GAZETECİLİK SORUNLARI

Serdar Turgut Medyakronik eleştirisi: Biraz ayıp olmadı mı?
Özkök'ün elektrikli testeresi

 

Hürriyet köşeyazarı Serdar Turgut, Medyakronik'i eleştirdiği ve bizim alaycılık yeteneğinden yoksun, darkafalı fanatikler olduğumuzu ileri sürdüğü bir yazı yazdı, 5 Ocak günü. Turgut, "içimizde birikmiş öfkeyle" yazılar yazmaya başladığımızı, "öfkemizin hedefinin genellikle Hürriyet ve sık sık da Ertuğrul Özkök olduğunu", Özkök hakkındaki yazıları yazanın "her defasında öfkeyle yazdığını ve yazının eleştiri olmaktan çıkıp karakter suikastına dönüştüğünü" iddia etti. "Aklı azıcık çalışan"lar sınıfına da girmediğimizi belirtti. Hakaretâmiz laflara takılmıyoruz mecburen. Adam köşeyazarı; onun "karakter suikastı" yapmaya da hakkı var. Ama Serdar Turgut'un yazısı pek çok önemli konuyu açıklığa kavuşturmamıza imkân veriyor. Bu nedenle, dediklerini uzun uzun ele alacak, yer yer analiz edecek ve cevaplandıracağım. Uzun bir yazı okumaya hazırlanın, hayrını görün.

Önce bakalım, ne diyor...

Turgut'un sonunda Medyakronik'i "kendine çeki düzen vermeye" çağırmasına yolaçan son olayı kendisinden dinleyelim:

"...Neyyire Özkan ve arkadaşları, bence son yıllarda Hürriyet'in yaptığı en güzel işlerden bir tanesini yapıp, Hürportreler adında bir ek verdiler, yılın ilk günü. Yazarlar başka yazarları yazdılar ve hepimiz de fotoğraflar çektirdik. Alaycı yaklaştık kendimize bu işi yaparken. Hep birlikte çocuklaştık. Amacımız, okura da yılın ilk gününde gülümseyerek, keyifle okuyacağı bir ek vermekti. Herkes pozlar verdi, Ertuğrul Özkök de eline elektrikli testere alarak çektirmiş fotoğrafını. Şimdi ertesi gün Medyakronik'te bunun nasıl yorumlandığını okuyalım hep birlikte. O fotoğrafı aynen alıp altına şunu yazmışlar: 'Yukarıda gördüğünüz fotoğrafın bizim bir imalatımız olduğunu zannetmeyin. 'Fotomontaj' filan katiyen değil. Olduğu gibi 1 Ocak 2002 tarihli Hürriyet'in 'Hürportreler' adlı ekinde yer alıyor. İlavenin editörüne göre bu 'iş' de gazetenin geleceğe bıraktığı bir 'performans'ın içinde yer alıyor. Haklısınız, fotoğrafla karşılaşınca bizim de aklımıza aynı soru geldi: Ne, neden, nerede, nasıl, ne zaman? Hani şu '5 N' meselesi.' Amacı net olan ve aklı azıcık çalışan herkes tarafından da doğru yorumlanacak bir şakayı, medya yorumcusu olduğunu iddia eden zihniyet ancak bu kadar algılayabiliyor..."

Serdar Turgut, bunları yazdıktan sonra, "Hayata alaycı bakmayı hiç beceremeyen zihniyetten eleştirmen katiyen olamaz," yargısını ilân ediyor ve şöyle diyor: "Hayata alaycı bakamayan sol kafa olsa olsa Kızıl Khmer, alaycı bakamayan dinci kafa da olsa olsa Taliban olur."

Sonra, "bunlar"ın nasıl insanlar olduklarını, nasıl bir hayat süreceklerini tarif ediyor:

"...Bunlar kısırdöngü içine girerler, kendileri çalıp oynarlar, hayatta kimse onları anlamaz, sayıları hep az kalır ve o az kalış da onları tatmin eder aslında. Bu az kalışlarının, kendilerinin aslında ne kadar haklı olduklarını gösterdiğini sanırlar ve hayat onlarsız devam eder, ama olsun; onlar 'bende de bir hata var mı acaba' diye hiç düşünmezler..."

Sonuçta da, Medyakronik'ten tamamen ümidi kesmemiş olmalı ki, "kendimize çeki düzen verirsek" "işimizi ciddi yapabileceğimiz" konusunda açık kapı bırakıyor. Aklımız azıcık olsun çalışmıyorsa bunu nasıl yapabileceğiz, şüpheli; ama olsun, gayret ederiz.

Açıklama ve hatırlatma fasılları

Buna teşekkür ederek, Turgut'un yazısını analiz etmeye ve cevap vermeye koyuluyorum. Dediğim gibi, önemli birçok mesele üstüne konuşacağız bu vesileyle.

Ama bunlardan önce, küçük bir açıklama: Medyakronik okurları biliyorlar, bir süredir Haysiyet adı altında ayrı bir bölüm hazırlıyorum ve günlük Medyakronik ilk sayfasının hazırlanışına katkım olmuyor. Turgut'un bahsettiği resimaltını ben de yayında gördüm. Şahsen bir ilgim yok. Doğrusunu isterseniz, mesai arkadaşlarımın yazdığı bu ufak yazıyı pek isabetli bulmadım. Sadece "şu fotoğrafa bakın allahaşkına" deseler yetermiş. Ayrıca bana kalsa Özkök'ü ve Turgut'u daha çok kızdıracak birşeyler yazabilirdim muhtemelen.

Şimdi Turgut'un hakkımızdaki iddialarını hatırlatarak devam ediyorum:

1. İçlerinde birikmiş öfkeyle yazıyorlar.

2. Bu öfke sık sık Hürriyet ve Ertuğrul Özkök'ü hedef alıyor.

3. Eleştiriden çok "karakter suikastı" yapıyorlar.

4. Hayata alaycı bakmayı beceremiyorlar.

5. Bu katılık ve kütlükten ötürü marjinal kalıyorlar, bunu "haklılıklarının kanıtı" sayıyorlar, bundan "tatmin duyuyor"lar.

6. "Hayat" onlarsız devam ediyor, ama onlar kendilerinde hata olup olmadığını düşünmüyorlar.

"Öfke"...

Serdar Turgut'un Medyakronik'te yazan bizler hakkında yaratmaya çalıştığı izlenimin ilk unsuru, "içimizde birikmiş öfke". Turgut, bu öfkenin sebebini açıklamıyor. Sadece okurlarının bizi, kuytu bir köşede oturmuş etrafı kin ve öfke içerisinde izleyen hasta ruhlu insanlar olarak tasarlamasını sağlamaya çalışıyor. Çünkü sadece "öfke"den değil, "birikmiş öfke"den sözediyor. Niye "birikmiş"? Biz bir kin mi tutuyoruz? Neyin kini? Bunları açıklamıyor. Böylece, kuytuda kinini bileyen hastalıklı insanlar olarak algılanmamız kolaylaşıyor. Sadece "öfke"den sözedip "birikmiş"i katmasa böyle olmayacak.

Devir bir yargıyı temellendirme devri değil, imaj yaratma devri; Turgut bunun gereğini yapıyor. Hakkımızda bir imaj oluşturulabilmesi için gerekli malzemeyi temin ediyor. Eğer "karakter suikastı"na girmezse, bunu hiç dürüstçe bulmadığımı belirtmeliyim.

Oysa belki zaman zaman fazla dışavuran ve yaptığımız iş gereği daha fazla hâkim olmamız gereken öfkenin kaynağını onun anlaması hiç zor değil. Kendisi, kısa süre önce, bu ülkedeki gelir dağılımının "ekonomik değil ahlâkî" bir mesele olduğunu ilân etmiş, "öteki Türkiye" konusunda ortalığı ayağa kaldırmış bir köşeyazarıdır.

O bu konunun güncelliğini kaybettiğine inanıp "teknokrat hükümeti" mevzuuna geçmiş olabilir. Başka konulara da geçebilir. Ne yazık ki, kendi adıma konuşayım, ben bu memlekette sahiden de, Serdar Turgut'un dediği gibi, ahlâksızca sürdürülen bir ekonomik-siyasî düzen kadar rayından çıkmış basın düzeni karşısında da olabilecek en insanî ve samimi öfkeyi duyuyorum. Umarım, ölene kadar da bu hassasiyetimi kaybetmem.

...ve öfkenin hedefi

Peki, bu öfke niye kolaylıkla Ertuğrul Özkök'ü hedef alabiliyor? Serdar Turgut'un bunu da anlamaması imkânsız aslında. Çünkü Hürriyet genel yayın yönetmeni, çok tehlikeli bir gazetecilik tarzının bilinçli ve ısrarlı sözcülüğünü, hattâ teorisyenliğini yapıyor. Gazetecinin pekâlâ aynı zamanda işadamı olması, yani toplumdaki sınıflardan güçlü ve zengin olana mensup olması gerektiğini söyleyebiliyor. Patronuyla tamamen ticarî amaçlı bir geziye katılıp bir başka ülkenin hükümet yetkilileriyle bir holdingin temsilcisi sıfatıyla görüşmeler yapıyor, bunu da gazetesinde kocaman fotoğraflarla herkese duyuruyor. Çalışanlarını kitleler halinde işten çıkaran bir yöneticinin "en başarılı yönetici" ilân edilmesinin haklılığını ve doğruluğunu bize anlatmaya uğraşıyor. Demokrasi ve insan hakları sorunlarında, bir ucunda güvenlik güçlerinin, derin devletin bulunduğu durumlarda onları koruyup kollamaya öncelik veren bir tutum takınıyor.

Tek tek saymak o kadar gerekli değil. Meslekî bakımdan öldürücü olan şu: Önceden verilmiş kararlara, kendine tayin ettiği bir "misyon"a göre davranıyor. Bana göre bu -yani bizim Medyakronik'te sık sık "propaganda gazeteciliği" diye nitelediğimiz olgu-, gazetecilik mesleğinin ortadan kalkışına giden bir yol. Özkök, mesleğimizi berhava edebilecek olan bu tehlikeli yolda hepimize "atlayın arkaya" diyen, aşırı hevesli bir sürücü gibi davranıyor.

Niye Hürriyet?

Türkiye'nin "büyük gazete"si sahiden de Hürriyet'tir. Hürriyet, devlet politikalarıyla, kimi zaman da derin devlet politikalarıyla, bir gazete olmanın sınırlarını aşacak ölçüde ilişki içinde bulunabiliyor. Kısaca, yarın başımıza ne geleceğini Hürriyet okumadan anlayamayız.

Hürriyet'in hem devlet hem de bir büyük sermaye grubu açısından onca kritik konumuna rağmen, Doğan Grubu patronunun veya Genelkurmay'ın boyuna telefonlar açarak Ertuğrul Özkök'e "şöyle yap böyle yap" demediklerinden şahsen eminim. Gazete okurları bunu böyle sanabilir, ama ben işlerin nasıl döndüğünü aşağı yukarı bilen insanlardan biri olduğum için, Hürriyet'in "misyon"unu pratikte nasıl yürüteceğini genel yayın yönetmeninin şekillendirdiğini düşünebiliyorum.

Ertuğrul Özkök, gazetecilikte, son derece tehlikeli, hattâ mesleğin inkârı anlamına gelen bir anlayışın, evet, teorisyeni. Bu anlayışın başka sahipleri ve uygulayıcıları da var elbette. Ama işin teorisini Ertuğrul Özkök yapıyor. Hürriyet genel yayın yönetmeni, ayrıca, sadece gazetecilikte değil, bir dönem Serdar Turgut'un da fazlasıyla duyarlı olduğu toplumsal adaletsizlik konusunda da neo-liberal duyarsızlığın temsilcisi. Üstelik onun da teorisini yapıyor.

Hürriyet gazetesinin yerleşik misyonuyla Özkök'ün "hayat" tercihi birleştiğinde, bu memleketin toplumsal hayatının iyileşmesinin, insanîleşmesinin karşısına fazlasıyla tehlikeli bir güç odağı çıkıyor. Bu odağın basın mesleği açısından tehlikesini de vurgulayıp duruyorum işte.

Sanırım bütün bunlar, Serdar Turgut'un bahsettiği öfkenin, mizah duygusundan yoksun darkafalı kuşbeyinli marjinal insanların "içinde birikmiş", mikrop gibi bir şey olmadığını, son derece canlı, güncel ve devamlı güncellenen, meşru kaynakları bulunduğunu göstermeye yeter. Bakarız, yetmezse daha da açıklarız.

Yine de şimdiden şunu ekleyeyim: Hürriyet gazetesinin, sahiden Türkiye'de demokratik, adaletli bir toplum hayatı varolsun, devlet hukuka uysun diye uğraştığını düşünün. Ya da, buna bile gerek yok, bütün o gücüyle, kendini açık çıkar ilişkilerinden, karanlık misyon mecburiyetlerinden arındırmaya çalıştığını, olabildiğince nesnel ve güçlü bir habercilik yapmaya çalıştığını hayal edin. Nasıl olurdu? Farklı bir Türkiye'de yaşıyor olmaz mıydık birdenbire?

Serdar Turgut'un bütün bunları benim kadar düşünebileceğinden eminim.

Karakter suikastı

Gelelim Serdar Turgut'un bir başka ithamına. Medyakronik'te eleştirinin kolaylıkla "karakter suikastına" dönüşebildiğini iddia ediyor. Kendisi bizim hakkımızda çizdiği tabloda bu işi hakkıyla yaptığından, işin usûlünü bildiği belli. Bu ölçüyle bakarsa, Medyakronik'te genellikle böyle yapılmadığını teslim etmesi gerekecektir.

Çünkü:

Meselâ başta kendisi, pek çok gazeteci ve yazar, Medyakronik'te defalarca eleştirildi, defalarca da alkışlandı. Çünkü esas alınan, bizim gazete sayfasında gördüğümüzdür. Yazan kişinin karakteri değil.

Bu işin şöyle bir zorluğu var: Diyelim bir köşeyazarı bir gün "AB'ye giremezsek ölürüz" diye yazdı, üç gün sonra Genelkurmay'dan gelen "zehir zemberek sözler"in ardından, "İlle AB'ye gireceğiz diye vatanı satamayız" dedi. Biz de, bu yazar geçen gün şöyle demişti, şimdi aksini söylüyor, diye işaret ettik.

Bu durumda karakter suikastı yapmış olur muyuz? Kimilerine göre evet. Çünkü bu yazarı kaypaklıkla, ne dediğini bilmemekle, vs. suçlamış oluruz. Yazarın bu çelişkisine bunları hiç düşündürtmeden işaret edebilmenin yollarını aramak bizim görevimizdir. Bunda beceriksiz olabiliriz. Lafımızı bilemeyebiliriz. O zaman elbette eleştirilmeliyiz.

Şuna dikkat etmemiz gerekir: medya eleştiricisinin yetki alanı, "bu gazetecinin şu yaptığı kötü" demeye elverir; ama "bu adam kötü, onun için şunu yaptı" demeye elvermez. İkincisi, "karakter suikastı" olur.

İki yıla yaklaşan icraatımızı izleyenler, herhalde, eleştirilerimizi kişilik karalamalarına vardırmamak için özen gösterdiğimizi teslim edeceklerdir. Tekrar ediyorum, Serdar Turgut bizzat kendisiyle ilgili yazılıp çizilenleri (veya meselâ Fatih Altaylı'nın bize "sefiller, yalakalar" demesine rağmen kendisine nasıl bir üslûpla cevap verdiğimizi, Medyakronik editörlerinden biri hakkında hem yanlışlı hem hakaretâmiz yazı yazan Can Ataklı'yı gereğinde alkışlamaktan kaçınmadığımızı...) hatırlayabilir, zor oluyorsa bütün arşiv ulaşılabilir durumda, bir zahmet bakabilir.

Ertuğrul Özkök konusunda en çok yazmış olanlardan biri benim. Yazdıklarımı şöyle bir geçiriyorum aklımdan: Aslında pekâlâ söylenebilecek pek çok sözü söylememiş olduğumu tesbit ediyorum. Daha önemlisi, Özkök'ün birtakım uygulamaları karşısında, gazete önümde, nasıl bir çaresizlik hissi içinde kaldığımı çok iyi biliyorum.

Alaycılık konusuna geçelim

Bir örnek üstünden konuşalım. Basın patronlarına başka alanlarda devlet ihalelerine katılma şansı verecek RTÜK Yasası görüşülürken, Özkök dahil bir dizi gazete yöneticisi, başyazar, köşeyazarı, sırf patronlarının bu hakkını savunmak için kaleme sarıldılar. Bu doğal mıydı? Tam da devlet ihalesine katılabilme maddesine itiraz eden başyazar Oktay Ekşi'nin iki günde "zaptedilişini" beraberce izledik. Doğru muydu?

Böyle bir durumda ben, bu konuda en ateşli yazıları yazan Ertuğrul Özkök, Güngör Mengi, Güneri Cıvaoğlu ve Tuncay Özkan'ı Rambo sûretinde, ellerinde makineliler, üstleri çıplak yanyana dizip, üstüne "Patron Uğruna" başlığı attığım bir kolaj yaptım. Bunun "kişisel hakaret" içerdiği yollu eleştiriler aldık. Duyduğumuz kadarıyla, Özkök de buna kızmıştı (-"ne münasebet, görmedim bile!" diyorsa eyvallah, bize öyle söylenmişti).

Bu, eleştiriyi mizah yoluyla dile getirmenin bir yolu değil midir? Ama biz o kolajın gördüğü tepkiden sonra, gereksiz maraza ile uğraşmamak için bu tür esprilerden kaçınmayı kabul ettik.

Ertuğrul Özkök'ün elektrikli testereli fotoğrafıyla karşılaştığım zaman, rüyamda Özkök'ün o testereyle beni kovaladığını gördüğümü anlatıp dalga geçeceğim bir yazı tasarlamıştım, yazmadım. Çok eğlenceli yazabilirdim. Yazsaydım, bu "alaycılık", "şakacılık" olmayacak, "karakter suikastı" olacaktı, öyle mi? Okurlarına bizi "birikmiş öfkeleri"yle durmadan "karakter suikastları" yapan Kızıl Khmer ve Taliban'lar olarak tanıtmaya çalışan Serdar Turgut'a soruyorum.

Alaycılık, mizah vs. konusunda üç-beş laf edebilecek insanlardan olduğumu sanıyorum. Yıllardır yazıp çizdiğim bunca şey ortada. Bu konuda Serdar Turgut'tan da öğrenebileceklerim varsa öğrenmeye hazırım. Ama ben özellikle ırkçı esprilerden hiç haz etmem, bu yüzden sanırım onunla kulvarlarımız farklı olmaya devam edecektir. Kendisinin özellikle kendini konu ettiği, gündelik küçük meselelerin abartılmasına dayalı yazıları ise büyük zevkle okuduğumu belirtmeliyim.

Hürriyet'çilerin "çocukluk yaptık, sizinle de paylaştık" diye sundukları şeyin hiç de sandıkları kadar esprili ve hoş olmadığını sanırım bizim dışımızda da söyleyenler çıkmıştır. Buradaki kendine hayranlık dozu her bakanı rahatsız etmeye yetecek kadardı. Beğenmek zorunda mıydık?

Eğer bir gün Serdar Turgut, meselâ Emin Çölaşan hakkında sahici bir yazı yazarsa, o zaman "Hür-portre"den sözedebiliriz.

Kaldı ki, yukarıda izah etmeye çalıştığım "pozisyonu" nedeniyle, meselâ Ertuğrul Özkök'ün kendini de konu ederek eğlenmesi ve bunu gazete sayfalarından bize aktarması, bende hiç de gülme isteği uyandırmıyor. Aksine, komşusu açken tok yatmanın erdem haline getirildiği bir ülkede, tok insanların, üstüne üstlük, bir de camdan açları izlerken eğlencelerini onlara teşhir etmesi gibi görünüyor.

Özkök'ün yönettiği Hürriyet'in "Hayata Dönüş" operasyonu sırasındaki yayınını hatırlıyorum ve o fotoğrafta Özkök'ün eline yakışanın elektrikli testere değil lav silahı olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Serdar Turgut, herhalde hiçbir zaman "öteki" tarafta durmaya niyeti yok ki, o elektrikli testerenin ifade ettiği tehdidi algılayamıyor. Beraber "çocuklaştığı" insanların daha yeni, "çocuk pornosu" kategorisinden bir fotoğrafı alenen bastığını hatırına getirmiyor. Kendi yazıişleri elemanlarının isyan ettiği, kendi köşeyazarlarının "bir kadının hayatını kararttık, bundan sonra kesin dikkatli olacağız" dediği bir durumda, aynı kadının fotoğrafını inat yapar gibi koskocaman bastıklarını hatırlamıyor. Ya da onlar, meşhur "ulusal güvenlik" tartışması çıktığı gün, "Türk jeti UFO'yu kovaladı" sürmanşeti çekerken de eğleniyorlardı, biz alaycılık yeteneğimiz gelişmemiş olduğundan anlayamadık. (Ama şunu itiraf edeyim: ertesi gün "UFO kuş sürüsü çıktı" haberini Milliyet'ten okuduğumda vallahi billahi eğlenmiştim.) Belki de Serdar Turgut, genel yayın yönetmeninin yazılarını okumuyor; onun 11 Eylül sonrasında "ama" demeyi yasakladığından da haberdar değil...

Benim dürüstlüğüme ve açık sözlülüğüme güvenmesini rica ediyorum: O elektrikli testere orada çok kötü duruyor ve insanı tedirgin ediyor. Bir tür "yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır" duyurusunu çağrıştırıyor.

Marjinallik

Türkiye'de çok yaygın bir alışkanlıktır: Genel akışa itirazı olanları, stadlardaki "bir avuç i..ne - otur yerine!" tezahüratına benzer yaygaralarla susturursunuz. "Kaç kişisiniz ki lan siz?" dersiniz. "Kıymeti harbiyeniz ne sizin?" dersiniz. Kulak vermezsiniz, görmezden gelirsiniz, seslerini kısarsınız, kırarsınız, bozarsınız... sonra da "nesiniz ki lan siz?" dersiniz.

Bu, Serdar Turgut'un da çok iyi bildiği bir durumdur. Şimdi şaşırtıcı olan, kendisinin de o tezahürata katılması. Halbuki, bilmiyor mu, biz Ertuğrul Özkök'ü rahatsız eden her ne yaptıysak bunları yapmamış olsak yine pek küçük bir azınlık olacağız ve maalesef pek çok konuda doğru ve haklı kalmaya devam edeceğiz. Bu, biz müthiş insanlar olduğumuzdan değil, eleştirdiğimiz şeyler hakikaten eleştirilmesi gereken şeyler olduğu ve bizim gibi az sayıda insan dışında kimse hayatını bunlarla uğraşarak geçirmeyi tercih etmediği, dolayısıyla marjinal kalmayı göze almadığı için böyle olacak.

Turgut, "hayat onlarsız devam eder" diyor. İşte burada, Hürriyet genel yayın yönetmeninin hiç gizlemediği bir tercihi ve temennisi saklı. Hürriyet ve "misyon"unu paylaştığı çevreler, hiçbir çatlak sesten hoşlanmıyor. Hayatı çözmüş postmodern neoliberal ile kendini memleketin sahibi gören zihniyetin buluştuğu yerde bizim gibi genel akışa muhalif insanların çıkardığı seslerin hâlâ işitilebiliyor oluşu onları sinirlendiriyor. Çünkü aslında neoliberalizmin diline en çok doladığı kavramlardan biri olan "hoşgörü", tıpkı "serbest" piyasa gibi, tıpkı "özgürlük" gibi, sadece söz ve ses olarak önem taşıyor. Tekrarlanması, kimlik belirtici olarak kullanılması amaç; yoksa sahiden bir içeriğinin bulunması değil. Onlar böyle bir "hayat" istiyor.

Ama belki de "hayat" bundan ibaret değildir. Onların yaşanmasını önlemeye çalıştığı, bunu beceremediklerinde görmezden geldiği, kimilerine göre insana daha yakışır bir "hayat" vardır, sık sık ölümle yüzyüze getirilen. O hayat da "onlarsız" devam ediyor. Serdar Turgut "öteki" kavramına biraz da böyle bir içerik katarak düşünebilir sanıyorum. Bir zamanlar bunu yapabildiğini biliyoruz.

Hepsinin üstüne, Serdar Turgut bizzat, bir grup olarak da değil, birey olarak marjinallik teorilerini pek çok yazısının satır aralarına sindirmiş bir kişidir. Bu ülkede küçük bir azınlık olarak kalmayı, hattâ egzantrik, marjinal birey olmayı inanarak savunmuş, bundan "tatmin duyduğu" ileri sürülebilecek biri varsa, bu asla meselâ ben değilim, Serdar Turgut'tur.

Tam da bu yüzden, Medyakronik'in, komlepksli asık suratlı darkafalı solcularla aynı özellikleri taşıyan dincilerin bir koalisyonu olduğunu izlenimini yaratmayı amaçlayan Kızıl Khmer ve Taliban motiflerini kullanması... ne diyeyim... fazlasıyla üzücü.

(Ötelere sıçrayarak bir küçük not ekleyeyim: Kendisi, ben dahil bir kısım solcunun, zamanında Kamboçya'da olan biteni izlerken neler düşündüğünü, neler dediğini, Kızıl Khmer'lerin "kızıllığına" dair neler hissettiğini pek iyi bilir. Bu yüzden, Pol Pot kasaplarının adını böyle bir bağlamda anması ve böyle bir imâdan medet umması hem düpedüz yanlış hem büyük haksızlık hem sahiden ayıp. Taliban ile neyi, kimi kasdettiğini anlayamadığımdan o kısmına bir şey diyemiyorum.)

***

Evet. Söyleyeceklerim bu kadar. "Karakter suikastı" yaptım mı? Yapmadığımı sanıyorum.

Belki de iyi oldu, Hürriyet ve Ertuğrul Özkök konusunda hissiyatımı da özetlemiş oldum.

Şuna dikkat çekeyim, bitirirken:

Yaptığımız iş gereği, Hürriyet'i bir gazete, Özkök'ü de onun genel yayın yönetmeni olarak muhatap almaya devam etmek zorundayız. Evet, çok güçlü olabilirler. Ama bu onlara bir eleştiri dokunulmazlığı sağlamaz. Biz eleştiririz, kulak vermelerini umarız, elimizden bu gelir. Ertuğrul Özkök eleştirilecekse bunu ancak Serdar Turgut, köşesinde onunla cilveleşerek yapabilir, diyemeyiz.

Serdar Turgut'un, "mainstream" zihniyetiyle, onun motifleriyle, bir tür temsilcilik yapmasını yadırgadığımı, buna ayrıca üzüldüğümü belirtmek isterim. Kenarda köşede üç-beş kişi kalmış olmaktan insanın tatmin duyabileceği biricik durumu yaşadığımı düşünerek teselli buluyorum. (7 Ocak 2002)




PENCEREYİ KAPAT