İKİNCİ BÖLÜM

10 ŞUBAT 2001
Ölen Hintlilere bakarak
espri tasarlamak...

Ombudsman yumuşatıcıdır. Vernel filan gibi değildir elbette. Okur eleştirisini yıkayamazsınız. Gazeteyi de yıkayamazsınız. Ama ikisini de sulandırabilirsiniz. Gazeteciler ikincisine boca etmiştir suyu, okur "ayıp" demektedir. Konu, Hindistan'daki korkunç depremi Milliyet'in "Kutsal İnek Boynuzunu Salladı" başlığıyla vermesi. Gazetenin, keşke olsa, uluslararası duyarsızlık ve vicdan mahkemesinde hüküm giymesine yolaçabilecek bu başlık konusundaki eleştirilere ombudsman haliyle hak verir. Şöyle:

Dini inanışlarla kurulan bir bağlantı, başlığın yaratıcısı olmuş. Haberi ilgi çekici kılmak için her ne kadar çaba gösterilmiş ise de trajedinin boyutları öyle büyük ki, kötü bir niyet veya alay amacı taşımasa dahi, manşetin yankısı haberin ağır içeriğini bastırıyor.

Ricam, o depremde yüz bin dolayında insanın öldüğünü hatırlayın, sonra sözkonusu başlıkla ombudsmanın çeşitli laflarını ardarda dizerek oluşturduğum manzumemsi garabeti okuyun:

Kutsal İnek Boynuzunu Salladı...

Dinî inanışlarla kurulan bir bağlantı...

Kutsal İnek Boynuzunu Salladı...

Haberi ilgi çekici kılmak için çaba...

Kutsal İnek Boynuzunu Salladı...

Kötü bir niyet veya alay amacı taşımasa dahi...

Kutsal İnek Boynuzunu Salladı...

Artık gerisi şöyle gelmeli: ombudsman yere yıkıldı.


18 ŞUBAT 2001
Geç olsun temiz olsun

Bazı okurlar, yazar-gazeteci Ahmet Kabaklı'nın ölüm haberini gazetede göremez, derhal şikâyet ederler. Haberin taşra baskılarına yetiştirilemediği tesbit edilir. Ombudsman haber merkezinin verdiği bilgiyi aktarır ve sonunda önemli bir söz söyler:

Taşra baskısına yetişmeme sebebi konusunda haber merkezinin verdiği bilgiye göre, Kabaklı'nın işine son verilmesi ve ölüm haberlerinin peşpeşe gelmesinin yarattığı soru işaretlerinin giderilmesi için yapılan çalışma, istenmeyen bir zaman kaybına yol açmış. Bir haberin ne pahasına olursa olsun baskıya girmesinden çok, içeriğinin doğru olması önemli.

Görüldüğü gibi, ombudsman, doğru haber uğruna, gecikmeyi göze almaktan yanadır. Gazetecilerin sık sık öne sürdüğü "günlük telâş" bahanesine yüz vermeyeceğini düşünürüz ombudsmanın.

Fena halde yanılacağızdır.


3 MART 2001
Milliyet Sezer'e karşı hükümeti tutmamış

19 Şubat günü meşhur MGK meydan muharebesi patlak verir. Havada uçan Anayasa kitapçığı, hükümet üyelerinin toplantıyı terk etmesi, basının birden Cumhurbaşkanı Sezer aleyhine kampanyaya girişmesi... Milliyet, kargaşanın ikinci günü, Hüsamettin Özkan'ın "Ecevit kilitlendi, dayanamadım" lafını manşete çeker. O günlerde basının nasıl hükümet yanlısı, Sezer karşıtı bir cephe oluşturduğunu hatırlamak için Medyakronik arşivine bakabilirsiniz.

Ombudsmanın "yorum"u şöyledir:

Yorum: Salı - pazar arasındaki Milliyet nüshalarını tek tek taradım. Türkiye'yi sarsan gelişmenin değişik boyutlarına, günde ortalama 25 haber ayrılmış. 22 ve 23 Şubat tarihli Milliyet'in manşetlerinin hükümet "tarafı" açıklamalarına dayandığını bir yana bırakırsak, gündelik haber bolluğunun "taraflısınız" iddialarını büyük ölçüde geçersiz kıldığını görmek mümkün.

Ombudsman ile ilgili bir gözlemi, belki bir tahmini burada belirtmek lâzım: O bizim göremediklerimizi gören bir kişidir. Çünkü bizim gördüklerimizi görmemektedir. Ortada "taraflısınız iddiaları" filan değil, alenen cephe oluşturma diye nitelenebilecek bir hal varken, o gazetesinin tarafsız yayın yaptığını söylemektedir. O söylediğine göre öyledir. Çünkü o ombudsmandır. Ama bir ombudsmanın, "22 ve 23 Şubat tarihli Milliyet'in manşetlerinin hükümet 'tarafı' açıklamalarına dayandığını bir yana bırakırsak" demesini anlamak mümkün müdür? Nasıl bırakılacaktır bunlar bir yana? Gazetenin manşetlerinden sözetmekteyiz.

Kaldı ki, Sezer karşıtı hava, bütün büyük basın tarafından, yalnız manşetlerle değil, aralara serpiştirilen "ideolojik mücadele unsurları"yla da güçlendirilmeye çalışılmıştır.

Meselâ 20 Şubat 2001 Salı günü atılan başlık, "Terbiyesizce suçladı"dır. Kaynak Başbakan Ecevit, terbiyesizliği eden Cumhurbaşkanı Sezer'dir, gerçeğin bu versiyonuna göre. Bu haberin başlığıyla arabaşlıklarını ardarda dizince hoş bir manzara ortaya çıkmaktadır: "Terbiyesizce suçladı - Hükümet işbaşında - Ekonomik sorumluluk Sezer'in..." Bunun altında, "Bakanlar Kurulu: 'Cumhurbaşkanı özür dilesin'" haberi yeralmaktadır. Aynı günkü bir başka haberde, "asıl sorun"un "Sezer ile (Hüsamettin) Özkan arasında" olduğu belirtilmekte, bu haberin arabaşlığında "villa haberleri kızdırdı" denmektedir. Gerisi şöyle getirilmiştir: "...Sezer'in satışa çıkardığı villalarına ilişkin haberlerin basında yer almaya başladığına da dikkat çekiliyor. İddialara göre Sezer de, bu haberlerden Özkan'ı sorumlu tutarak, kamuoyundaki imajının sarsılmaya çalışıldığı sonucuna vardı ve dünkü kriz patlak verdi." 25 Şubat'ta, cumhurbaşkanı Mısır gezisine çıkarken, haber, "Sezer, krizi arkasında bıraktı" başlığıyla verilir. Şubat krizinin patlak vermesini izleyen günlerde Milliyet'in yürüttüğü yayın pratiğinin eleştirisi Medyakronik'te yapılmıştı; göz atabilirsiniz: "Nabız tutmak buysa..."


3 MART 2001
Kurtuluş reçetesi

Ombudsman sadece okurların şikâyetlerine yer verecek değildir herhalde "okur temsilcisi" sayfasında. Gereğinde, hak edildiğinde, övgüleri de aktarmak gerekir. Gazeteciye moral de lâzımdır:

En uzun çarşamba'yı belirleyen uzun ekonomi zirvesinin süresi 13 saatti. Karar netleştiğinde gece yarısı çoktan geçilmişti. Siyasetçi ve bürokratlar, suratlarından düşen bin parça, binadan ayrılırken, Türkiye'nin kaderinde çok önemli bir rota değişikliği de ilan edilmiş oluyordu. Milliyet, açıklanan sonuçları "Kurtuluş Reçetesi" manşetiyle son baskılara taşıdı. Süleyman İzmirli'den bir övgü notu: "Sabaha karşı saat 2.15'te biten ekonomik kurul toplantısının sonuçlarını sabah 7.30'da masamdaki Milliyet gazetesinde okuyabilmek beni şaşırttı ve sevindirdi. Teknolojik olarak ulaştığınız seviyeyi böylece anlamış oldum."

Yorum: Başka türlüsü de düşünülemezdi. Böylesine önemli bir toplantının mutlaka ertesi (aynı) günkü baskılara yetişmesi, öncelikle piyasalar bakımından çok önemliydi. Murat Sabuncu'nun krizi anı anına izleyen çalışkan Ekonomi Servisi; Hikmet, Bahri ve diğer yazı işleri ekibiyle kurulan işbirliği sayesinde, 2.30 sularında biten toplantının en önemli ayrıntılarını saat 2.50'de baskıya hazırlamıştı bile. Geriye teknolojinin marifeti kalıyordu.

Evet, başka türlüsü de düşünülemezdi. O toplantının "sonuçlarını" okura yetiştirmeyi elbette başaracaktı ombudsmanın gazetesi. Şu başlıkla: "Kurtuluş reçetesi".

Merak ederiz haliyle: O gün sabah 07.30'da gazetesinde "kurtuluş reçetesi"ni gören okur acaba şimdi bu reçete hakkında ne düşünmektedir? Daha çok merak ettiğimiz, gazetesinin kendisine böyle bir reçetenin varlığından sözetmiş olması hakkında ne düşünmektedir? Hükümet bile ekonomik kurulun kararlarına böyle bir slogansı isim takmazken gazetesinin nasıl bir açık pozisyonda bulunduğuna hükmetmiştir? Ve, böyle kritik bir zamanda, hükümetin sırtına yastık koymaya uğraşan gazetenin bu tavrının ombudsman açısından herhangi bir sorun oluşturmayışı, aksine, tebrikleri kabul etme vesilesi yaratışı üstüne yorumu nedir?


10 MART 2001
"Yüz falı" da haberdir!

Milliyet, "kadınların ve gençlerin gazetesi" olmaya sıvandıktan sonra, biliyorsunuz, iyi sıhhatte olsunlar ile ilişkilerini geliştirmiştir. Gazetenin her tarafından el, yüz falları, karakter tahlilleri çıkmaya başlar. MGK'daki atışmadan sonra da yaparlar bunu. İşte ombudsmanın köşesine ulaşan okur tepkisi ve ombudsmanın cevabı:

22 Şubat tarihli Milliyet'e bir eleştiri, Nilüfer Mizanoğlu Reddy'e ait. Konu, ünlü MGK "atışması" ile ilgili 'Yüzler Yalan Söylemiyor' başlıklı bir haber. Nilüfer Hanım, böylesi ciddi bir konunun "yüz analizi" ile hafife alındığı kanısında. "Bilimsel ve rasyonel değeri olmayan bir yazıyı basmak, akıl ile alay etmek gibi geliyor bana. İnsanların kaş, göz, kulak, ağız ve burunları ile yapılan psikolojik çözümlemenin el ya da yıldız falına bakmaktan ne farkı vardır? Sizden ciddi haber ve yorum bekliyoruz" diyor.

Hayli çeşitlendirilmiş olarak işlenen bu gelişmenin içinde bu haberin öteki "ciddi" haberlerden daha fazla büyütülmesi, okurun tepkisinin asıl sebebi. Ön sayfadan beklentiler, bu tür eleştirileri tetikliyor sık sık.

Ombudsmanın ne dediği açıktır: Bu yüz falı palavrasına "haber" demektedir. Bu "haber" ötekilerden, "ciddî" haberlerden daha fazla büyütüldü, ondan sorun oldu, demektedir. Ön sayfada olmasa, bu kadar eleştiri yaratmayacak, demektedir.

Yani "bu düpedüz saçmalık" dememektedir.

Benimki de iş... Nasıl desin?!

NOT - İŞTE BİR "HABER": 21 Şubat 2001'de yayımlanan Aslı Köktener imzalı haber, Milliyet'in falları burçları iyi sıhhatte olsunları, haberlerin arasına bir espri veya fantezi unsuru katmak amacıyla değil, düpedüz ciddîye almamızı isteyerek ortaya sürdüğünün kanıtlarından biridir:

"Yıldızlara göre bu kriz bitmez - Zirve kavgasının aktörleri Sezer Başak, Ecevit ve Özkan ise İkizler burcundan. Bu burçları yöneten Merkür gezegeni 2002'ye kadar çatışma var diyor..."

Milliyet'in yüz tahlillerine Medyakronik'in "yüz tahlili" misillemesini görmek isterseniz TIKLAYIN.


10 MART 2001
Bulgar soydaşlar

Ombudsman cehalet örter. 26 Şubat'ta Milliyet'te çıkan bir haberde, Bulgaristan'daki Türklerden "Bulgar Soydaş" diye sözedilir. Okur buna tepki gösterir. Ombudsman hem bilimsel, akılcı hem de duyarlılıkları gözeten bir cevap verir:

Haberde, "Bulgar soydaş" kavramı kullanılmış. Daha yaygın kullanılan kavram, "Bulgar(istan) Türkleri". Buna itiraz eden olmuyor. Tıpkı "Batı Trakya Türkleri" gibi. Onlara "Yunan soydaşlar" demiyoruz. Çünkü onlar da, tıpkı Bulgaristan Türkleri gibi "Türk" kimliğinin vurgu atına alınmasını önemsiyorlar.

Ombudsman hiç "Yahu, 'Bulgar soydaş' diye bir şey olur mu, adam Bulgar'sa nasıl bizim 'soydaş'ımız olur, soydaş diyebilmemiz için Türk olması gerekmez mi, hem Türk hem Bulgar mı bu adam..?" der mi? Demez. "Bu saçmalık," demez.

Benimki de iş... Nasıl desin?!

Ama bari "vurgu altına alma" demesin. Nasıl bir şeydir bu vurgu altına alma? Dövme yaptırma gibi mi, mengeneyle kıstırma gibi mi? Vurgu altına alırsın, güzeelce döversin, sonra penseyle tutup... mu?

Türkçe, gazetesi için olduğu gibi, ombudsman için de seçmeli derstir.


25 MART 2001
Secdeye durmuşlar...

Ombudsmanın güzel ifadeleri vardır. Bunların ortak özelliği bulunabilir mi? Belki. Meselâ şu: Yanlışlar, hep öznesizdir. Virüsler sızar, bir şey öyle değil böyle "yansır", filan. "Secdeye durmak" lafının anlamsızlığına dikkat çeken okur, aslında yanlışın öznesini tesbitte ombudsmandan çok daha ileridedir:

"Haberin spotunda 'camikondularda secdeye duran cemaat, yüzünü Kabe yerine bir bilinmeze dönüyor' denilmekte. 'Secdeye duran' deyişi, belli ki, haberi yazandan düzeltip onaylayana kadar gözden kaçmış. Herhalde söylenmek istenen, 'kıbleye durmak', 'namaza durmak' olsa gerektir..."

Yorum: Haberin içinde doğrusu ("namaza durmak") kullanılmış. Spota yanlışı yansımış.

"Yansımış"tır işte. Yerinde duramayan ufaklıkların bir şangırtıyı takiben içeri "Aanneee, bak bu vazo kırılmııış!" diye bağırışını hatırlar insan.

Ya da belki ombudsmanın yanından geçen bir genç kızın yüzü ekranı kaplayacak, genç kız bize ombudsmanı işaret ederek, "Birinin ona 'secdeye varmak' deyişinin anlamını anlatması gerek," diyecektir... Yaşar Nuri Öztürk'ü Star, Mehmet Nuri Yılmaz'ı Sabah, Zekeriya Beyaz'ı Reha Muhtar kaptığına göre, ombudsman namaz kılanların yere kapanarak yaptığı hareketin adını kendi imkânlarıyla öğrenmek durumunda kalacaktır.

 


ARŞİV GİRİŞ SAYFASI
İÇİN TIKLAYIN

Haysiyet Deposu | Gazetecilik | Gayrıresmî Fakülte | Köşeyazarları | İktidar Tutkusu | Beyaz Türk Şuursuzlukları | Hep Ofsayt | Üçüncü Sayfa | Türkler ve Başkaları | Ufak Ufak | Okuma Parçası | F.Suntur | Başka Medya | Faydalı Linkler | 11 Eylül sonrası | Asil Kartal Yazı Dizileri | Medyakronik | E-Posta