DÖRDÜNCÜ DERS
Bağırma çağırma şişirme uydurma!

 

ABD Profesyonel Gazeteciler Derneği'nce oluşturulan "etik ilkeler" ışığında basınımızın vaziyetini ele almayı ve yanlışlardan hareketle işin doğrusu hakkında düşünmek için zemin hazırlamayı sürdürüyoruz.

Bugün ele alacağımız ilke şu:

"Gazeteciler, başlıkların, haber duyurularının, promosyon materyallerinin, fotoğrafların, görüntülerin, seslerin, grafiklerin ve alıntıların doğruları temsil ettiğinden emin olmalıdırlar. Olayları bağlamlarının dışına çıkarmamalı ve basitleştirmemelidirler."

Bu ilke ışığında özellikle televizyonlardaki uygulamalara şöyle bir göz atacak herkes, televizyon kanallarımızın özellikle haberler konusundaki tutumlarının, neredeyse, Amerikalı gazetecilerin "böyle olmalı" dediği her şeyi çiğnemek üzere kurulmuş olduğu izlenimine kapılacaktır.

Haber duyuruları

"Haber duyuruları" dediğimiz şey nedir? "Az sonra" ne izleyeceğimizin bize bildirildiği anonslardır. TV kanallarımız, genellikle az sonra "çok özel" açıklamalar izleyeceğimizi, "çarpıcı" bilgiler alacağımızı söylerler. Bunların pek azı, yaratılan beklentiyi karşılar. Ama önemli olan şudur: Merak edilen bir konuda "çok özel-çarpıcı" bilgiler alıp almayacağımızı, bu sözde gazeteciler, aslında bilmektedir. TV seyircisi, kendisinde her an akan ve değişen, gerçek zamanlı bir aktarım aygıtı gibi görünen televizyonla ilginç bir psikolojik etkileşim içindedir. "Az önce" söylenenler "az sonra" çıkmadığında bundan gerektiği gibi etkilenmez. Yani söylenenin yalan çıktığı, aklına ilk gelen şey değildir. Bu psikolojik mekanizma, başına "az sonra" cinsi bir erteleyici ibare konması koşuluyla televizyonda her şeyin vaat edilebileceği ortamı hazırlar. Vaadin doğru çıkması gerekli değildir. Vaat, yani konumuza göre sınırlarsak: haber duyurusu, sadece yapıldığı andaki içeriği bakımından önemlidir. O an duyulan bir ses, hayatımıza o an için yapılmış bir müdahale olarak önemlidir. İçeriği önemsizdir.

Bu, yapılanları "haber duyurusu" olmaktan çıkarır, sadece ve sadece, seyirciyi biraz daha ekran başında tutabilecek sıradan araçlardan biri haline dönüştürür.

Sözkonusu olan bir eğlence programı, bir yarışma vs. ise burada tabiî ki daha keyfî bir durum vardır. Ama haber sözkonusu olduğunda, bu alenen yalancılıktır. Tabiî bunun bir önemli sonucu da, seyircinin bir süre yalanı gerçeği ayıramaz hale gelmesi, izlediğinin sahiden "çok özel" olduğuna en azından ihtimal vermesidir.

Gazeteler, haber duyurularında bu kadar sorumsuz davranamazlar. Onlar bu gelişigüzel yalancılık kontenjanını, medya grubunun haftalık dergilerinin reklamını yaparken kullanırlar. Bilmemkimin bilmemne dergisine daha önce hiç kimseye anlatmadığı şeyleri anlattığını vs. ilân ederler. Gazete okurunun, o dergiyi almazsa bunu sınama imkânı yoktur. Ama en azından aklında kalır.

Başlıklar

Başlıklar konusunda basınımız 10-15 yıldır bütünüyle sorumsuzca bir çizgi üzerinde ilerliyor. Hele başlıklara espri katmak neredeyse kanunen zorunlu hale geldiği için, başlığın haber hakkında sahici bir izlenim yaratması gereği tamamen unutuldu. Star'ın büyük katkısıyla başlık atma faaliyetinin eksenine oturtulan kelime ve hattâ harf oyunları, "yeni" Milliyet'in, bazen inanılmaz vicdansızlık ürünleri olan küçümseyici, aşağılayıcı, acılarla alay eden vs. başlıkları, ciddî bir basın eleştirisi kapsamında konu bile edilemeyecek ucubelerdir.

Ama daha bunlara gelmeden, başlığı atanın onu bir defa olsun yüksek sesle kendine okumayışından kaynaklanan tuhaflıklardan sözetmeliyiz. Meselâ, "Jandarmada artış var" lafının, jandarma bölgesinde meydana gelen trafik kazalarındaki artışı anlattığını akıl etmek imkânsızdır.

En önemlisini sona bıraktım. Bizde gazetelerin başlıkları, çok büyük bir yüzdeyle, başlığı atanın sözkonusu haberle ilgili duygularını, yorumunu, tavrını ifade eder. "Yılmaz şunu şunu dedi" türü başlıklar bile giderek azalıyor. "Yılmaz sert çıktı" ya da "Yılmaz kıvırdı"dır gözde olan.

Hele mâlûm millî konularda, başlık atarken işlenen gazetecilik suçlarından bile sözedebiliriz. "Yine Ermeni oyunu" gibi bir başlık, gazetelerimizde rahatlıkla görülebilir. "Rum'un niyeti" de olabilir bu, "Yediler içtiler kin kustular" da olabilir.

Fotoğraflar, görsel ve işitsel malzeme

Televizyon kanalları, görsel malzeme kullanımı konusunda gazeteciliğin asgarî gereklerini yerine getirmek uzaktır. Ellerindeki görüntüyü ağır gösterimle, kadrajlayarak, montajlayarak, defalarca ardarda karşımıza getirerek, gördüğümüz şeyi haberin gerçekliğinden tamamen koparırlar ve bir hayal âlemi yaratırlar. Haberi hikâye haline getirirler. Onların hikâyesi de genellikle macera filmine dönüşür. O haberle ilişkisi olmayan malzemeyi rahatlıkla suratımıza dayarlar.

Bu alanda da ciddî gazetecilik suçları işlenir. Meselâ Fenerbahçe-Ankaragücü maçı ertesinde, az sonra bu maçla ilgili yorumları vs. izleyeceğimiz duyurulurken, geçen yılki maçtan futbolcuların öfkeyle tartıştığı bir pozisyon gösterilir ki, heyecan ve beklenti artsın. O pozisyonda tartışan futbolculardan birinin az sonra yorumlarını vs. izleyeceğimiz maçta yeralmamış oluşu TV kanalı için sorun değildir.

Gazeteler, her türlü görsel malzemeyi müthiş bir pişkinlikle kullanan televizyona nazire, fotoğraflarda montaj, adam yerleştirme, adam silme uygulamalarına hiçbir iç sıkıntısı duymadan başladılar. Günümüzün bilgisayar programlarının sunduğu imkânlardan yararlanmazsak çağın gerisinde kalabileceğimiz kaygısı buna yolaçmış olabilir. Bu bizi ilgilendirmiyor.

İlgilendiren yönü, görsel malzemeyi "şıklaştırmak" için "masada" türlü imkânın elaltında bulunuşu nedeniyle, gazetelerin foto muhabirlerinden beklentilerinin de hayli azalmış olması. Bu, "ânın yakalanması" anlamında foto muhabirliğinin de ölüme sürüklenmesi bir yandan.

Görsel malzeme (fotoğraflar, grafikler, illüstrasyonlar, çerçeve zemin renkleri, vs.) konusunda basınımızın pratiği gerçekten yüz kızartıcıdır. Hâlâ bu konuda tek doğru dürüst gazetenin Cumhuriyet olması hayli ilginçtir tabiî. Ama televizyonların "bağıran" ve gümbürdeyen, patlayan, çatlayan, insanı mutfaktan salona koşturan gürültülü-sesli anonslarıyla rekabete girme macerası, gazeteleri bu tür anonsları basılı "dile" tercüme etmeye yöneltmiştir. Gazete başlıklarının belli bir puntodan daha küçük olmaması neredeyse gazeteciliğimizin ana kuralı haline gelmiştir. Bu, hayli değişik, temiz ve derli toplu bir sayfa düzeni anlayışıyla yola çıkan Yeni Yüzyıl gibi, Radikal'in de, sonradan, kendini bold (siyah) ve büyük başlıkları sayfalarına yerleştirmek zorunda hissetmesine yolaçan genel sapkınlıktır.

Bizim gazeteleri gören bir Batılı normal gazete okuyucusu, her gün, beş uçağın düştüğünü, başbakan ve cumhurbaşkanının vurulduğunu, üç deprem beş sel felâketi meydana geldiğini sanabilir.

Sunuşla içeriğin ilişkisi, TV tarzı bağırtı çağırtının yazılı basın diline de tercüme edilmesiyle, bir hayli kopmuştur.

Bağlam dışına çıkarma

"Bağlam", adı üstünde, bir tekil gelişmeyi, onunla ilgili başka olaylarla birlikte meydana getirdiği bir bütünlük içinde ele almamız gereğini ifade eder. Burada konuyu saptırmamak için açıklamasına girişemeyeceğim, ama televizyon, başlıbaşına, bir bağlamından koparma aracıdır. Bize, gerçeği gösteriyor gibi yapar, ama gerçeğin, öbür parçaları olmadan asla anlayamayacağımız birtakım dilimlerini sunar. Biz de hemen yeriz. Üzeyir Garih'in Eyüp Mezarlığı'nda katledildiği yere giderken hangi merdivenlerden çıktığını, muhabirin ağır adımları eşliğinde yakın plandan göstermek, bir haber kanalının yapacağı iş midir? Bu bize o cinayetle ilişkili hangi bilgiyi verir?

Bağlamından çıkarmanın bizdeki ustası Reha Muhtar'dır. Reha Muhtar'ın zihin âlemimize verdiği zarar sanıldığından çok daha büyüktür, bu açıdan. Futbol geyiği yapılan programların da öyle.

Gazetelerimiz "kimse yazı okumuyor" düsturunu benimsediğinden bu yana, bir haberi bağlamı içinde sunma gayretleri tamamen tesadüfî hale gelmiş, arasıra karşımıza çıkar olmuştur. Oysa o çok paye verilmiş köşeyazarlığı kurumunun yarayabileceği tek hayırlı iş aslında budur. Ama bunun yerine, köşe sahibi insanların kendi yorum ve tavırlarını bize anlatmaları için kullanılıyor.

Bağlam dışına çıkarma, sansasyonel gazeteciliğin temel özelliklerindendir. Çünkü bir haberin içinde özellikle çarpıcı olduğuna inanılan bir ayrıntının abartılmasına, belki de olayı anlamak bakımından çok daha gerekli ama o kadar cafcaflı olmayan ayrıntıların devre dışı bırakılmasına dayanır.

Bunu anlamamızı sağlayacak en basit örnek, bir ünlü çiftin boşanma davasına ilişkin haberde, çiftin duruşma salonundan çıkarkenki duygularına ilişkin uzun uzun sahneler izlememiz, buna karşılık neden boşandıklarına dair en küçük bir fikrimizin olmamasıdır.

Basitleştirme

"Basitleştirme" denen tarz tabiî ki bağlamından çıkarma ile kardeştir. Biri olunca öteki de otomatikman olay yerine gelmiş demektir.

Basitleştirme, devlet güdümlü yayıncılıkta basının işini çok kolaylaştırır. "Ermeni" zaten "bize" kötülük yapması beklenen bir figürdür. İslâmcı basın için "Yahudi" de böyledir. Bunun gibi, şaibeli ve tehlikeli özneleri bir defa yaratıp bunlar hakkındaki izlenimi (duyguyu) yaygınlaştırmışsanız, artık bunları kullanarak her şeyi basitleştirebilirsiniz.

Bu, öbür yönden de geçerlidir. Meselâ "özelleştirme"nin olumlu bir motif olduğu izlenimini yaratmışsanız, artık sadece birilerinin buna karşı çıktığını belirtmeniz yetecektir; çünkü artık bu zaten "ihbar etmek" gibi bir iş olacaktır.

Bunlar yine de daha çok göze batan uygulamalar. Basitleştirme denen ve gazetecinin hem insanî hem meslekî sorumluluk gereği muhakkak kaçınması gereken davranış, bütün üçüncü sayfa haberlerine, magazin haberlerine, spor haberlerine egemendir. Hele üçüncü sayfa haberlerinin hemen hepsi, insan hikâyelerine, genellikle de trajedilerine ilişkindir. Bunların, büyüt boyutlarıyla, olay yerine soluk soluğa yetişmiş muhabir tarafından, polisin ettiği iki-üç lafla kavranamayacağı çok bellidir. Ama bu haberlerde muhabir sanki kocasını öldüren kadının karıştırdığı haltlara yıllardır tanık oluyormuş gibi davranma hakkını kendinde görür. Daha fenası, yazıişleri, muhabirin bazen gayet ölçülü haberini öyle bir sunar ki, çiğnenen sadece gazeteciliğin onuru olmaz.

Basitleştirmenin iki temel unsuru, demek ki, önceden birtakım anlamlı motifler (kötücül özneler, şaibeli çağrışımlar) yaratmak ve aslında edinilen sahici bilgilere dayanılarak kurulması mümkün olmayan bağlantılar kurularak sahte bütünlükler oluşturmaktır.

Basitleştirme, gazetecinin kendini inkâr ettiği işlerden biridir. Çünkü her türlü tanımı, "kamuoyunun bilgi alması..." vs. diye başlayan bir meslek, basitleştirme yoluyla, insanları olan biteni kavrayamaz duruma getirir.

Çok basit bir örnek: Siz eğer Amerikan Kongresi'nde birilerinin Türk dostu olduğu için şunu ya da bunu istediğini veya istemediğini, birilerinin de Türk düşmanı olduğu için aksini yaptığını zannederseniz, hayatınız boyunca ABD'de işlerin nasıl döndüğünü anlayamazsınız. Siz, teknik direktörün futbolcularına, "Formanızın hakkını verin, bundan sonra kimsenin gözünün yaşına bakmam," dediğini ve bir maçın bu sayede kazanıldığını sanıyorsanız, futbol alanında da cahil kalacağınız kesindir.

Evet... ABD Profesyonel Gazeteciler Derneği'nce formüle edilen "etik ilkeler"den birini daha ele aldık ve basınımızın icraatına bunun ışığında baktık. Devam edeceğiz. Bu seferki dersimiz biraz uzun sürdüğü için bunu sayfada bir-iki gün tutacağım. İşten kaçtığımdan sanmayın sakın, okunmasını teşvik etmek amacıyla....


İLK DERS
Sorunun kaynağı "kuşku"yu terk etmekte

İlke: "Gazeteciler, tüm kaynaklardan elde edilen bilgilerin doğruluğunu araştırmalı ve dikkatsizlikten kaynaklanan hatalardan kaçınmak için çaba göstermelidirler. Bilinçli çarpıtmalara asla izin verilemez." Oysa Türk basını, polis-devlet kaynaklı haberlerde tamamen "kuşku"dan arınmış, "doğruluk araştırma" kaygısından sıyrılmış, sorumsuz bir yayıncılık yapar. TIKLAYIN

İKİNCİ DERS
"Cevap hakkı" mı, o da ne?

Gazete veya TV kanalı, bir tek haberle bir insanın hayatını söndürebilir. Bunu biliyoruz, örnekleri çok. Son vahim uygulamayı Üzeyir Garih cinayetinin ardından izledik. 13 yaşında bir çocuğu hep beraber linç ediyorduk az kaldı... İkinci dersimizin konusu, ABD Profesyonel Gazeteciler Derneği'nin şu ilkesi: "Gazeteciler, haberlere konu olan kişilere, kendilerine ilişkin suçlamalara yanıt verme fırsatı sağlamak için gayretli bir şekilde ulaşmaya çalışmalıdırlar." Bu, gazetecilikle ilişkisi olmayan pek çok insanın da bildiği, son derece basit bir ilke. Bütün toplumun etrafında olup bitenleri öğrendiği bir bilgi tekeli konumundaki medyanın, sahip olduğu gücü kötüye kullanmasını önlemenin en önemli yollarından birine buradan ulaşılıyor. TIKLAYIN

ÜÇÜNCÜ DERS
Bana kaynağını söyle...

Şimdi de konu "kaynak" sorunu. Tam da Üzeyir Garih cinayeti soruşturmasına ilişkin haber fiyaskolarıyla aptala dönmüşken bu konuyla ilgilenmek belki sağduyumuzu biraz olsun tedavi eder, kendimizi koruma reflekslerimizi geliştirir. TIKLAYIN

GAYRIRESMÎ HAYSİYET FAKÜLTESİ
GİRİŞ SAYFASINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN