GAZETECİLİK SORUNLARI

Kasetçiler, Kanal D'yi arayıp numara bırakın. İyi müşteri var
Derin gazeteci ve e-business

 

Dün benim takıldığım ve basının "Türkiye'nin düzeni"ndeki yeri üstüne konuşmak için vesile yaptığım şeye Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök de takılmış. Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasî sonunu hazırlayan kasetin Kanal D'ye kimler tarafından sızdırıldığını merak etmiş. İki ihtimal düşünmüş: derin devlet veya "derin Saadet" (yani Erdoğan'ın birinci elden siyasî rakibi Saadet Partililer).

Açıp Kanal D'nin başındaki Tuncay Özkan'a sormuş Özkök. Aldığı cevap şu: "Kaseti bu konularda araştırma yapan birinden aldım." Bu kişi, sosyal demokrat eğilimliymiş, "o çevreyle" ilgili araştırmalar yaptığı için "bu tür kasetleri" toplayıp arşivliyormuş.

Peki, kaseti o mu getirmiş Tuncay Özkan'a? Hayır. Özkan, yani aslında "gazeteci" olarak anmamız gereken şahıs, bu araştırmacı daha önce kendisine Fethullah Gülen'le ilgili kaseti getirmiş olduğu için, adamda Tayyip Erdoğan'la ilgili kasetler de bulunabileceğini düşünmüş, açıp sormuş, nitekim varmış kaset, almış, yayımlamış.

Bu "tamamen ticarî bir arşiv alışverişi"ymiş.

Ertuğrul Özkök hemen bizi yatıştırıyor: "İlk bakışta böyle bir işin ticarî ilişki meselesi olması insana garip gibi geliyor. Ama hiç alâkası yok. Günümüzde arşiv, 'e-business' dediğimiz iletişim sanayiinin en önemli ticarî metalarından biri. Her kuruluş, elindeki arşivi değerlendirmek için pazarlamaya çalışıyor."

Özkök, Tuncay Özkan'ın "ben istedim, o da verdi"sini aktardıktan sonra da şöyle diyor: "Kaset kendiliğinden gelmediği için, içinde bir 'derin devlet olayı' bulunduğu ihtimali azalıyor."

İşte bu. Anladığımız kadarıyla olayımız şöyle cereyan ediyor:

Oldu canım, öptüm...

Gazeteci - Var mı iyi mallar elinde?
Arşivci - Var, ne üzerine olucekti?
Gazeteci - Tayyip, canım, Tayyip.
Arşivci - Dur bakayım... Nasıl bir şey olsun?
Gazeteci - Ya işte böyle, hani şeriat getireceğiz falan cinsinden.
Arşivci - Tamam, işte, burada.
Gazeteci - Günahı ne kadar?
Arşivci - Hallederiz yahu... Sende de şu Hizbullah şeyleri olucekti, ben istedim de şubeden vermediler.
Gazeteci - Tamam güzelim, şimdi arıyorum. Yarın elinde, merak etme.
Arşivci - Sen mi aldırırsın bunu, kuryeyle mi yollayayım?
Gazeteci - Çocuklar alır. Sen bir baksana nereleri en kıyak...
Arşivci - Yazıyor zaten üstünde, time-code'u var. 0:2:24:25'ten itibaren şeriat, laiklik, 0:32:56:00'dan itibaren türban falan...
Gazeteci - Oldu canım. Haydi, habere gitmem lâzım...

Ertuğrul Özkök'e bakılırsa, bunu gayet normal karşılamalıyız. Bir siyasetçinin geleceğini gazetecinin belirleyebilmesi karşısında infiale kapılmamıza gerek yok. Gazetecinin "haber"e değil de geçmişteki kirli çamaşırlara yönelmesi de gayet normal.

Üstelik, olay bu şekliyle kabul edildiğinde, işin içinde (ya da, Özkök'ün düzgün kurulamamış cümlesinden çıktığı üzre, kasetin içinde) "derin devlet olayı" bulunmadığı da kesinleşmiş oluyor.

Nasıl oluyor?

Olamıyor.

Bu olaydan ilk öğrenmemiz gereken şu:

Siyasî şantaj amaçlı arşivcilik yapan birileri var, bunlar gazetecilerle "ticarî ilişki" kurarak mallarını pazarlıyor.

Mecburî Özkök dolambaçları

Özkök diyor ki: "E, bu çok normal, herkes yapıyor." Hem de "e-business dediğimiz iletişim sanayii"nde yapılıyormuş bu yaygın olarak.

(Ara notu: "E-business"in anlamı konusunda da sanırım Özkök'ün internette biryerlere bakıp bilgi almasında fayda var. Kendisi bu terime "iletişim sanayii" anlamını tayin etmiş olabilir, ama korkarım bu yalnız onun benimsediği bir anlam olacak ve herkes "e-business"i "elektronik ortamda girişim, büyük ölçüde de ticaret" anlamında kullanmaya devam edecek.)

Gazeteci, kimse ona bir talimat vermeden, kendiliğinden harekete geçiyor ve bir siyasînin sonunu hazırlıyor. Şu tesadüfe bakın ki, hemen ertesi gün Yargıtay Başsavcısı bu siyasînin faaliyetten men edilmesi için girişimde bulunuyor.

Ertuğrul Özkök bu başsavcı (Sabih Kanadoğlu) için de şöyle diyor: "...hukuk çevrelerinde son derece ciddî ve hukuka bağlı bir insan olarak tanınıyor... Kullandığı ifadenin hukukî çerçevede kalmasına özen gösteren bir kişiliğe sahip."

Görüyorsunuz ki, işin içine Ertuğrul Özkök girdiği zaman, söyleyeceğimizi basitçe, bir hat üzerinde ilerleyip dosdoğru söylememiz mümkün olamıyor, çünkü devrilmiş çamların üstünden atlamak için bir o tarafa bir bu tarafa sapmak zorunda kalıyoruz.

Bir başsavcının "hukuka bağlı" olmaması mümkün müdür? Bir hukuk görevlisi, hukuka bağlı diye övülebiliyorsa o hukuk nasıl bir hukuktur? Başsavcı, ifadelerinin hukukî çerçeve içinde kalmasına özen gösteren bir "kişiliğe" sahipmiş. Ne demek bu?

Derin mantık, derin açmaz

Hayır, bunların gözümüzü almasına izin vermeyip konumuza dönmek zorundayız. Hürriyet genel yayın yönetmeninin gayet meşru gördüğü, bize de bu şekilde sokuşturmaya çalıştığı faaliyetin adı gazetecilik değildir. Tuncay Özkan'ın bu "arşivciyi" arayıp "bu tür" kaset istemesi, gazetecilik değildir.

Niyesi çok basit. Çünkü ortada bir haber yoktur. Recep Tayyip Erdoğan adlı siyasînin bu kasetle güya "ortaya çıkan" zihniyetinden herkes haberdardır. Zaten adamın başlıca iddiası, "artık böyle düşünmediği"dir. Dolayısıyla, en basit mantık kuralı gereği, geçmişteki bir konuşmasını buna kanıt gösteremezsiniz.

Mecburî Erdoğan dolambaçları

Yanlış anlama olmasın diye işin siyasî boyutuna dair de birkaç laf etmem gerekli. Erdoğan'ın şeriatçıyken demokrat olduğu masalına ben de inanmıyorum. Ama şöyle bir farkla: Ne vaktiyle şeriatçı ne de şimdi demokrat olduğunu düşünüyorum. İslâmcı politikacıların çoğunluğu gibi. Onların pozisyonu şudur: Dinin toplum hayatındaki etkisini yaygınlaştırma amacıyla dinî hassasiyetlere dayanarak politika yaparlar, böylece iktidara gelmek isterler. Çünkü bu alan bereketlidir, genişçe bir seçmen desteği garantidir. Gelebilirlerse de, -bkz. Susurluk olayında Refah Partisi'nin tutumu- yapacakları ilk iş, devletin mâlûm sahiplerinden iktidar katında kendilerine de yer açılmasını rica etmek olur.

Dolayısıyla, Erdoğan'ın safdışı edilmesi için gazetecinin ortalara atlaması, memleketi "şeriat tehlikesi"nden korumakla falan zaten açıklanamayacağı gibi, bu işin niye gazetecinin üstüne vazife olduğu bizim asıl sorumuzdur. Recep Tayyip Erdoğan'la ilgili olarak yapılabilecek tek gazetecilik faaliyeti, kendisinin şu andaki dünya görüşüne, toplum projesine ilişkin ya kendi ağzından ya da elle tutulur başka kaynaklardan veri elde edip bize aktarmaktır. Zaten Erdoğan buna meydan vermediği için basın kendisine az bozulmamıştır. (Elbette onun buna meydan vermeyişi de büyük ölçüde ne diyeceğini bilememekten, bu kadar değinip geçelim, yeter.)

O hep içimizde...

Bu durumda gazeteciye, geçmişi kurcalamak kalmıştır. Ve Erdoğan'ın geçmişiyle ilgili, hepimizin zaten bildiği birşeyler gazeteci tarafından ortaya dökülmüş, ertesi gün de devletin "hukuk içinde kalmaya özen gösteren kişiliğe sahip" savcısı harekete geçerek operasyonun ikinci aşamasını başlatmıştır.

Özetliyorum:

Tuncay Özkan'ın bu olaydaki rolü gibi bir "derin gazetecilik" varken, "kasetin içinde derin devlet olayı bulunması"na zaten gerek yok. Derin devlet içimizdedir.




PENCEREYİ KAPAT