ÜÇÜNCÜ DERS
Bana kaynağını söyle...

 

Bugün Amerikalı gazetecilerin iki ilkesini birarada ele alacağız. İkisi de, habercilikte ilk aşamaya, yani "kaynak" konusuna ilişkin. İlkeler şöyle:

"Gazeteciler, kaynakları mümkün olduğunca belirtmelidirler. Kamuoyu, kaynakların güvenilirliği konusunda bilgi edinme hakkına sahiptir.

"Kaynağı gizleme sözü vermeden önce kaynağın gerçek niyetini sorgulamalıdırlar. Bilgi karşılığında yapılan vaatlere ilişkin koşulları açıklığa kavuşturmalıdırlar. Sözlerine sadık kalmalıdırlar."

Türk medyasının "kaynak" konusundaki özensizliği, manipülasyona ve kendini bilerek kullandırmaya ne kadar açık olduğu, acaba okur ve izleyici için o kadar açık mıdır?

Bilemiyorum. Keşke olsa.

Şunu söyleyerek başlayalım: Türk medyasında kaynaklar ve kaynaklarla ilişki meselesinin en vahim sonuçları yarattığı alan, çoğu zaman sanıldığı gibi, siyasî haberler değildir. Bu alanda, taraf tutma, propagandaya yönelik habercilik, reklam işlevi gören haber çok daha kolay göze battığı için, gazetecilerin mecburen daha dikkatli olduğu söylenebilir. Basınımızın kaynak sorunu açısından tam bir rezalet manzarası sergilediği alanlar daha çok, polisiye haberler, magazin haberleri ve spor haberleridir.

Polis ile medyanın zıt işlevleri

İşin bir ucunda polis bulunduğunda, basınımız tam anlamıyla, kendisini her gün döven kocasından ayrılmayı göze alamayan güçsüz bir kadın konumundadır. Polis(ler), basına bilgi vermenin güvenli ve güvenilir bir yolunu mahsus kurumlaştırmamaktadır. Polis muhabirleri, beraber geze dolaşa samimi oldukları şu ya da bu polis memuru veya amirinin kapı aralığında fısıldadıkları her şeyi bize aktarılabilir sağlamlıkta bilgi kabul ederler. Muhabirlerin bu rahatlığı, şeflerinin de aynı yoldan geçip gelmiş, polisle hissî bir yakınlık içerisinde bulunan kimseler oluşu nedeniyle pekişir. Yazıişleri aşamasına geçtiğimizde, karşımıza, bilginin nasıl olsa polisten geldiğini, doğru çıkmasa bile başlarına bir iş gelmeyeceğini düşünen sorumsuz elemanlar çıkar.

Çünkü, özellikle polis operasyonlarında, gazeteci, sanki yazıp çizdiğinden, aktardığı ayrıntıdan, attığı başlıktan sorumlu değilmiş gibidir. Polis, duyulmasını uygun gördüğü veya ağzından kaçırdığı, birbiriyle çelişen onlarca ayrıntıyı çeşitli muhabirlere fısıldar veya onlar bir yolunu bulup sızdırır. Yazıişleri de, her şeyden önce, elde edilmiş ayrıntıları biraraya getirip mantıklı bir bütünlük kurma çabasına girmediğinden, işte o hepimizi aptala çeviren haberler çıkar karşımıza.

Sırf "kaynak" sorunu açısından bakıldığında, polisin hayli güvenilmez bir kaynak olduğu yüzde yüz kanıtlanmıştır. Çünkü her şeyden önce polisin toplumsal işlevi gazetecininkinden farklıdır. Bu meselenin polisin dürüst olup olmayışıyla ilgisi yoktur. Polis, gereğinde, bir operasyonu ilerletebilmek için, yanlış birtakım bilgilerin yayılmasını da tercih edebilir. Bu, işlevi gereği, polisin hakkıdır.

Oysa gazetecinin böyle bir hakkı olmadığı gibi, tam zıt yönde bir görevi vardır: Doğru bilgilerin yayılması, yanlış bilgilerin yanlışlığının ortaya çıkarılması.

Polis ile gazeteci aslında işlev olarak, kamuoyunu bilgilendirme konusunda zıt yerlerde dururlar. Oysa bizde neredeyse kolkola çalışırlar. Bu, her türlü sağlıksızlığa gebe bir durumdur.

Bunun üzerine, gazete ve televizyon kanallarımızın kendilerini bir tür devlet hizmetinde görüşünü eklediğimizde, resmî kaynaklar açısından medyamızın güvenilirliği anca mikroskopla görülebilecek boyutlara inmektedir.

Polisiye haberlerde kaynak sorunu açısından önemli bir nokta da şudur: Üçüncü sayfa haberlerinin hemen tamamı, polisin iddia ve açıklamalarının özetlenmesidir. Oradaki irili ufaklı insanî trajedilerin kahramanlarını medya "kaynak" olarak bile görmez. Oysa meselâ bir cinayetin ilk aşamasında taraflar, diyelim katil zanlısı ile ölenin yakınları ise, ikinci aşamasında, suçlanan ile polistir. Medya, polisin açıklamalarına dayanarak insanları teşhir ederken, yaptığı işte hiçbir eksiklik hissetmez. Halbuki gazeteci, her olayda, kendisine çeşitli kaynaklardan gelen bilgileri biraraya getirip karşılaştırmasının yanısıra, kendi kaynaklarını yaratmak zorundadır.

Kaynakla ilişki mi çıkar ilişkisi mi?

Yukarıda belirttiğim gibi, kaynak sorununun en ağır yaşandığı alanlar, polisiye haberlerin yanısıra, magazin ve spor haberleridir. Genellikle çeşitli derebeylikler tarzında örgütlenen bu gazetecilik kolları, gazeteye veya TV kanalına arzu edilen sansasyonel malzemeyi veya satışı-ratingi vs. sağladığı sürece işlerine karışılmayan, aşırı yetkili gazetecilerin yönetimindedir. Bu yüzden, gazetecilikte kuruluş içi denetimin bile son derece az olduğu alanlardır.

"Magazin âlemi" denen şey, adı üstünde, bir "âlem", yani içinde yaşanan bir ortamdır. Magazin gazetecisi, bu ortamı izleyen ve buradan haberler derleyen bir kişi değil, ortamın bir unsurudur. Magazin haberleri, ortamın sürmesinde önemli işlev görürler. Bu yüzden, magazin haberlerinin hayat pınarı, ortam içi ilişkilerdir. Hangi haberin ne zaman, kiminle konuşularak, hangi motifler öne çıkarılarak yayımlanacağını belirleyen, çoğunlukla, ortada böyle bir haber olması değil, ortamın birtakım gerekleri açısından gazeteci ile bazı kahramanların birlikte bir haber oluşturmasıdır.

Bu zaten kendi başına gazeteciliğin inkârıdır. Ayrıca, kolaylıkla, haberin çıkar ilişkilerine araç edilmesine imkân verir.

Sporda da, özellikle futbol "âlemi"nde, aynı şekilde, gazetecilerin kulüplerle, özellikle büyük kulüplerle ilişkisi, aynı zamanda taraftarlık nedeniyle nesnel olma ihtiyacını hiç duymamaları, bu alanda yapılan gazeteciliği baştan kirletir. Burada da, tıpkı magazin âlemindeki gibi, âlem içi denge ve hesaplar, haberlerin yaratılış sürecini belirler. (Her gün sayfa doldurmak için uydurulan, aslında kaynağı filan olmayan ucubeleri konu dışı bırakıyorum.)

Bir kulüp yöneticisinin, şu gazetecinin kulağına bunu, ötekinin kulağına şunu fısıldayabildiği, bunu da bazen o gazetecilerden gizlediği bazen onlarla paylaştığı birtakım gizli amaçlar uğruna yapabildiği bir ortamda gazetecinin konumu, nasıl diyeyim, azıcık hüzün vericidir.

Bu ortam tasvirleri ışığında, medyamızın en azından sözünü ettiğimiz alanlarda zaten bir "kaynak" sorunu yaşamadığını söyleyebiliriz. "Kaynağın güvenilirliği"nden falan bahsetmek ise bütünüyle imkânsızdır. Çünkü gazeteci, bu alanlarda, kaynağıyla muhatap olan ve onun güvenilirliğini sınama konumunda olan bir derleyici-aktarıcı değildir. Kaynağıyla birlikte yaşayan, onun ihtiyaçlarına göre davranabilen bir yardımcıdır âdetâ.

Tabiî ki zaman zaman, gazetecinin elindeki gücün de kaybolup gitmemesi için, onu karşımıza yeniden gazeteci rolünde çıkaracak fırsatların yaratılması gerekir. Bilmemkimin durup dururken şu ya da bu gazeteciye "her şeyi anlatması", "dobra dobra konuşması", "patlaması" falan bu ihtiyacı giderir.

Sağlama yapalım, haklı mıyız?

Yukarıdan beri söylediklerim belki kimilerine fazla ağır görünebilir. Değil. Ben de hırtlık olsun diye yazmıyorum bunları. Magazin ve spor basınında gazetecilik yapılıp yapılmadığını, işlerin tamamen şu tasvir ettiğim tarzda örgütlenmiş olup olmadığını kolaylıkla sınayabiliriz.

Size birkaç örnek olay sıralayayım: Popescu'nun Galatasaray'dan gidişi, Fenerbahçe ve millî takım kalecisi Rüştü'nün sır dolu sakatlık macerası, Mehmet Ali Erbil'in sürpriz evliliği... Hattâ, Üzeyir Garih'in esrarengiz mezarlık ziyaretlerini de bunların arasına katabiliriz.

Bir ülkede doğru dürüst spor gazeteciliği yapılsa, ülkenin en önemli takımlarından birinde oynayan, en önemli yabancı oyunculardan birinin transferinden bizim iş olup bittikten sonra mı haberimiz olurdu? Sahici bir takip, izleme, sözün kısası gazetecilik yapılsa, zaman zaman Popescu ile konuşan, onun ruh halinden, düşüncelerinden haberdar olan, planlarını sezebilen, sahiden alanına hâkim ve uzman muhabirler olsa, böyle mi olurdu?

Rüştü'nün sakatlığı konusu da muhteşem bir örnektir. Bu laf biliyorsunuz yıllardır dolaşıyor. En son, Ankaragücü maçında, ıztıraplar içinde olduğu her yakın çekimde gözüken Rüştü, değiştirilmeyi bile istedi. Biz her dakika Rüştü'nün bu hallerini görüyor, onun sakatlığını konuşuyoruz. Bugüne kadar bu konuda doğru dürüst bir bilgi alabildiniz mi hayatı sırf futboldan ibaret olmuş spor basınımızda?

Gelelim magazincilere. Mehmet Ali Erbil, birkaç yıldır, peşinde bir kameraman ve muhabir ordusuyla dolaştırılan popüler şahsiyetlerden biri. Belki de başlıcası. Birden, magazincilerden hiçbirinin de izleyemediği bir süreç içerisinde, bir sürpriz evlilik yapıverdi. Peki, magazinciler nasıl izliyordu acaba Erbil'i?

Üzeyir Garih'in mezarlık ziyaretleri meselesiyse, tartışmamızı başka bir boyuta kaydırabilir, sınırlı ölçüde edelim sözünü. Bir ülkede doğru dürüst bir magazin basını olsa, Mehmet Ali Erbil dilini çıkarttığında bunu ağır gösterimle beş defa gözümüze sokmak yerine, iş âlemi içinde belli ki hayli özgün bir kişilik olan Üzeyir Garih'le çoktan ilgilenmiş olurdu. Onun kendine özgü bazı görüşlerini, âdetlerini bize tanıtmış olurdu. Çünkü magazin, ünlü kişilerin özel yaşamlarıyla ilgilenir. Bu özel yaşam da sadece Laila'da veya yatakta geçmez. Ama biliyoruz ki, Üzeyir Garih gibi birinin magazin basınınca konu edilmesi için, muhtemelen oradaki muhabirlerin ısrarıyla, Gülben Ergen'i öpmesi falan gerekir.

Kaynak mevzuuna dönelim

Şimdi, bütün bunların ışığında, "kaynak" konusunu bizim medyamızın nasıl kavradığı üzerine tekrar düşünelim. Siyasî haberlerde kaynak, ya medya grubunun hükümetle ilişkilerine veya gazetenin siyasî tercihlerine göre belirleniyor. Polisiye haberlerde polisin kaynak olarak güvenilirliği, tartışma konusu bile edilmiyor. Spor veya magazinde gazeteci zaten kaynaklarla birarada yaşıyor, onların ihtiyaçlarına göre davranabiliyor.

Bunlara, gazetecinin kendini kaynak ilân ederek davrandığı durumları eklemeliyiz. Basınımızda, öznesi belirsiz haberden geçilmez. "Değerlendirildi", "bildirildi" formları, gazete yazıişlerinin birtakım yorum ve tavır önerilerini haber kılığında suratımıza dayamada kullandığı araçlardır.

Eklememiz gereken bir başka unsur, ehliyetini ve güvenilirliğini bizim sınayamayacağımız kişilerin kaynak olarak karşımıza çıkarılmasıdır. "Bilmemne üniversitesi profesörü bilmemkim şunu söyledi" diye bir haber gördüğümüzde, doğal olarak, bu kişinin mevzua hâkim biri olduğuna, bu konuda konuşmaya hakkı ve yetkisi bulunduğuna inanmaya meylederiz. Bu durumda gazeteci, gizemli "öğrenildi-bildirildi" formu yerine, kendi söylenmesi istediği şeyi söyleyecek birilerini bulmuş demektir.

Bu iş bazen de şuursuzluk ve sorumsuzluktan olur, ama sonuçta aynı kapıya çıkar.

İşin korkunç yanı, bütün bu sıraladığım uygulamaların Türk basınında son derece meşru kabul edilmesidir. Herhangi bir gazete veya TV kanalı, "istihbarat kaynakları" veya buna benzer ürkütücü kaynaklara dayanarak istediğini yazabilir.

Evet, bütün bunları biraraya getirdiğimizde, biz nasıl sözedeceğiz, "kamuoyunun kaynakların güvenilirliğini bilme hakkı"ndan? Ya da gazetecinin "kaynağın niyetini sorgulaması" gereğinden?

Bir defa daha, basınımızı Amerikalı gazetecilerin etik ilkeleri açısından değerlendirmeye bile alamayacağımızı anlıyoruz.

Manzaranın vahametini anlatabiliyor muyum, bilemiyorum.


İLK DERS
Sorunun kaynağı "kuşku"yu terk etmekte

İlke: "Gazeteciler, tüm kaynaklardan elde edilen bilgilerin doğruluğunu araştırmalı ve dikkatsizlikten kaynaklanan hatalardan kaçınmak için çaba göstermelidirler. Bilinçli çarpıtmalara asla izin verilemez." Oysa Türk basını, polis-devlet kaynaklı haberlerde tamamen "kuşku"dan arınmış, "doğruluk araştırma" kaygısından sıyrılmış, sorumsuz bir yayıncılık yapar. TIKLAYIN

İKİNCİ DERS
"Cevap hakkı" mı, o da ne?

Gazete veya TV kanalı, bir tek haberle bir insanın hayatını söndürebilir. Bunu biliyoruz, örnekleri çok. Son vahim uygulamayı Üzeyir Garih cinayetinin ardından izledik. 13 yaşında bir çocuğu hep beraber linç ediyorduk az kaldı... İkinci dersimizin konusu, ABD Profesyonel Gazeteciler Derneği'nin şu ilkesi: "Gazeteciler, haberlere konu olan kişilere, kendilerine ilişkin suçlamalara yanıt verme fırsatı sağlamak için gayretli bir şekilde ulaşmaya çalışmalıdırlar." Bu, gazetecilikle ilişkisi olmayan pek çok insanın da bildiği, son derece basit bir ilke. Bütün toplumun etrafında olup bitenleri öğrendiği bir bilgi tekeli konumundaki medyanın, sahip olduğu gücü kötüye kullanmasını önlemenin en önemli yollarından birine buradan ulaşılıyor. TIKLAYIN

DÖRDÜNCÜ DERS
Bağırma, çağırma, şişirme, uydurma!

ABD Profesyonel Gazeteciler Derneği'nce oluşturulan "etik ilkeler" ışığında basınımızın vaziyetini ele almayı ve yanlışlardan hareketle işin doğrusu hakkında düşünmek için zemin hazırlamayı sürdürüyoruz. Bu derste ele alacağımız konular, daha çok sunuşa ilişkin icraatımızın ne kadar evlere şenlik olduğunu, yanlış yöne at koşturduğumuzu gösterecek. Bu sefer konularımız çeşitli, yazımız uzun. TIKLAYIN

GAYRIRESMÎ HAYSİYET FAKÜLTESİ
GİRİŞ SAYFASINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN