimizi fark edince içeri kaçtılar' deniyor sözde haberde. Niye kaçmışlar acaba? Bir suç mu işlemiş bunlar? Benim merak ettiğim, bir de yarı çıplak, mayo ile filan dolaşsalardı balkonda acaba o zaman ne uydururdunuz? Bu tür haberleriniz ne gazeteciliğe, ne de gazetecilik ahlakına sığıyor."

YORUM: Kamuoyunun ilgilendiği bir lider olarak Erdoğan'ın tatilde ilk kez görüntülenen ailesi, elbette haber değeri taşıyor. Ailesinin neden gazetecilerden kaçtığını, Erdoğan'ın aylardır yanıtlamadığı sorular listesine ekleyelim. Ancak Sönmez, "Mayo ile falan dolaşsalardı acaba o zaman ne uydururdunuz" diyor. Milliyet, mayo ile dolaşan insanlar için, böyle görüntüleri izleyince muhtemelen Sönmez'in kafasına üşüşenler gibi, hiçbir şey uydurmuyor.

Bunları dikkatle okumalısınız, zira ombudsman gazetecilik öğretmektedir: Uzaktan teleobjektiflerle mahremiyet avına çıkılması meşrudur, böyle bir konudan sözedilirken, "Okur Temsilcisi" sayfasında bile, bir siyasî liderin bambaşka bir tavrı hakkında kinaye yapılması meşrudur, Milliyet gazetesi, mayo ile dolaşanlar hakkında fena şeyler uydurmaz, "Frikik vermemek için mini etek yerine şort giyen Ayşe Hatun Önal'ı bu defa da göğsü mahçup etti" haberleri yapar sadece; bu okurun kalbi kötüdür.

Oysa ombudsmanın kalbi temizdir.

Yalnız laik Türkiye'ye karanlığı getirmek isteyenlere karşı "Okur Temsilcisi" sayfası da garp cephesinde yerini almalıdır. Nesnellik, gazetecilik ölçütleri şunlar bunlar, tamamdır da... "Niye Tayyip Erdoğan'la bu kadar uğraşıyorsunuz?" sorusuna şu ay-yıldızlı cevabı vermek de gerekir yani:

YORUM: Milliyet'te Erdoğan'a ilişkin çıkan dizi ve haberler; ticari hayatı, siyasi görüşleri, bilinen geçmişinden sonra nasıl bir Türkiye projesi olduğu konusunda somut bilgi, belge ve anlatımlara dayanarak hazırlandı. "Savaş açmak" ifadesi, bırakın bu haberleri hazırlayarak sadece gazetecilik yapanlara... Müslümanlar'ı "kıyama" çağıran, "bu düzeni korumayacaklarını" haykıran ve "Cezayir'deki gibi değil, hazmettire hazmettire geleceklerini" tebliğ eden Erdoğan'a bile haksızlık olur. Türkiye'yi yönetmeye aday olmasına karşın, basın toplantısını bile parti mitingine çevirerek, hemen hiçbir soruyu yanıtlamayan Erdoğan'a ilişkin haberler "artık yetmiş" midir? Bize göre hayır. Yanıtlanamayan her soru günceldir!

Ombudsman birdenbire laikliğin bekçisi kesilmiştir, ama biz onun işine siyaset karıştırmasıyla ilgilenmemeliyiz. Bu yüzden, yukarıda verdiği haber tarifine dönmeliyiz:

... Kamuoyunun ilgilendiği bir lider olarak Erdoğan'ın tatilde ilk kez görüntülenen ailesi, elbette haber değeri taşıyor...

Çözümleyelim mi?

"Haber değeri taşıyan" nedir, bu ifadeye göre:

"Erdoğan'ın ... tatilde ilk kez görüntülenen ailesi".

Ailenin "tatilde ilk kez" görüntülenmesi midir haber değeri taşıyan? Yoksa, nerede olursa olsun "ilk kez görüntülenmesi" mi?

Peki, "haber" varolduğuna göre onun öncesinde bir "olay" olmalı. Buradaki olay ne? Ombudsmanın ifadesine göre, "ailesinin ... görüntülenmesi". Peki bu bir "olay" mı? Eğer olaysa, bunun kahramanı kim? "Eylem", "görüntüleme" olduğuna göre, gazeteci. Demek ki "olay"ı var eden, gazeteci.

"Haber"i "olay" kavramından bağımsız ele alamazsınız. Alacaksanız, başka -"ekstra"- tanımlara, dayanaklara ihtiyacınız vardır. Gazetecinin, aslında girmemesi gereken bir özel hayat alanına girip oradan "özel malzeme" çıkarması, tabiî ki başlıbaşına bir "olay"dır. Ama buna dayanılarak yapılacak haber, ancak "gazeteci, Erdoğan'ın ailesini görüntüledi" haberi olabilir.

Zaten ortadaki de bundan başka bir şey değildir.

Şöyle bir soruya ne buyrulur: "kamuoyunun ilgilendiği" bir kişi, "görüntülenmeden" herhangi bir yerde bulunma hakkına sahip değil midir? Ya "ailesi"?

Ne kadar eski bir soru aslında...

Ombudsmanın "...ailesinin tatilde ilk kez görüntülenmesi" dediği şeyin "haber" sayılıp sayılmayacağı aslında ne kadar da tartışmalı, onu göstermeye çalışıyorum.

Ombudsman galiba gazete koridorlarında hışımla dolaşan "günün telâşı"na bazen kolunu bacağını kaptırmaktadır.

Ve kendisini ve böyle bir konumu var eden temel sorulardan birini koridordaki çöp sepetlerinden birinin içinde unutmaktadır.


8 EYLÜL 2001
Aa, kim katil dedi ki ona?

İşadamı Üzeyir Garih, esrarengiz bir cinayete kurban gider. Memleket karışır. Apar topar bir katil bulunur: Çocuk mu desek, delikanlı mı... tinerci mi yoksa boyacı mıydı... filan... önemli değil, "onlardan" biri nasıl olsa. İlân ve teşhir edilir. Korkunç ve hunharca bir rezalet, polis ve basın eliyle sahnelenir.

Ombudsman, okurlardan gelen, "çocuğu katil ilân ettiniz" eleştirilerine karşı, tanınmış kişilerle ilgili çözülemeyen cinayetlerin gazetecilikte "bir kâbusa dönüşüverdiğini" anlatır, "dayanaksız söylentiler"in "düzgünce süzülmeden sayfalara tek tek giriverdiğini" itiraf eder, "birbiriyle uyumsuz demeçler veren yetkililer"ce yanıltılan, oysa "doğru bilgiye ulaşmaya çalışan" muhabirleri savunur, bir yandan da, elhak, yazıişlerinin "titizlik düzeyi"nin yetersizliğine dokundurur. Ve şöyle der:

"...(bir okurun) eleştirisinin arka planında bu önemli gerçekler var. Ancak, polisten gelen, 17 yaşındaki zanlıyla ilgili haberlerde bu gencin katil ilân edildiğini öne sürerken haksızlık ediyor. Bu haberlerde böyle bir ifadeye rastlamadım."

Yani haberlerde öyle bir ifade yoktur. O çocuğun katil ilân edildiğini Milliyet okurları durup dururken uydurmuştur. Hepimiz gibi.

Bu ombudsman niçin böyle yapmaktadır? Fenerliler bile Uche'nin topu eliyle aldığını söylerken "diziyle aldı" demenin anlamı var mıdır? Yani imkânı yok saklanamayacak, gizlenemeyecek, kıvırtılamayacak vaziyetler vardır. Çıkarırlar gazeteleri, koyarlar önüne.

Yoksa ombudsman orada bir başka gerçeklik içinde mi yaşamaktadır?

NOT: Evet, muhtemelen, çünkü bizim gördüğümüz gerçeklik aşağıdaki gibidir:

Üzeyir Garih'in öldürüldüğü 25 Ağustos 2001 günü, Milliyet internet sayfasına saat 15.20'de konan haberin başlığı şudur:

Üzeyir Garih öldürüldü, katil yakalandı, suçunu itiraf etti...

Altında şunlar yazılıdır:

Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkanı Üzeyir Garih Eyüp mezarlığında 7 yerinden bıçaklanarak öldürüldü. Cinayet zanlısı Deli Fuat lakaplı tiner bağımlısı akşam saatlerinde polis tarafından yakalandı. Sanık suçunu itiraf etti.

26 Ağustos 2001 günü Milliyet gazetesinde şunlar yeralır:

İyiliğinin kurbanı

Üzeyir Garih, Eyüp Mezarlığı'nda önce küçük bir kıza para verdi. İddiaya göre bunu gören 'Deli Fuat' lakaplı çocuk da para istedi, alamayınca bıçağını çekti...

27 Ağustos günü, işler sarpa sarar (polis ile basın açısından), Milliyet şöyle dümen kırmaya başlar:

Peki Deli Fuat değilse katil kim?

Garih cinayeti içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Savcı gözaltına alınan Deli Fuat ve yakınlarını delil yetersizliğinden dün serbest bıraktı... Cinayet aleti bıçak ve cep telefonu hâlâ kayıp. Son gelişme Garih'in ziyaret ettiği Şeyh'in mezarında bulunan, kanla Allah yazılmış çuval...

Bütün bu haberlerde o zavallı çocuk, hep, "tinerci Deli Fuat"tır, boy boy fotoğrafları yayımlanmış, teşhir edilebildiğince edilmiştir. Milliyet gazetesinde "katil" yerine "cinayet zanlısı" denmesi, tamamen, olayın üstüne atlayan televizyonların dakika başı haber yenilemesi nedeniyle, ortada cinayeti çocuğun üstüne yıkacak sahici hiçbir kanıtın olmadığına, gazeteler basılmadan önce uyanılmaya başlanmış oluşundandır.


19 EKİM 2002
Savaş çığırtkanlığı yapmak mı? Ne münasebet!

ABD, 11 Eylül saldırısının şokundan sıyrılmış, toparlanmış, saldırıya geçme aşamasına yaklaşmıştır. Bizim büyük basının "haydin savaşa" kampanyası doruklarındadır.

Ombudsman, Milliyet okurlarının "gazetemiz savaş çığırtkanlığı yapmasın" taleplerine ve başlıklarda tesbit ettikleri "savaş hevesi"ne dair eleştirilerine karşı, "e, olmadı ama şimdi" havasında doğrulur yerinden. Tahtaya gidip çocuklara dersini anlatır:

...okurlarımıza her fırsatta şunu söylüyorum: Eleştirilerinizi daima örnekleyin ve 'spesifik' olun. Aksi halde, haklı bile olsanız, tepkiniz havada kalıyor. Tıpkı yukarıda örneklerini aktardığım eleştirilerde olduğu gibi. Doğru yaklaşımı Ünlü göstermiş, ama onun işaret ettiği başlıkların her ikisi de alıntı. "Vakit Geldi" sözleri, Taliban'ı son kez uyaran İngiltere Başbakanı Tony Blair'e ait. Saldırının 18 NATO üyesine yapıldığına dair başlık ise, Kuzey Atlantik Konseyi toplantısının 'karar özeti'.

Ombudsmana göre "bunların hiçbiri Milliyet'in 'kurumsal' görüşünü yansıtmıyor"dur. "...yaklaşan bir büyük tehlikeye işaret eden haberleri okur için önemli gören, doğru gazetecilik tercihleri"dir bunlar.

Ancak bir yandan da, ne kadar saklasan çuvala sığmayacak mızraklar için şöyle bir "teknik" tedbiri uygun görür ombudsman: "...artık kaybolmakta olan bir geleneği canlı tutup kişilere ait sözleri manşette de olsa, 'göstermek gerek'..." Birtakım "kişilere ait" sözlerin o manşetlere öyle çıkarılmasının o sözlerin sahiplenilmesi ve temsil edilmesi anlamına geldiğini kabule yanaşmayacaktır haliyle. Çünkü hepimiz salağızdır ve gazetecinin bal gibi kendi niyetleri doğrultusunda yapıp ettiklerini "n'apalım, haber değeri var" bahanesiyle meşru göstermeye çalışacağını bilmiyoruzdur.

Tabiî ben burada size Milliyet'in o sayılarını olduğu gibi aktaramam. Ama biraz zihnini zorlayan hatırlar muhakkak. İşte gazetecilik demeye bin şahit isteyen o icraat hakkında ombudsmanın söyledikleri:

Milliyet'in son 10 günlük sayılarını (yani yaklaşık 8-18 Ekim -ük) yeniden inceledim. Haberlerde belirgin bir 'savaş tellallığı' göremedim. Ayrıca, şunu da teslim etmekte yarar var: Gazetenin yorum köşelerine bakıldığında, bazı günler pek çok yazarda savaşa karşı eğilimin ağır bastığını, genelde ise temkinli ve ılımlı bir bakışın egemen olduğunu da görüyorum. Bu yüzden, aksini öne süren okur tepkilerini - en azından şu ana kadar - haklı bulmuyorum.

Ombudsman "savaş tellallığı yapıyorsunuz, yapmayın" diyen okurlara kibarca kapıyı gösterir. Ama "yine bekleriz" demeyi ihmal etmeden: "Bana hâlâ katılmıyorsanız, somut örneklerle yazmanızı, anlatmanızı beklerim."

Okurlar, "Hazır ol!" (Bush) ile "Katkımız büyük olur" (Ecevit) başlıklarının biraradalığına (20 Eylül) işaret edebilirler. "Dear Bush Destek Tamam" (Ecevit'in ağzından) başlığını verebilirler, somut örnek olarak. Bunun peşine, "Üç koldan imha planı" (23 Eylül) gibi, haber mi, temenni mi olduğu belirsiz pek çok başlığı ve haberimsiyi takabilirler. "Taliban'ı bitirin" (Ecevit'in Bush'a mesajı, 26 Eylül) türü gazlamaları ve o günlerde her türlü fırsat değerlendirilerek, yoksa yaratılarak gazeteye sayfalarına doldurulan komando, roket, savaş uçağı, silah vs. fotoğraflarını, illüstrasyonlarını gösterebilirler...

Somut örnekler vermenin hiçbir anlamı olmadığı ortadadır. Çünkü 10 günlük Milliyet'leri inceleyen ombudsman bunlarda herhangi bir savaş tellallığı görmemektedir. Daha önce ihtimal olarak sözettik: O, bizim göremediklerimizi gören bir kişidir. Çünkü gördükleri, bizim gördüklerimiz değildir.

Göstermenin ne anlamı olabilir bu durumda?


26 EKİM 2001
"Defalarca kez" söyledi adam!

Şarbon terörü ile ilgili haberler yoğunlaşınca, okurlar sorar: Bu tür haberler teröristlere hizmet olmuyor mu? Ombudsman, okurları teskin eder:

Böyle dönemlerde gazeteciler de her gün aynı soruları kendilerine defalarca kez soruyorlar.

Ombudsman, görmediklerimizi gördüğü gibi, bizim bilmediğimiz birtakım gazetecilerden bahsetmektedir. Ama bunda bir gariplik yoktur. Nasıl ombudsmanın gazetesinde yapılan yanlışlardan oradaki hiçbir yönetici sorumlu değilse, her tür bağırtılı çağırtılı haberi, bulunamadığında uydurarak, gazetenin her tarafına saçanlar da başkalarıdır. Oysa "gazeteciler", bu durumda Milliyet'tekiler, sorumluluk icabı olan soruları "defalarca kez" kendilerine soran, sorumlu insanlardır. Nitekim, "Milliyet ekibi," diye yazar ombudsman, "bu tür haberlerin 'dozunu düşük tutmaya' özen gösteriyor." Çünkü "gazeteci sorumluluğu böyle dönemlerde sıkı bir sınavdan geçiyor"dur. "Dikkate devam..." der, öyle bitirir ombudsman. Kime der bunu? Yani kim halihazırda "dikkat" etmektedir de "devam etmesi" sözkonusudur?

11 Eylül ertesinde gözü dönmüş bir savaş kışkırtıcılığına koyulan ve ABD genelkurmayı halkla ilişkiler bültenine dönüşen Türk basını mı?

Böyle bir sorun yoktur. "Defalarca kez" yoktur.

 


ARŞİV GİRİŞ SAYFASI
İÇİN TIKLAYIN

Haysiyet Deposu | Gazetecilik | Gayrıresmî Fakülte | Köşeyazarları | İktidar Tutkusu | Beyaz Türk Şuursuzlukları | Hep Ofsayt | Üçüncü Sayfa | Türkler ve Başkaları | Ufak Ufak | Okuma Parçası | F.Suntur | Başka Medya | Faydalı Linkler | 11 Eylül sonrası | Asil Kartal Yazı Dizileri | Medyakronik | E-Posta