BİRİNCİ DERS
Sorunun kaynağı "kuşku"yu terk etmekte

 

İlke: "Gazeteciler, tüm kaynaklardan elde edilen bilgilerin doğruluğunu araştırmalı ve dikkatsizlikten kaynaklanan hatalardan kaçınmak için çaba göstermelidirler. Bilinçli çarpıtmalara asla izin verilemez."

Konuya girince hemen görüyoruz ki, bu konuda basınımızdan örnek derleyecek olsak, işi bir internet yayınının çerçevesi içerisinde halledemez ve bir kitap hazırlamak zorunda kalırız.

Tam da Üzeyir Garih cinayeti soruşturmasıyla ilgili ayrıntıların gelişigüzel uçuştuğu günlerde, zaten, ayrıca örnekler aramamız da gerekmiyor. Elinize herhangi bir gazete alabilir veya bugünkü (29 ağustos) Radikal'in ilk sayfasındaki derleyip toparlamaya göz atabilirsiniz. Radikal, polis-medya ikilisinin sorumsuzluğunun yolaçtıklarına takmış olduğu için kaç gündür dört yanı kaplayan herzeleri özetliyor.

Şu örnek tek başına yeterince çarpıcıdır: Cinayetin hemen ardından medyanın şehvetle üstüne atladığı "tinerci Deli Fuat" uydurmacası fos çıkmamış gibi, bugün bazı gazetelerin manşeti -bu sefer firarî er kastediliyordu- "ışte katil"di.

Şöyle diyebiliriz: Türk basını, bırakın pek çok ayrı kaynaktan elde edilen bilgilerin doğruluğunu araştırmayı, bilgi edinmek için çok kaynağa da ihtiyaç duymaz. İşin bir ucunda devlet olduğunda, polis olduğunda, gazeteler, bu "kaynaktan" gelen her şeyi tereddütsüz aktarırlar. İcabında kendileri de katarak, abartarak, allayıp pullayarak. Bugüne kadarki bütün büyük operasyon haberlerinde basın temelsiz, birbiriyle çelişen, pek çoğu sonradan yanlış veya daha kötüsü yalan çıkan binlerce ayrıntıyı zihinlerimize zerk etmiştir. Medyakronik'te "Kuşkusuz Gazetecilik" başlığı altında bugüne kadar (Uğur Mumcu suikastı, Ahmet Taner Kışlalı suikastı, Hizbullah operasyonları...) yazılıp çizilenler koca bir kitap olur. Arşivimize girip bunlara bir göz atarsanız, bugünlerde muhakkak ilgilendiğiniz Garih cinayeti haberlerini okurken sağduyunuzu koruyabilmenizde size yardımı dokunacaktır yazdıklarımızın.

Türk basını, polis-devlet kaynaklı haberlerde tamamen "kuşku"dan arınmış, "doğruluk araştırma" kaygısından sıyrılmış, sorumsuz bir yayıncılık yapar.

Özellikle polisin, tek bir yetkili ağızdan, gerektiğinde, gerektiği kadar açıklama yapmak yerine, gazetecilere dört koldan bir sürü çelişik ve alâkasız ayrıntıyı sızdırma alışkanlığı nedeniyle, bu sorumsuzluk, yazılan haberlerin -gerçeğe denk düşmese bile- bir mantık bütünlüğünden de yoksun olmasına yolaçar.

Ama, bir de sözkonusu haber, medyanın da kendini parçası, hattâ yöneticilerinden biri olarak gördüğü "devlet düzeni" ile, daha doğrusu, buna düşman olduğu varsayılan birileriyle ilgiliyse, o zaman Amerikalı gazetecilerin formüle ettiği ilkenin ikinci kısmına geçmişiz demektir. "Bilinçli çarpıtma" meselesine...

Bütün bir "düşük yoğunluklu savaş" dönemi boyunca, medyanın Güneydoğu haberlerinin neredeyse tamamının "bilinçli çarpıtma" örneği olduğunu ileri sürebiliriz. Cezaevlerindeki "Hayata Dönüş" operasyonu sırasında medya, "bilinçli çarpıtma"nın dünya basın tarihinde kara lekeler olarak iz bırakacak örneklerini vermiştir. Örnekse, "sözümona ölüm orucundaki mahkûmların aslında yağla balla beslendikleri" yollu yalanlar. Ya da, mahkûmların, hattâ uzun namlulu silahlarla güvenlik güçlerine ateş açtıkları "bilgi"leri.

Ancak ufak tefek örneklerini her gün gördüğümüz bilinçli çarpıtma, sadece siyasî haberlerde karşımıza çıkmaz. Tarkan'ın gazetecilerle arası bozulduğunda "konseri boştu" haberi yayımlamaktan, gazete veya televizyon kanalının ait bulunduğu sermaye grubunun çıkarlarını korumak için haber kılığına sokulup önümüze sürülen propaganda malzemelerine (son örnekler, Hürriyet'in Galatasaray kongre savaşlarının ardından başlattığı anti-Uzan propagandası, buna karşılık Star'ın birkaç gündür sürdürdüğü, İş Bankası ve Aydın Doğan ile ilgili yayınları), futbol basınının büyük kulüplerle ilişkisinden kaynaklanan, manipülasyona yönelik yayıncılığa, geniş bir yelpazeye yayılır. Öyle denebilir ki, "bilinçli çarpıtma", Türk medyasının, birtakım nedenlerle kaçınamadığı bir kusur değil, kendinde gördüğü bir haktır. Hattâ bu Özal sonrası Türk medyası için kılavuz niteliğinde bir teoridir. "Büyük gazete" Hürriyet'in genel yayın yönetmeninin yazıları, bu teorinin vücut bulmasıdır âdetâ. (Bu yargının ayrıca izah edilmesi gerektiğinin farkındayım. Konuyu saptırmamak için erteliyorum.)

Amerikalı gazetecilerin yukarıda aktardığım ilkesi ışığında medyamızı değerlendirince, bizde gazetecilik denen faaliyetin tersyüz edildiğini tesbit etmek hiç de zor değildir. Bizde gazeteci, haber aldığı olay hakkında önce bir karar veren, sonra bu hükmünü doğrulayacak şekilde haberi "düzenleyen" bir meslek erbabıdır. Gazete veya TV kanalı, hemen her zaman bir yargı eşliğinde bize sunduğu haberle ilişkili tutumunu, öğrenilecek bir ayrıntı, sonradan kurulacak ve "aslında onun öyle olmadığını..." gösterecek bir bağlantı yüzünden değiştirmez. TV haberlerindeki magazinel "sıcağı sıcağına" unsurları, gazetelerin üçüncü sayfa haberleri, gazetecinin kendi işini bırakıp eline geçirdiği herkesi yargılamasının örnekleridir. Bütün bu haberlerdeki hemen bütün ayrıntılar, bir cinayetin, bir intiharın vs. hemen ardından, polisten edinilebilen bilgilerdir. Medya, bunlarla bir trajik hikâye kurar ve bunu bize dayar. Bunun adı her şey olabilir, ama asla "haber" olamaz.

Basitçe, şöyle düşünmeliyiz: "Üç çocuğunu doğradı" diye teşhir edilen bir adamın bunu yapıp yapmadığı asla olaydan hemen sonra, polis onu yakaladığı anda kesinleşmiş olamaz. Evrensel olarak kabul edilen ölçüt, "mahkeme kararı"dır. Oysa bizde hemen bütün zanlılar, daha Emniyet'e bile götürülmeden "suçlu" ilân edilebilir. Çünkü medyamız için "kaynak" sorunu yoktur. Bu sorunun üstünden atlanır. Oysa bütün dünyada habercilikle ilgili en ufak tartışma bile "kaynak" konusundan başlar.

Bizim medyanın haberi verişteki tarzı, edinilmiş bilgileri gerçeğe en yakın olabilecek şekilde biraraya getirmek ve eğer çıkabiliyorsa, bunlardan çıkabilecek sonuçlara işaret etmek değildir. Bizim medyamız haberin kendisine ve haber ayrıntılarına karşı sorumsuzdur.

Bu yüzden de Amerikalı profesyonel gazetecilerin ortaya koyduğu ilke, Türk medyasının ancak yanından geçebilir. Ona dokunamaz.
Öteki derslerde, başka ilkelerle devam edeceğiz.


İKİNCİ DERS
"Cevap hakkı" mı, o da ne?

Gazete veya TV kanalı, bir tek haberle bir insanın hayatını söndürebilir. Bunu biliyoruz, örnekleri çok. Son vahim uygulamayı Üzeyir Garih cinayetinin ardından izledik. 13 yaşında bir çocuğu hep beraber linç ediyorduk az kaldı... İkinci dersimizin konusu, ABD Profesyonel Gazeteciler Derneği'nin şu ilkesi: "Gazeteciler, haberlere konu olan kişilere, kendilerine ilişkin suçlamalara yanıt verme fırsatı sağlamak için gayretli bir şekilde ulaşmaya çalışmalıdırlar." Bu, gazetecilikle ilişkisi olmayan pek çok insanın da bildiği, son derece basit bir ilke. Bütün toplumun etrafında olup bitenleri öğrendiği bir bilgi tekeli konumundaki medyanın, sahip olduğu gücü kötüye kullanmasını önlemenin en önemli yollarından birine buradan ulaşılıyor. TIKLAYIN

ÜÇÜNCÜ DERS
Bana kaynağını söyle...

Şimdi de konu "kaynak" sorunu. Tam da Üzeyir Garih cinayeti soruşturmasına ilişkin haber fiyaskolarıyla aptala dönmüşken bu konuyla ilgilenmek belki sağduyumuzu biraz olsun tedavi eder, kendimizi koruma reflekslerimizi geliştirir. TIKLAYIN

DÖRDÜNCÜ DERS
Bağırma, çağırma, şişirme, uydurma!

ABD Profesyonel Gazeteciler Derneği'nce oluşturulan "etik ilkeler" ışığında basınımızın vaziyetini ele almayı ve yanlışlardan hareketle işin doğrusu hakkında düşünmek için zemin hazırlamayı sürdürüyoruz. Bu derste ele alacağımız konular, daha çok sunuşa ilişkin icraatımızın ne kadar evlere şenlik olduğunu, yanlış yöne at koşturduğumuzu gösterecek. Bu sefer konularımız çeşitli, yazımız uzun. TIKLAYIN

GAYRIRESMÎ HAYSİYET FAKÜLTESİ
GİRİŞ SAYFASINA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN