İKİNCİ DERS
"Cevap hakkı" mı, o da ne?

 

İkinci dersimizin konusu, ABD Profesyonel Gazeteciler Derneği'nin şu ilkesi:

"Gazeteciler, haberlere konu olan kişilere, kendilerine ilişkin suçlamalara yanıt verme fırsatı sağlamak için gayretli bir şekilde ulaşmaya çalışmalıdırlar."

Bu, gazetecilikle ilişkisi olmayan pek çok insanın da bildiği, son derece basit bir ilke. Bütün toplumun etrafında olup bitenleri öğrendiği bir bilgi tekeli konumundaki medyanın, sahip olduğu gücü kötüye kullanmasını önlemenin en önemli yollarından birine buradan ulaşılıyor.

Gazete veya TV kanalı, bir tek haberle bir insanın hayatını söndürebilir. Bunu biliyoruz, örnekleri çok. Son vahim uygulamayı Üzeyir Garih cinayetinin ardından izledik. 13 yaşında bir çocuğu hep beraber linç ediyorduk az kaldı. Eğer yakalanan 13 yaşında bir çocuk olmasa, daha önce benzer olaylara karışmış veya karışabileceği izlenimini yaratmış biri olsa, polise bu kişi "üzerinde çalışacak" yeterli zaman kalmış olsa, iş bitmişti belki de.

Medyamız, özellikle "düşman" saydığı kesimlerin mensupları sözkonusu olduğunda, yukarıda aktardığım ilkeyi istikrarlı bir şekilde çiğner. "8 kişiyi öldüren 5 terörist yakalandı" türü haberler, hepinizin de bildiği gibi, medyamızın en klasik haber formlarından biridir. Aynı şekilde, "Canavar baba" türünden veya "Sevgilisiyle aşk yaparken kocası tarafından öldürüldü" sınıfından üçüncü sayfa haberleri.

Son yıllarda bunlara, medya gruplarının ticarî çıkar hesaplarıyla hazırladığı karalama haberleri de eklendi. Star'ın son günlerdeki İş Bankası veya TÜRSAB haberleri gibi.

Peki, hain patron ne diyor?

Cumhuriyet'te çalışırken, bazı muhabir arkadaşlarla sık sık aynı tartışmayı yaşardık. Bir işletmede işçiler atılırdı, meselâ. Muhabir arkadaşımız işçilerle, sendika sözcüleriyle görüşür, gelir haberini yazardı. Kendisine "Peki, bu insanları işten atan patron ne diyor?" diye sorduğumuzda önce bir şaşkınlık geçirir, sonra tepki gösterirdi. Biz patrondan yana mıydık ki!?

Bu arkadaşlarımıza, eğer gönlümüz işten atılan işçilerle beraberse patronla konuşmanın daha da elzem olduğunu anlatabilmek her zaman kolay olmazdı.

Çünkü biz o işçilerin gazetesini çıkarmıyorduk. Eğer sözkonusu patron da biz gazetecilik ilkelerine uygun çalışıp en doğrusunu yazdığımız için her gün mecburen bizim gazetemize göz atmak zorunda kalmıyorsa, biz yazıp çizdiklerimizle işçilerin işten atılmasını önleyemezdik zaten.

Kaldı ki, maalesef, gazeteci kimliğimizle gösterebileceğimiz duyarlılığın bir sınırı olduğunu kabul etmeliydik. Eğer onca işçinin kapı önüne konmasını haberleştirilmeye değer bir olay sayıyorsak, bu zaten bu duyarlılıktandı. Ama o haberi yaparken, haber unsurlarını es geçemezdik. Ve işçilerini çıkaran bir patronun bunun niyesini nasılını açıklayışı, böyle bir haberin olmazsa olmaz unsurlarından biridir.

İki "tarafı" olan bir olayda, hele taraflardan biri suçlanıyorsa, ikisine de söz hakkı tanınmaması, aslında üzerinde konuşmaya bile değmeyecek kadar temel bir zorunluluk.

Hem polis hem savcı hem yargıç

Dönelim "...5 terörist" haberlerine. Medya bu tür her haberle, hem insan haklarını doğrudan çiğniyor hem de gazeteciliğin alfabesini bile devreden çıkarmış oluyor. Niye? Çünkü o insanların terörist olduğunu gazeteciler olarak biz bilmiyoruz ki o haberi yazdığımız sırada. Bunu bize polis söylüyor. Bu sadece bir iddiadır. Hele hele, birilerini öldürüp öldürmediklerini, polis de bilemez. Polis, bu kişileri, bu cinayetlerin kanıtlarıyla birlikte yargıya sevk etmekle yükümlüdür. Kanıtlara bakıp bu kişileri adam öldürmekle veya terörist bir örgüte üye olmakla suçlayacak kişi savcıdır. O da iddiasını mahkemeye sunmakla yükümlü ve ancak bu kadarına yetkilidir. Gazeteciyse, ancak mahkeme karar verdikten sonra, bu kişilerin o cinayetlerden ötürü hüküm giydiklerini belirtebilir.

Bundan ötesine hem hakkımız yoktur hem de böyle bir işgüzarlığın âlemi yoktur, aslına bakarsanız.

Ama bu, medyamızın olağan davranışı haline gelebilmiştir. Çünkü medyamızın çalışma kurallarını belirleyen, gazetecilik ilkeleri değil, bir tür devlet hizmetidir böyle durumlarda.

Üçüncü sayfa haberlerindeyse, durum daha da trajiktir. "Terörist" diye suçlananlar yarın öbür gün mahkemece suçsuz bulunabilir, haklarını arayabilirler. Çünkü genellikle hak arama yollarını bilen insanların da yeraldığı gruplarla, derneklerle bağlantılıdırlar, avukatlarla konuşup anlaşabilecek kapasitededirler. Çoğunlukla elbette. Ancak bu hak arama seferi başarıyla sonuçlansa bile, genellikle, "katil teröristler" olarak teşhir edilmiş olmaktan ötürü gördükleri zarar giderilemez. Üçüncü sayfalarda "canavar", "kötü ruhlu", "fahişe" vs. ilân edilen insanlar, siyasî suçlamalara mâruz kalanlara göre daha korumasız ve yalnızdır. Basınımız, bu insanları, evlerine dalıp çekmeceleri bile karıştırarak bulabildiği her türlü eşyasıyla, fotoğrafıyla falan teşhir ederken en küçük bir vicdan sorunu yaşamaz. Sanki an be an oradaymış gibi, "içeri girdiler, sevgilisiyle aşk yapmaya başladı, sonra kocası geldi..." diye yazar haberlerini. Bu haberler, olayın hemen üstüne, taze taze yazılır. Bu insanlar, ertesi gün bütün topluma teşhir edilecekleri sayfalar hazırlanırken, gözaltında, hastanede falandır. Cevap verebilecek halleri ve imkânları yoktur.

Ama zaten onlara bir şey soran da yoktur.

Medya yüzünden mağdur olan insanların mağduriyetini hiçbir tazminat cezası gideremez. Çünkü bu, toplumsal plandaki bir mağduriyettir ve ancak bir tek şekilde giderilebilir: mağdur edilenin masumiyeti üzerine aynı büyüklükte haberler yapılarak.

Bu bir ikilemdir. Çünkü medya, zaten baştan kendini savunma hakkı tanımayarak mağdur ettiği insana bu hakkı sonradan, aklanması için hiç tanımaz. Ama tanısa bile bu yine medyanın gücünün artmasına yolaçacak bir durumdur.

Olgular değil niyetler belirleyici

Bizim medyamızda suçlanana cevap verme hakkının bu kadar az önemsenmesine yolaçan önemli bir yapısal bozukluk da, yine, medya kuruluşlarını yönetenlerin niyetleriyle ilgilidir. Meselâ Recep Tayyip Erdoğan'ın aslında şeriatçılıktan vazgeçmediğini birtakım haberler, arşiv malzemesi vs. ile kanıtlamayı önünüze amaç olarak koyduysanız, zaten en azından o cevap verene kadar yapabileceğiniz en geniş etkiyi yapmak üzere planlarsınız yayınınızı. Bu aşamada cevap hakkı işinizi bozacaktır. Veya ölüm orucundaki mahkûmların aslında bal gibi yeyip içtiklerini yazıyorsanız, bu mahkûmlardan birinin bunu yalanlayan sözlerine yer verip vermemenizin önemi kalmaz. Çünkü siz zaten öyle bir manzara yaratmışsınızdır ki, suçlananın savunması sizin ekmeğinize yağ sürer.

Haberin kaynağında münipülasyon olunca, gazetecilik işi tam bir "çamur at izi kalsın" faaliyetine dönüşür. Bu durumda kalkıp cevap hakkından sözedecek biri, ancak kendini komik duruma düşürür.

Toparlayalım: Demek ki, medyamızın faaliyetine yön veren zihniyetin bozukluğu, "cevap hakkı" dediğimiz gazetecilik ilkesini pek çok durumda uygulanamaz hale getiriyor. Ama bundan önce, haber hazırlanırken hangi unsurlar olmazsa olmazdır, bu konuda bir bilinçli ihmal var. Çünkü "cevap hakkı" denen ilke, bir haberin aslî unsurlarındandır.

Bu nedenle, cevap hakkının eksik kaldığı bir haberde, gazetecilik ilkeleri açısından kabul edilebilecek tek özür, "gayretli bir şekilde" uğraşılmış olmasına rağmen gerekli kişiye ulaşamamış bulunmaktır. Bazı haberlerde buna bile hakkınız yoktur. Cevap alınamıyorsa o haberi yayımlayamayabilirsiniz. Ancak, ısrarla ve "gayretli bir şekilde" uğraşmanıza rağmen cevabı alamadıysanız, hiç değilse okura bunu belirtebilmelisiniz. Ayrıca, bazı durumlarda, suçlanan kişinin "cevap vermiyorum" demesinin de bir anlamı olabilir.

Şunu ekleyelim: Toplumsal zihniyetimiz, "başkalarının hakkı" kavramını neredeyse bütünüyle dışlamış bulunduğundan, medyanın burada sözünü ettiğimiz kusurlarına karşı duyarlı olması beklenen kesimler de çeşitli hastalıkların kronikleşmesine katkıda bulunur.

Meselâ, hortum, yolsuzluk, çete vs. suçlamalarıyla teşhir edilen insanların genel olarak bu işlere bulaştığından eminizdir, dolayısıyla, onlar hakkında yazılan haberlerde medyanın fütursuzca davranması bizi rahatsız etmez, aksine, hoşumuza gider. Oysa bu, yarın dönüp bizi vuracak olan silahı yağlamaktan farksızdır.

Hem "...5 terörist" haberinde hem "canavar baba" haberinde hem de "hortumcular" haberinde "cevap hakkı" arayacak bir yazıişleri ve okur kitlesine kavuştuğumuz zaman memleketimizde sahiden gazetecilik yapıldığından sözedebileceğiz.


İLK DERS
Sorunun kaynağı "kuşku"yu terk etmekte

İlke: "Gazeteciler, tüm kaynaklardan elde edilen bilgilerin doğruluğunu araştırmalı ve dikkatsizlikten kaynaklanan hatalardan kaçınmak için çaba göstermelidirler. Bilinçli çarpıtmalara asla izin verilemez." Oysa Türk basını, polis-devlet kaynaklı haberlerde tamamen "kuşku"dan arınmış, "doğruluk araştırma" kaygısından sıyrılmış, sorumsuz bir yayıncılık yapar. TIKLAYIN

ÜÇÜNCÜ DERS
Bana kaynağını söyle...

Şimdi de konu "kaynak" sorunu. Tam da Üzeyir Garih cinayeti soruşturmasına ilişkin haber fiyaskolarıyla aptala dönmüşken bu konuyla ilgilenmek belki sağduyumuzu biraz olsun tedavi eder, kendimizi koruma reflekslerimizi geliştirir. TIKLAYIN

DÖRDÜNCÜ DERS
Bağırma, çağırma, şişirme, uydurma!

ABD Profesyonel Gazeteciler Derneği'nce oluşturulan "etik ilkeler" ışığında basınımızın vaziyetini ele almayı ve yanlışlardan hareketle işin doğrusu hakkında düşünmek için zemin hazırlamayı sürdürüyoruz. Bu derste ele alacağımız konular, daha çok sunuşa ilişkin icraatımızın ne kadar evlere şenlik olduğunu, yanlış yöne at koşturduğumuzu gösterecek. Bu sefer konularımız çeşitli, yazımız uzun. TIKLAYIN

GAYRIRESMÎ HAYSİYET FAKÜLTESİ
GİRİŞ SAYFASINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN