DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

7 MAYIS 2001
Savun, ne pahasına
olursa olsun savun!

2001 Nisan ayında, Milliyet gazetesi köşe yazarı Tuncay Özkan üç gün üstüste gazetenin manşete çıkardığı yazılar yazar. İçişleri Bakanı Sadettin Tantan'la İstanbul Emniyet Müdürü Kâzım Abanoz'un, birlikte, İstanbul Polisi içine "tarikatçı kadrolar" yerleştirmek ve bu amaca daha kolay ulaşabilmek için İstanbul Valisi Erol Çakır'ın ayağını kaydırmak hedefiyle türlü dolaplar çevirdiklerine ilişkin, haber kılığında "mücadele yazıları"dır bunlar. (Bu yazılar Medyakronik'te de eleştirilir: "Fesupanallah" ve "Gazetecilik yine savaş âleti" başlıklı yazılarla.)

O günlerde, İçişleri Bakanı Tantan ile Doğan Grubu arasında tuhaf bir mücadele sürmektedir. Tantan'ın konuk olduğu 32. Gün programının bir aşamasında bizzat Aydın Doğan telefonla programa katılır ve Tantan'ı haşlar. Tantan Dışbank ile ilgili, şaibe yaratan sözlerini yutmak zorunda kalır, vs. (Bu ilginç olayın öyküsü ve bir tür tutanağı Medyakronik arşivinde yeralmaktadır: "Tantan manşet attı, geri çekti".)

Milliyet okur temsilcisi, Özkan'ın icraatına kayıtsız kalır.
Medyakronik'te, "Baydar, 'Tuncay Özkan haberleri'ni ele almadı" başlığı altında bu durum da eleştirilir (göz atmak isterseniz TIKLAYABİLİRSİNİZ).

Şöyle denir: "Tuncay Özkan'ın üç gün üst üste yazdığı o haberlerin eleştirilmediği bir Okur Temsilcisi sayfası düşünülemez. Eğer hiç bu haberleri eleştiren mektup gelmediyse, Milliyet reklamlarda izlediğimiz gibi hakikaten 'değişmiş' demektir. (Gazetenin değiştiğini biliyoruz, demek okur da değişmiş!) Ama doğrusu, bu kadar kısa süre içinde gazete okurlarının bu kadar değişmesine ihtimal vermiyoruz biz. Açıkçası, bu yönde gelen mektupların şu veya bu nedenle seçilmemiş olması ihtimaline de işaret etmek zorundayız..."

7 Mayıs 2001'de Milliyet okur temsilcisi, sayfasının tamamını bu konuya ayırır. Medyakronik, Milliyet okurları konusunda yanılmamıştır; Tuncay Özkan'ın haberini "taraflı, söylentiye dayalı, bol yorumlu" bulan 40'ı aşkın mektup gelmiştir ombudsmana.

Ombudsman, gerekli yumuşatma, söndürme, gerçeğin kendisince şekillendirilmiş versiyonunu aslının yerine geçirme operasyonuna girişir:

"Bu haberler, bir köşe yazısı üslubuyla yazılmış. Yer yer Tantan ve Abanoz karşıtı ve Çakır yanlısı ifadeler kullanılmış. Bol bol soru sorulmuş. Ancak, gerek 'aktörlerle' ilgili değer yargısı belirten ifadeler, gerekse boşlukta kalan sorular, haberde bir dengesizlik yarattığı için, okurlarca bir 'tavır alma' gibi algılanıyor..."

Yani ombudsmana göre, şu şu şu nedenlerle, ortadaki yazılar, okurlarca şöyle şöyle algılanmaktadır. Yazıları yazan kişi tarafsızdır ve sadece haber yazma gibi masumane bir amaca sahiptir. Sadece, üslûp ve tercih yanlışlarıyla, okurların yanlış algılamasına yolaçmıştır.

Tabiî ki böyle değildir. Tuncay Özkan bir mücadeleye girişmiş, haber kılığındaki yazılarıyla düşmana kılıç sallamaktadır.

Ombudsman, "22 Nisan pazar günü Milliyet'in manşetinde sunulan belge, olayın 'haber değeri' konusunda kuşkuya yer bırakmıyordu. Valilikten bakanlığa gönderilen yazı, kamuyla paylaşılması gereken bir gelişmenin kanıtıydı," der bir de üstüne.

Oysa hem bu belgenin kaynağı güya haberleştirilen mücadelenin taraflarından biridir, bu açıdan sorun vardır hem de belgenin tarihi, Özkan'ın yazılarının aslında başlangıçta dayanaksız olduğunu ortaya koymaktadır. Ombudsman bu sorunları da yok sayar.

Özkan'ın yazıları, Medyakronik'teki eleştiriler ve ombudsmanın yorumları birarada okunduğunda ortaya çıkan manzara pek iç açıcı değildir.


20 MAYIS 2001
Glu Glu dansı

Milliyet yazıişlerinin, özellikle dış haberler servisinin katkısını alabildiği durumlarda doruklara çıkan cinlik-şirinlik ihtirası mâlûm. Bu esprilere genellikle hâkim olan aşağılamacı, ırkçı, alaycı, zaman zaman da vicdansız tavra yönelik okur tepkileri, ombudsmanın içe şefkatli dışa kararlı savunması sayesinde Milliyet binasının hemen dışında eriyip o sıra sıra camlardan aşağı süzülebilimektedir anca.

Gazete, ODTÜ öğrencileri ile sekiz Afrika ülkesinin büyükelçilerinin işbirliğiyle düzenlenen 'Afrika Kültür Gecesi' haberine şu başlığı atmıştır: "Başkentte Glu Glu Gecesi". Okur, "üzüldüm, utanç duydum" der. Ombudsman durumu şöyle tesbit eder: "başlıkta esprili yaklaşımın algılamada nasıl sorun yarattığı.."

Bu ifade üzerine kompozisyon yazılır. Ombudsman, tek ifadesi üzerine kompozisyon yazılmasını hak eder. Ancak meslektaşlarının hakkı, kompozisyon değil bazı sorulardır.

"Afrika" deyince aklına "glu glu" gelen insana hangi soruları sorarsınız? Belki de hiçbir soru sormazsınız, Susurluk protesto eylemleri ("1 Dakika Karanlık") zamanında "Glu glu dansı yapıyorlar" vecizesini yumurtlayan Necmettin Erbakan'a neler dediysek onları der, geçersiniz.

Peki, "Afrika" deyince, "Hah! Glu glu!" diye ayağa fırlayan yazıişleri elemanlarının zihniyeti ve haleti ruhiyesinde hiçbir sorun görmeyip, onların sadece "başlıkta esprili yaklaşım"a sahip olduğunu düşünen ombudsmana ne dersiniz?

Ya aynı ombudsman, bu başlığın akıl ediliş ve gazeteye atılış sürecinin psikolojik yönleriyle ilgilenmiyor, buna karşılık, ortada bir "algılama sorunu" tesbit ediyorsa? Yani sorunun, okurun algılamasından kaynaklandığı izlenimini yaratacak sözler ediyorsa? "İşte, espri yapınca böyle algılayabiliyorlar" demeye getiriyorsa?

Bir şey demez misiniz?

Ben de demem.

Onun yerine size bir hikâye anlatırım.

14 Ocak 2001 günü Milliyet'te yeralan bir haberin başlığı "Uğursuz Yoldaş"tır. Hayır, haberin komünistlerle falan ilgisi yoktur. Öyküyü tersten giderek anlatalım.

15 Ocak günü, Milliyet'in 4. sayfasında bir "düzeltme ve özür" yazısı yeralır. Şöyledir:

"Hani deveye sorarlar 'Boynun neden eğri?' diye. Yanıt mâlûm: 'Nerem doğru ki?..' Gazetemizin dünkü sayısında, tam da devenin yanıtına uygun bir haber yer almıştır. 5'inci sayfada yayımlanan 'Uğursuz Yoldaş' başlıklı haber, 'zincirleme bir zihinsel kaza' sonucu meydana gelmiştir. Öncelikle haberin başlığı amacı fersah fersah aşmıştır. Ayrıca haberin içinde ve fotoğraf altındaki Ergüder Yoldaş'ın öldüğü yolundaki ifadeler de bu 'zihinsel zincirleme kazaya' bir maddî hata boyutu katmıştır. Öncelikle haberin öznesi olan Nur Yoldaş'tan, ardından bütün okurlarımızdan tüm samimiyetimizle özür dileriz."

Özüre konu olan haberin giriş bölümünü de okuyalım:

"İki kocasına da şans getirmedi... Uğursuz Yoldaş! İlk eşi kendini toplumdan tecrit eden, ikinci eşi ise intihar eden Nur Yoldaş, üzgün: 'Bu hafta sonu İstanbul'a gelecekti, olmadı...' Kendini toplumdan tecrit edip, Büyükada'da yaşayan ilk eşi besteci-müzisyen Ergüder Yoldaş'ı iki gün önce kaybeden Nur Yoldaş'ın ikinci eşi de intihar etti."

Milliyet'in "zincirleme bir zihinsel kaza" dediği haber budur. Ombudsmanın "virüsleri", "telâş"ı gibi, yine görece nesnelleştirilebilir bir etken vardır ortada; en azından bir "kaza" sözkonusudur.

Haberin yarısının tamamen yanlış oluşunu bir yana bırakalım, iki eşini de kaybetmiş bir kadınla ilgili haberi bu şekilde yazmak ve o başlığı atmak, bir "kaza" mıdır? Hayır. Bu "taammüden" cinayettir.

Milliyet'in, kaza sonucu bağırsakları parçalanan, iki yılda 17 ameliyat geçirmek zorunda kalan, beş çocuklu, işsiz bir insanla ilgili habere "Hiçbir şeyden çekmedi eksozdan çektiği kadar" başlığı atmasının üstünden henüz bir ay geçmiş-geçmemiştir.

Bundan bir yıl sonra, 2002 Ocak ayında, Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ndeki yanardağ faciasında birçok insan ölür. Kargaşadan yararlanmak isteyen pek çok kişi de, benzin istasyonundan bidonlarla benzin çalmaktadır. Büyük bir patlama meydana gelir, 50 kişi de orada ölür. Milliyet, ikinci faciayı "Bedava benzin ellerinde patladı" başlığıyla duyurur.

Ombudsmanın "başlıkta esprili anlayış" diyerek masumlaştırıp insan içine çıkarmaya çalıştığı canavar böyle bir şeydir.


27 MAYIS 2001
Ona, o niye öyle, denmez!

Ombudsmanın ilginç tasnifleri vardır. 15 Mayıs 2001'de Milliyet, DGM Savcısı Talat Şalk ile ANAP arasındaki tartışmaya ilişkin sürmanşet haberine "Savcı Çizmeyi Aştı" başlığı atar. Okurlar, başlığı bir "taraflılık" ve "yönlendiricilik" örneği olarak nitelerler. Kimi, "çizmeyi aşma" yargısını destekleyecek herhangi bir sahici haber unsuru olmadığına dikkat çeker, "kendi yorumunuzu dile getirmişsiniz" der.

Ombudsman bunları aktarır. Bunların ardından, bu eleştirilerin bir kısmını dile getirmiş okurun bir başka eleştirisini aktarır:

..."DGM'den ayrılırken de basını suçlayan Şalk 'bakanla yaptığım görüşme bilinçli olarak basına yansıtılıyor. Beni imha etmeye çalışıyorlar' ifadesini kullandı" cümlesine de dikkat çeken Kılıç, "Bu ifadenin neresinde basını suçlayan söz var? Savcı basının bilgileri çarpıtmasından ve eksik yazmasından söz etmiyor ki. Nerede basına suçlama?" diye soruyor.

Sıra gelir "yorum"a:

Yorum: Sonuncu eleştiri haklı. "Suçlama" ifadesi yerinde kullanılmamış. Çünkü savcı haberi sızdıranlara atıfta bulunuyor. ANAP-Şalk kavgasına ilişkin haberler bütününde bir sorun yok. Denge ve çok yönlülük gözetilmiş. Tek sorun, okurların işaret ettiği gibi, haberde dayanağı bulunmayan başlıkta. Bir köşe yazısının başlığı olsaydı, eminim ki tek bir okurdan bile tepki gelmeyecekti.

Niçin sadece "sonuncu eleştiri" haklıdır? Çünkü ombudsman yorumlu başlığın sorun yarattığını anlatarak, öncekilerin de haklı olduğunu söylemektedir. "Haberlerde sorun yok" demektedir, ama zaten okurlar da haberleri değil başlığı eleştirmektedir, ombudsman da bu eleştiriye hak vermektedir. Ama sadece "sonuncu eleştiri" için "haklı" demektedir? Nedendir?

Ombudsmanın ölçütleri kendinden menkûl müdür yoksa buraya da virüs mü sızmıştır? Yoksa, ağzımızdan yel alsın, ombudsmanın bir ifade problemi mi vardır? Eğer varsa, bunu secdeye durmadan vurgu altına almak faydalı olacaktır.


19 TEMMUZ 2001
Cumhurbaşkanı tüy diker, gazete dikmez

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, tütün yasasını veto eder. Milliyet manşet çeker: "Ve Sezer Tüy Dikti". Cumhurbaşkanına büyük basın tarafından "rejim muhalifi" damgası vurulmuş, bir süredir ona göre muamele edilmektedir. Ayrıca, o günlerde piyasaları tedirgin edecek işler yapmak en büyük günahtır.

Okurlar, "yeter artık şu yorumlu başlıklarınız" diye feryat eder. Ombudsman aktarır. "Bizim de aklımız var sizin kadar, haberleri yorumsuz, başlıkları tarafsız verin" derler. Ombudsman aktarır. "Ayıptır, düzeltme istiyoruz" derler. Ombudsman aktarır. "Seviyesizlik bu" derler. Ombudsman aktarır.

Sonra sözü o alır, "Ve Sezer Tüy Dikti" başlığı hakkında şunları söyler... hangi başlık hakkındaydı, hatırınızda, değil mi: Ve Sezer Tüy Dikti... Ombudsmanın yazdıklarını okurken kendi aklınızdan şüpheye düşebilirsiniz, bu yüzden hatırlatıyorum (Ve Sezer Tüy Dikti)... evet, ombudsman şöyle der ("Ve Sezer Tüy Dikti" başlığı hakkında):

Yorum: IMF sürecinin inişli çıkışlı ve itişli kakışlı olması, konuyu hassas kılıyor. Temel endişelerden biri, işsizliğin ve dolayısıyla sosyal huzursuzlukların patlama noktasına yaklaşılması. 'Ve Sezer Tüy Dikti' manşetini böyle okumak da mümkün. TDK Sözlüğü, 'tüy dikmek' kavramını, 'kötü bir durum almış bir işi büsbütün kötü bir duruma sokmak' diye tanımlıyor. Ama, aynı yerde, bu deyişin 'teklifsiz' dilde kullanıldığı da eklenmiş. Manşetin atıfta bulunduğu eylem, Sezer'in Tütün Yasası metnini veto etmesi. Bir görüşe göre bu, krizi olumsuz etkilemedi; bir başka görüşe göre ise Telekom ve bankalar meselesiyle aynı önemdeydi. Ne olursa olsun, meselenin -ve eleştirilerin- püf noktası, okurlardan Binnur'un yazdığında gizli. En üst devlet makamının bir meşru hakkı kullanmasına haber bağlamında tavır alınınca, sonuç bir yığın okur tepkisi oluyor. 'Aman pürüz çıkmasın' diye dile getirilen hassasiyetlerle böyle bir manşet atarak kendinizi özdeş kıldığınız vakit, 'aman her şey dikkatli ve doğru yapılsın' hassasiyetlerini karşınıza almış oluyorsunuz. Sezer'in haklı olduğunu düşünen pek çok okur, haklı olarak, manşete karşı çıkıyor. Yorumu köşe yazıları içinde tuttuğumuz sürece, okurlarla bu açıdan bir sorunumuz olmuyor. Sezer de eleştirilebilir, ama böyle sert bir haber manşetini hiç hak etmediği de ortada.

TDK Sözlüğü'nün tanımladığı "tüy dikmek" herhalde bir "kavram"dan çok bir "deyim"dir. Meselenin ve eleştirilerin muhtemelen bir "püf noktası" değil, bir odağı, bir zemini, bir ortak geri planı filan vardır. O manşet acaba "'aman pürüz çıkmasın' diye dile getirilen hassasiyetlerle" mi atılmıştır? Herhalde hayır. "Ve Sezer Tüy Dikti" gibi bir harbî münasebetsizlik için "sert bir haber manşeti" denebilir mi? Herhalde denemez. "Sert haber manşeti" diye bir şey var mıdır? Sert olmayanı var mıdır? "Haber manşeti" nedir? Başka ne manşetleri vardır? Bu işe TDK Sözlüğü'nü filan karıştırarak lafı bulandırmanın mânâsı nedir? Ombudsmanın okurları alınca ille de sekiz tur dolandırmak istemesi niyedir? Dolaştırdıktan sonra bıraktığı yerde onlar yollarını nasıl bulabileceklerdir? "Tüy dikti" demek meşru mudur? Sezer'in tavrının krizi nasıl etkilediğiyle gazetecinin böyle bir lafı manşet yapma hakkının bulunup bulunmamasının ilgisi var mıdır? "Haber bağlamında tavır alma", ancak "en üst devlet makamının bir meşru hakkı kullanması" durumunda yapılırsa mı sorun çıkmaktadır? "Bir yığın okur tepkisi" olmasa sorun yok mu sayılacaktır?

Ombudsmanın metinleri zengindir. Sekiz-on cümle yazısından seksen-yüz soru çıkarabilirsiniz.

Fakat, ağzımızdan yel alsın, yoksa ombudsmanın metinlerinde yanlış dil kullanımı, anlam kaymaları, yanlış bağlantılar ve mantık problemleri mi vardır?


19 TEMMUZ 2001
Röntgenci olsak, kızın, ama gazeteciyiz

Medyakronik'ten, bu fotoğrafla ilgili ayrıntılı yazıyı okumak isterseniz TIKLAYIN.
Milliyet, Boğaziçi'nde, Rumelikavağı'nda "başörtülülerin" de denize girdiği bir plaj tesbit eder. Hey, sırf kadınlar vardır! Acar muhabirler işe koşulur, uzaktan fotoğraflar çekilir, ilk sayfaya konur. Büyük marifet yapılmıştır. Hâlâ Milliyet okumayı sürdüren sağduyulu ve vicdan sahibi insanlardan tepkiler gelir. Okurlardan biri, "Bu haberden sonra pek çok kadın artık orayı kullanmaktan çekinecek. Onların rızaları olmadan görüntülenmesinin bence bir kadının sokakta yürürken başörtüsünün zorla çekilmesinden bir farkı yok," der. Çünkü bu plaj, bu okurun deyişiyle, "mütedeyyin hanımların inançlarına uygun olarak İstanbul'da denize girebilecekleri tek yer"dir.

Ombudsman bunlara katiyen hak vermez:

Yorum: Boğaz'da sadece kadınlara açık bir plajın kuşkusuz "haber değeri" var. Haber olmasında da bir sakınca yok. Hatta bir kesimde "aaa, böyle bir yer varmış, hadi biz de gidelim" etkisi bile yaratabilir. Fotoğrafla ilgili "Özel hayat" argümanları eksik bilgiye, yanlış anlamaya veya yoruma dayanıyor. Tepkilerin yoğunluğu, biraz da, fotoğrafın ön sayfada olmasından kaynaklanıyor. Söz konusu yer, kamusal bir alan. Ticari çıkar sağlanan bir mekan. Buraya gelenlerin hepsi olmasa da büyük bölümü fotoğraflarının çekilebileceğini bile bile geliyorlar. Kaldı ki, fotoğrafın "rencide edici" olmamasına -iç sayfadakilerde de- özen gösterilmiş. Yüzler "seçilebilir" halde değil. Kaldı ki, içinde eğlence ve coşkuyu da barındıran fotoğraflar bunlar. Kent yaşantısından renkli bir kesit sunuyorlar.

Fotoğrafın "rencide edici" olmamasına nasıl özen gösterilmiş, anlayamayız. Fotoğrafta yüzler ilk bakışta seçilebilir değilse de aslında meydandadır. Sadece fotoğraf uzaktan çekildiği için ufaktırlar. Ombudsman okurların "eksik bilgi, yanlış anlama veya yorum"una kabahat bulurken, kendisinin dünyadan, özellikle yurttan ne kadar haberi olduğu, bu fotoğrafı gören birilerinin "aaa böyle bir yer varmış, hadi biz de gidelim" diyebileceğini ileri sürmesinden bellidir.

Buraya gelenlerin büyük bölümünün "fotoğraflarının çekilebileceğini bile bile geliyor" olduğu görüşünün dayanağı nedir? Ombudsman oraya gidenlerin biriyle, bir muhabir aracılığıyla olsun, hayatında bir defa temas etmiş, bunu sormuş mudur? Yoksa, ombudsmanın gazetesinin de öncülük ettiği gazetecilik anlayışının hüküm sürdüğünü bile bile insanlar plaja gidiyorsa, fotoğraflarının çekilip basılabileceğini zaten hesaba katmalı mıdırlar?

Ombudsman, en savunulmayacak şeyi savunmaya kalktığı için mecburen uçmuştur.

Neyse ki plaja çakılmıştır.

 


ARŞİV GİRİŞ SAYFASI
İÇİN TIKLAYIN

Haysiyet Deposu | Gazetecilik | Gayrıresmî Fakülte | Köşeyazarları | İktidar Tutkusu | Beyaz Türk Şuursuzlukları | Hep Ofsayt | Üçüncü Sayfa | Türkler ve Başkaları | Ufak Ufak | Okuma Parçası | F.Suntur | Başka Medya | Faydalı Linkler | 11 Eylül sonrası | Asil Kartal Yazı Dizileri | Medyakronik | E-Posta