İşte kahramanlık böyle bir şey

 

 
Helikopter pilotu Thompson, Vietnam Savaşı yıllarında
Hugh Thompson, My Lai katliamına tanık olmuş, arkadaşlarına engel olmaya çalışmış, oradan insanları kurtarmış bir helikopter pilotu. Helikopterde birlikte görev yaptığı Larry Colburn ve Glenn Andreotta ile birlikte, katliamdan 30 yıl sonra, 6 Mart 1998'de Asker Madalyası aldı. Bu madalya, düşman kuvvetlerin bulunmadığı durumlarda hayatını rizikoya atan ordu mensuplarına veriliyor. Andreotta madalyasını takamadı. Çünkü 1968'de, My Lai katliamından üç hafta sonra düşen bir helikopterde can vermişti. Thompson ile Colburn, 1998 mart ayında My Lai'ye gittiler, öyküsünü aşağıda okuyacağınız, katliamdan kurtarıp hastaneye götürdükleri çocukla görüştüler.

İşte Thompson'un anlattıkları:

Helikopter pilotuydum. O sabah, kendi aramızda daha çok 'Pinkville' diye sözettiğimiz My Lai'deki bir kara operasyonuna destek sağlamakla görevliydik. Büyük bir operasyon olması bekleniyordu. Görevim, dost kuvvetlerin cephe hizasında uçup ateş açmak, düşmanın yerini saptayıp onlara bildirmekti... Köy, birliklerimiz oraya yaklaşmadan önce top ateşine tutulmuştu... Bir ara elinde silahla köyün güneyine koşan 20 yaşlarında bir erkek gördüm. Vurmaya çalıştık ama nişancımız yeniydi, vuramadık. O da kaçtı. Gün boyunca gördüğümüz tek düşman oydu.

...Birliklerimizin üzerinde ileri geri uçmaya koyulduk. Ve kısa süre sonra her tarafta cesetler görmeye başladık. Nereye baksak ceset doluydu. Çocuklar vardı, 2, 3, 4, 5, yaşlarında; kadınlar, çok yaşlı adamlar; ama genç erkekler yoktu aralarında. Genç erkekleri arıyor olmamız gerekiyordu. Nişancım, 'Silahları nerede bunların?' diye sordu...

Dolaşıyor ve yaralı insanları görüyorduk. Yolun kenarında yaralı bir kadın vardı, onu görünce, yanlış birşeylerin olduğunu düşündük... Dolaşıyor, her yere bakıyor ve neler döndüğünü anlayamıyorduk... Birkaç dakika sonra dönüp geldik ve yaralı kadını tekrar gördük. O fotoğrafı hepiniz hatırlıyorsunuzdur. Şapkası yanına düşmüştür. Çıplak gözle iyice yakından bakınca, hemen yanındaki öbür nesnenin ne olduğu da seçilebiliyordu. Beyniydi. Hiç hoş değildi. Başka bir yaralı kadın gördük. Telsize sarıldık, yardım istedik... Birkaç dakika sonra bir yüzbaşı geldi, kadına bir tekme attı, geri çekildi ve onu vurdu.

My Lai'den manzara, 1968

Bir hendeğin üstünden geçerken, bir sürü insanın oraya doluşmuş olduğunu, kıpırdaştıklarını gördük. Aşağı indim ve bir çavuşa, onları oradan çıkarmak için yardım edip edemeyeceğini sordum. Yaralılar vardı aralarında. Çavuş bana onlara yardım etmenin tek yolunun onları ıztıraplarından kurtarmak olduğunu söyledi. Sanıyorum şok geçirmiştim. Şaka yapıyor sandım, söylediğini şaka kabul etmiş olmalıyım. Tekrar havalandığımızda, mürettebatımın ekipbaşı, 'Aman Allahım, hendeğe ateş ediyor!' diye bağırdı. İki defa daha yardım istedik; yani toplam üç defa. Her seferinde insanlar öldürüldü. Yardım istemekle bu insanlara yardım etmiş olmuyorduk.

Biraz sonra, ahşap bir sığınak gibi bir yere sığınmış bir kadın, bir yaşlı adam ve yanlarında da çocuklar gördük. Yukarıdan baktık, onları ve dost kuvvetleri gördük, ben de helikopteri tekrar indirdim. Kara birliklerine doğru yürüyüp, o sığınakta siviller var, onların oradan çıkmasına yardım edin, dedim. Biri, 'Bir elbombası atalım, çıkarlar,' dedi. Onları durdurdum, gidip insanlara çıkmalarını işaret ettim, çıktılar.

Fakat zor durumda kalmıştım. Sandığımdan daha çok insan varmış orada. 9-10 kişi kadardılar. Peki, onları bu bölgeden nasıl çıkaracaktım sağ salim? Onları burada bırakırsam ölecekleri kesindi. Amerikalılar hazır bekliyordu. Hiç duraksamıyorlardı. Oysa bu 9-10 insan kimse için bir tehdit oluşturmuyorlardı. Mürettebatım da ben de o sırada çılgına dönmüştük. Tam hatırlamıyorum ama Amerikalılar ateşe başlarsa ne yapmamız gerektiğini söyledim ekibimdekilere. Neyse ki ateş etmediler, işimiz rast gitti.

Ama bu insanları ne yapacaktım? Burada bırakırsam öldürülecekleri kesindi. Helikoptere yürüdüm, hepsini etrafıma topladım. Telsizle başka bir helikopteri kullanan arkadaşımı aradım. Gelip bu insanları buradan götürmesini istedim. 'Nereye götürmemi istiyorsun?' diye sordu. 'Buradan götür de, nereye olursa,' dedim. Geldi, onların ancak yarısını alabildi, götürüp 10 mil öteye bıraktı. Geri döndü. Sonra hepsini toparlayıp kalktık.

Dönüp tekrar hendeğin üstünden geçtik. İçinde hâlâ biraz hareket vardı. Yere indik. Ekip şefi Glenn Andreotta hendeğe indi, biraz sonra kucağında kanlar içinde bir çocukla geldi. Onu ne yapacağımızı da bilemiyorduk, ama helikoptere aldık, Quang Ngai'deki yetim hastanesine götürürüz diye düşündük. Helikopterde onun her yerine iyice baktık, yaralı değildi, herhangi bir yara yoktu vücudunda, üzerine bulaşan kan başkasınındı. O gün o çocuğu hastaneye götürüşümüz hayatım boyunca unutamayacağım bir olaydır. Üzüntü dolu bir gündü, çılgın bir gündü. Müthiş hayal kırıklığına uğramıştım, dahası da var. Hastaneye uçup çocuğu bıraktık. Hemşireye, ne yapacaksın bilmem, ama ailesinden kimsenin hayatta kaldığını sanmıyorum, dedim.

 
Dışişleri bakanı, yüzbaşıyken