BİRİNCİ BÖLÜM

Milliyet Okur Temsilcisi, ombudsman Yavuz Baydar, cümlemize medya eleştirisi öğretmek üzere atağa kalktı, biliyorsunuz. Kendisine, duruma göre hayli nazikçe olduğunu düşündüğüm bir cevap verdim. Kendisi, aynı sırada, "Kör döğüşü istemiyorum" gibi bir tuhaf "yetkili" edâsıyla icraatını sürdürmekteydi. Durumu özellikle ağırlaştıran, Baydar'ın, bir büyük medya grubunun mensubuyken, aynı zamanda bir bağımsız medya eleştirisi sitesi olan Medyakronik'te düzenli yazıyor oluşu. Bence bu ilkesel olarak yanlış. Hiçbir etik terazisinin dengede duramayacağı bir durum. Ragıp Duran'ın "Medya eleştirisini kimler yapmalı?" başlığı altında yazdıklarına katılıyorum.

Yavuz Baydar, cümlemizi kastederek "biz medya eleştirmenleri" diye konuşabilecek konumda mıdır, değil midir, belirleyici olan bu.

Baydar'ın ombudsman sıfatıyla Milliyet'te yürüttüğü faaliyet fazlasıyla tartışmalı. Bu faaliyetin nasıl yürütüldüğünü inceler ve Baydar'ın özellikle istediği gibi, tekil olgulara, nesnel ölçülere dayanarak değerlendirirsek, net bir sonuca ulaşacağımıza inanıyorum.

Bu amaçla, Milliyet'in "Okur Temsilcisi" sayfasını açıp, bir yıldan bu yana bu sayfada ne yapılmışsa didik didik ettik. Banu Uzpeder her şeyi derledi topladı, önüme koydu. Okuyacağınız yazı dizisine onun katkısını belirtmeden olmaz. Banu'nun ilettiği malzemeyle ben ne yaptım? Şunu: Milliyet Okur Temsilcisi'nin bir yıllık eserinden, ombudsmanlıkla bağdaşmayan, okuru gazete karşısında temsil etmek yerine okur eleştirilerini massedip etkisiz kılma işlevi gören, bazen alenen dezenformasyona kayan ne varsa biraraya getirmeye çalıştım. Çoğu durumda, fazla laf etmem gerekmedi.

Hislerim beni yanıltmıyorsa dizinin ilgiyle okunacağını sanıyorum. Çünkü Milliyet okurlarının ne kadar dikkatli olduğunu, ne kadar isabetli, ne kadar haklı eleştirileri ne kadar zamanında ve yerinde yaptığını, buna karşılık, okur temsilcisinin okurlara nasıl, tıpkı milletvekillerinin millete davrandığı gibi davrandığını göreceksiniz. Soyut iddialar ve suçlamalarla, karalamalarla değil, sükûnet içerisinde, olgularla.

Bu dizinin ardından Baydar herhangi bir şey demek isterse, Haysiyet'te istediği kadar yer açmaya hazır olduğumu belirtmem bile gereksiz.

Haydi, ilk bölümle başlayalım.

* * *

1 ŞUBAT 2001
Yadırganacak ne var?..

Ombudsmanın "haberde yorum" konusuna yaklaşımı ilgi çekicidir. Eski Yargıtay başsavcısı Vural Savaş'ın sözleri hakkında "çirkin" denmesine ilişkin okur tepkilerini ve genel yayın yönetmeninin görüşünü aktardıktan sonra şöyle der:

Yorum: Haber dili, tırnak içinde yer almadığı sürece, sıfat kaldırmıyor: Dil, 'nötr' olmalı. Savaş'la ilgili olarak kullanılan 'çirkin ithamlar, suçlamalar' ifadesinde 'çirkin'e yer verilirse, o suçlamaların 'çirkin' olmadığını düşünen ya da yorumu kendisi yapmak isteyen okurların gazeteye güveni sarsılır. Burada önemli olan Savaş'ın sözlerinin 'suçlama' olduğunun tespitiydi. Tespit, okur için yeterli olabilir.

Ombudsman doğrusunu söylemektedir: haber dili "nötr" olmalıdır. Lâkin ombudsmanın yaklaşımının kendine özgü ilginç yanı, buna dayanak olarak öne sürdükleriyle ortaya çıkar: "çirkin" derseniz, "çirkin olmadığını düşünen ya da yorumu kendi yapmak isteyen" okurların gazeteye güveni sarsılabilecektir. Yani gazetecinin başlığa, habere "tesbit" yerine kendi yorumunu, hattâ yargısını yerleştirmesi, başlıbaşına bir sorun, ombudsmanın ele alması gereken bir gazetecilik kusuru değildir. Bir kısım okuru darıltmama adına kaçınılacaktır bundan, kaçınılacaksa. Gazetenin yararı ve çıkarı bakımından kaçınılacaktır. "Çirkin" denen şeyin çirkin olduğunu düşünen ve yorumu kendi yapmak istemeyen okurlar açısından sorun yoktur. "Haber"in tanımı açısından sorun yoktur. Gazetecilik mesleğinin tarifi açısından sorun yoktur.

Ombudsman gazetesine karşı o kadar şefkatlidir ki, "Tesbit okur için yeterlidir" bile demeye kıyamaz, "yeterli olabilir" der.

Bir okur şöyle yazmıştır:

Diyorsunuz ki, 'Türkiye bu çirkin suçlamaları hayretler içinde izledi...' Ben de buna hayret ettim. 'Türkiye' ile bir toplumu mu, yoksa bu isimde bir kişiyi mi kastediyorsunuz? Herhalde ikincisi, çünkü haberi okuduğumda bütün Türkiye nasıl hayretini belli etmiş, doğrusu kanıtını bulamadım.

Ombudsman bu konuyu şöyle katar salataya:

'Türkiye... hayretle izledi...' cümlesi de pek çok okurun tepkisini haklı gösteren bir muğlaklık içeriyor.

'Türkiye... hayretle izledi' cümlesinde ombudsmanın bulabildiği kusur, "muğlaklık"tır. Bulması gereken şeyin ne olduğunu belki bir örnek üzerinden anlayabiliriz: "Halkımız faşistleri kınıyor" cümlesini anlam, özellikle özne bakımından değerlendiriniz. Bir sayfayı geçmesin.

Ombudsman, "propaganda gazeteciliği" gibi bir kavramla muhtemelen tanışmamıştır. Belki de tanışmıştır ama birileri görüşmesine izin vermemektedir.

Ombudsmanın birilerinden çekindiği bellidir zaten. Yaptığı işin tanımı gereği sadece nesnel, açık ve kesin ifadelerle konuşması gereken ombudsman, sonuçta şunu demektedir:

Bunlardan kaçınmakta galiba yarar var.

"Galiba" ... "yarar var"! Söylenen budur. Bu mevzuların "yarar"la ne ilgisi vardır? Ombudsman bir yarar gözetici midir? "Galiba" hakkında laf edemeyiz artık. Ama sırf size kıyak olsun diye, bu konuda Milliyet genel yayın yönetmeninin söylediklerinden bir parçayı ombudsmanın aktardığı haliyle buraya alabiliriz:

Gazetemize yansıyan okur görüşleri Savaş'ın sözlerinin çirkin olduğu yolundaydı. Bunda yadırganacak bir şey göremiyorum.

Anlaşılan Milliyet'e dört kanaldan okur görüşleri "yansımaktadır" -bunlar da nereden yansır, bir türlü çözemem, yani aslında nereye doğru giderken neye çarpıp Milliyet'e ulaşmaktadırlar?- ve Milliyet'teki herkes bütün gün bu okur görüşlerine göre yapmaktadır ne yapıyorsa. E, güzeldir tabiî bir yerde.


1 ŞUBAT 2001
Bir taşra trajikomedisi

Şimdi "kompile bu şekil" bir piyes izleyeceğiz. "Ombudsmanın Yeri"nden, canlı:

Nuri Emanetoğlu'nun e - posta mesajı:

"Aslen Istanbulluyum, ama halen ABD'de yaşıyorum. Yıllardır Türkiye ile ilgili haberlerde en güvenerek okuduğum gazete Milliyet'tir. Ancak, bilim veya dünya haberlerinde zaman zaman yanlışlıklar, eksiklikler görüyorum."

Emanetoğlu, 23 Ocak tarihli Milliyet'te yer alan 'Televizyonlar Eşcinsel Yapıyor' başlıklı habere işaret ediyor, örnek olarak.

"Bu haberde" diye sürdürüyor okurumuz, "özellikle küçük çocukların izlediği Teletubbies adlı programın Amerika'da eşcinsel imajından ötürü yasaklanmış olduğu öne sürülüyor, ama bu tamamen yanlış. ABD'nin tutucu kesiminin sırf sansasyon yaratmak amacıyla Teletubbies'lerden birinin eşcinsel olduğunu öne sürdükleri doğru, ama program devam ediyor. Üstelik Amerika'da 2 - 6 yaş arası izleyicilerin en gözde programı."

Yorum: Söz konusu ifade, muhabir Semra Kardeşoğlu'ya değil, RTÜK yetkilisi Dr Cengiz Özdiker'e ait. Yani, haberde yer alan bir kişinin aktardığı yanlış bir bilgiyle karşı karşıyayız. Okurumuz uyarılarında haklı.

Mehmet Yılmaz ekliyor:

"Bu da gösteriyor ki, Türkiye'de kamu görevlilerinin her söylediğine inanmamak lazım."

Durum şudur: gazete, bir kamu görevlisinin söylediği bir lafı alıp habere başlık yapmıştır. Hem de ne başlık: "Televizyonlar Eşcinsel Yapıyor". Yani bir tek TV programındaki bir tek unsur, "Televizyonlar" mertebesine yükseltilmiştir bu özenli gazete tarafından. Teletubbies sahiden yasak mı, değil mi, bir bakma ihtiyacı duyulmamıştır. Laf sansasyonel bulunmuş, çekilmiş büyütülmüştür. Tam bir dağbaşı sendromu. Hangi devirdeyiz? Böyle bir şeyi öğrenmek kaç dakika sürer bir gazeteci için? I-ıh'tır. Üstelik, okurun anlattığı olay gayet ilginç, New York'ta yağmur yağsa burada şemsiye taşıyan basın erbabının haberi bile yoktur. Tam bir taşra rezaletidir.

Ve ombudsman mevzuu genel yayın yönetmeninin akıl almaz suç püskürtme manevrasıyla kapatır. Her söylediğine inanmamak gereken kamu görevlileri arasında, boyuna birilerini yakalayıp şunun katili, bunun katili, şu örgütün başı... diye teşhir eden polis var mıdır, Milliyet genel yayın yönetmeni belirtmez.

Bu arada "böyle basına böyle RTÜK'çü" faslına aklım gittiğinden, ombudsmana bir şey diyecek halim yoktur.


1 ŞUBAT 2002
Nesnel ölçütlerin sahadan silinişi

Buyurun bir güzel durum daha. Aktarayım önce:

Ayseli Usluata, 13 Ocak tarihli Milliyet'teki bir ödül haberine dikkatlerimizi çekiyor. 'En Profesyonel Yönetici: Bermanbek' başlıklı bu haber, arka sayfada yer almış.

"Kurumunuzdan birinin ödül alması sizi gururlandırabilir, ancak benim bildiğim kadarıyla, benzer ödülleri paylaşan başka kadınlar da vardı. Dünya gazetesinin gerçekleştirdiği araştırma sonucunda tüm illerden de başarılı kadınlar seçilmişti. Bu ayrıntıları göz ardı eden gazete inandırıcılığını yitiriyor. En başarılı kadın yönetici üç kişi arasında paylaşıldı. Öteki iki kişinin adını vermek gazetenizi daha yüceltirdi."

Mehmet Yılmaz'ın yanıtı:

"Barmanbek çalışma arkadaşımız olduğu için onun başarısıyla gururlanmak herkesin hakkıdır. Bunda yadırganacak bir şey bulamıyorum. Ama haberin bütününü aktaramadık. Dünya gazetesi bile tam sayfaya kazananların listesini zor sığdırmış. Ama adil olma adına Barmanbek'in ödül paylaştığı isimleri habere alabilirdik."

Çok güzel. Peki, niye almadınız? "Adil olma adına" mı almanız gerekiyordu sadece? Bu bir tercih meselesi miydi? Yoksa aynı ödülü paylaşanları birlikte duyurmak bir habercilik zarureti olduğu için mi yapmalıydınız bunu? Ödül paylaşan üç kişiden yalnız birini duyurmak, "nesnellik" ölçütü açısından da zorunlu değil midir? İşin bu kısmı ombudsmanı haliyle daha çok ilgilendirmeli değil mi?

Gereken sorular bunlardır. Eksik bıraktığı için gazetenin eleştirildiği unsurun, "haberin bütününü aktarmak" ile ilgisi yoktur ki. Manipülatif bir cevap verilmektedir, yine. Ama ombudsman için yeterlidir. Madem genel yayın yönetmeni de "alabilirdik" demiştir, o halde:

Yorum: ... Usluata'nın işaret ettiği gibi öteki isimler de metinde yer alabilseydi, diğer ödül sahiplerine karşı haksızlık edilmemiş olurdu.

Genel yayın yönetmeni "adil olma adına" demiştir, ombudsman da "haksızlık etmeme" motifini kullanır. Adalet bozulmayacak, haksızlık edilmeyecek de olsa, aynı ödülü paylaşan üç kişiden ikisinin sözünü etmemenin sırf habercilik ölçütleri açısından gayet sağlıksız bir hal oluşuna kimse takılmamaktadır.


1 ŞUBAT 2001
Dikkat! Okurların ulaşamayacağı yere koyunuz!

Erken doğumla dünyaya gelen bir bebek, dünyaya gözlerini doğru dürüst açamadan aramızdan ayrılır. Milliyet, benzer bir durumda yaşama mücadelesini kazanarak hayatta kalan başka bir bebeğin fotoğrafını, ölen bebek diye basar. Anababa gazeteyi eleştirir. Ombudsman şu izahatı yapar okurlara:

Özcanlar haklı. Mehmet Yılmaz hatanın Milliyet'in yeni dijital foto transfer sisteminden kaynaklandığını söylüyor ve özür diliyor.

Genel yayın yönetmeninin özür dilemesi elbette güzeldir. Peki yanlışlık sahiden de okur için bir muamma olan, o anlaşılması ve ulaşılması zor, karmaşık yeni teknoloji ürünü "sistem"lerin marifeti midir? Elbette. Nasıl başka yanlışlar hep gazeteye dışarıdan "sızan virüsler" yüzünden oluyorsa, bunda da sebep özensizlik değildir. DFTS'dir. Hattâ DGPTRSY7688'dir. Veya DIGIPHOTRANSSYS filandır. Türk okurunu ikna etmek için ardarda sıralanmış harfler (aralarında W, X veya Q muhakkak bulunmalıdır), rakamlar veya İngilizce teknik terimler yeter.

Bebeklerin fotoğraflarını karıştıran, dijital foto transfer sistemi midir? Bundan böyle Milliyet'te fotoğraf karışıklığı olursa gidip o sistemden mi hesap sorulacaktır?

 


ARŞİV GİRİŞ SAYFASI
İÇİN TIKLAYIN

Haysiyet Deposu | Gazetecilik | Gayrıresmî Fakülte | Köşeyazarları | İktidar Tutkusu | Beyaz Türk Şuursuzlukları | Hep Ofsayt | Üçüncü Sayfa | Türkler ve Başkaları | Ufak Ufak | Okuma Parçası | F.Suntur | Başka Medya | Faydalı Linkler | 11 Eylül sonrası | Asil Kartal Yazı Dizileri | Medyakronik | E-Posta